22 Temmuz 2010
İstismara bin kere HAYIR!
AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın salı günü TBMM’de yaptığı konuşma hala tartışılıyor. Erdoğan, o günkü konuşmasında 12 Eylül faşist cuntası döneminde asılan iki mahkumun ardından gözyaşı döktü. Aradan geçen 30 yıl içinde darbecilerden hesap sormak için ne yaptığına ilişkin tek bir cümle ise söyleyemedi…Söyleyemez de…
Çünkü; Erdoğan ve o’nun siyasi geleneği, darbecilerden hesap soramaz… Hesap sorabilmesi için, önce darbe karşıtı bir tutum sergileyebilmesi gerekir… Oysa biliyoruz ki; bugün AKP’yi ayakta tutan zemin, 12 Mart - 12 Eylül faşist cuntasınca hazırlanmış ve sağlamlaştırılmıştır. AKP de 12 Eylül faşizmine olan diyet borcunu, Kenan Evren’i hasta yatağında ziyaret ederek, Çankaya Köşkü’nde ağırlayarak, Evren’in üniversitelerdeki celladı İhsan Doğramacı’yı baş tacı haline getirip TBMM Onur Ödülü vererek ödemiştir.
Bugün AKP’nin üzerinde yükseldiği zeminin temel taşları, 12 Eylül’de döşenmiş, faşist cunta, solu ve sosyal demokratları yok etmiş, MHP kökenli ülkücüleri ise “Türk – İslam Sentezi’’ adlı faşist ideolojiyle donatarak siyasal İslamcı güçlere yedeklemiştir.
AKP ve öncülleri, işte bu siyasal ortam içinde filizlenmiş, kadrolarını oluşturmuş Doğramacı yönetimindeki YÖK’ün yok ettiği üniversitelerde rahatça örgütlenebilmiştir. Siyasal İslamcı kadroların hazırlanması ise yine Evren döneminde getirilen “zorunlu din dersi” ile sağlanmıştır. Sünni İslam idelojisinin dayatıldığı dersler, gencecik beyinleri “itaatkar” hale getirerek “araştırmayan – sorgulamayan – soru sormayan” bir neslin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. AKP’nin üzerine oturduğu sosyal taban işte budur…
AKP ve öncülleri, özellikle üniversite gençliğinin apolitikleştirilmesiyle birlikte siyaset sahnesinde daha rahat ‘’at oynatma fırsatı” yakaladı. Zira; siyasetten uzak tutulan gençlik, devlet için o dönem en zararsız “ideoloji” olan “İslam”a yönlendirildi. Gençliğin “solcu olmaması” için din taciri tarikat ve cemaatlerin önü açıldı. ABD ve AB’nin çıkarlarını korumakla yükümlü olan faşist cunta, gençliği “yabancı ideolojilerden koruma” adına “Sünni İslam’’ anlayışını hakim ideoloji haline getirdi. Yine 12 Eylül eliyle kurumsallaştırılan MGK, bu politikanın uygulanabilmesi için devleti yeniden dizayn etti. İslam’ın ‘’itaatkar’’ anlayışının rejim için tehlike arz etmeyeceğini düşünen dönemin MGK yöneticileri, devletin en önemli kurumlarını cemaatlere teslim etti. Bugün sözde darbe karşıtı olanlar, o dönem, MGK ile el ele vererek, “devleti solculardan temizleme harekatı”nın aktörlüğüne soyunmuştu.
Faşist cunta “sol”a ilişkin ne varsa yok etti. Solun karşısına çıkardıkları, besleyip büyüttükleri, eline silah verdikleri MHP ve ülkücüler de bu ‘’temizleme harekatı’’ndan payını aldı. Devlet ‘’tarafsız’’ görünmek adına, ülkücülerin bir kısmını da içeri attı. Faşist katliamların üzerinin örütülebilinmesi için “Sağ- Sol çatışması var” edebiyatı yangınlaştırıldı.
Oysa; sağ- sol çatışması adı verilen olaylar, devletin bazı kesimlerinin “sol - sosyalist mücadeleyi bastırma” adına düzenlediği provokasyonlardı. Sol mücadele yükseldikçe, bundan ürken sermaye sahipleri ve devletin bazı kesimleri, çareyi ‘’ülkücüleri silahlandırmakta’’ buldu. Ülkücüler “solu bastırma” adına bu operasyonlarda kullanıldı. Ancak, bu operasyonlar direnişle karşılaşınca, 12 Eylül yönetimi, bizzat müdahale etmek zorunda kaldı. 12 Eylül darbesiyle birlikte, MHP ve ülkücü komandoları örgütleyen gizli eller de kendini saklayabildi. ‘’İçeri atılan’’ ülkücülerin bir kısmı, cezaevlerinde “rehabilite” adı altında uygulanan program sonrası, cemaatlere teslim edildi. Bugün İslamcı cemaatlerin sözde fikir babaları, geçmişin ülkücüleriydi.
Siyasal zemini “sağ” ve “sol”dan temizleyen cunta, yukarıda da ifade etiğimiz üzere, alanı siyasal İslamcılara bıraktı. Böylece, kentlerin varoşları, devlet yurtları, kamu işletmeleri “devletin uslu çocukları”nın oyun alanı haline geldi.
Yaptığı işkence ve eziyetlerin deşifre olmaya başlamasıyla birlikte “demokrasiye geçmek zorunda kalan” cunta, oyuna bu kez Turgut Özal ve ekibini soktu. Cuntanın sivil uzantısı olan Anavatan Partisi, 12 Eylül programını uygulamakla görevlendirildi. SİVİL Özal döneminde, devrimciler yine İDAM EDİLDİ. Askeri cuntanın bir dediği iki edilmedi. Özal, toplumu siyasetten uzak tutma adına ne gerekiyorsa onu yaptı. Cuntacıların sadık bir elemanı oldu. Bunun ödülünü de Çankaya’ya çıkartılarak aldı. Ailesi Türkiye’yi “sebepsiz zenginleşme” ve “türedi zengin” kavramlarıyla tanıştırdı.
ABD ve AB eliyle hazırlanan, Türk Ordusu tarafından uygulamaya konulan senaryo, Türkiye’yi geçen yıllar içinde “ılımlı İslam”ın baş aktörü yaptı. Türkiye, uluslar arası sermayenin ‘’ucuz işgücü cenneti” haline getirildi. SİVİL Özal, işçilerin 12 Eylül öncesi kazandıkları hakları budadı. Sendikalı olmak suç haline geldi. Cezaevlerinde solcu mahkumlara “tek tip kıyafet” dayatıldı. İnançlarından vazgeçmeleri için her türlü baskı yapıldı. Ve bu dönemde, cunta programının Özal eliyle uygulanmasına direnen devrimciler, bedenlerini açlığa yatırdı. Dört devrimci, 1984’te ölüm oruçlarında yaşamlarını yitirdi. Bazıları kendisini yaktı. Bunların tamamı, bugün AKP’nin yere göğe koyamadığı sözde SİVİL TURGUT ÖZAL döneminde yaşandı. O dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel’in bugün sıkı bir AKP’ci olması, her şeyi yeterince özetlemiyor mu?
Deniliyor ki; AKP ile 12 Eylül’ün ne ilgisi var?
Yukarıda saydıklarımız yeterli değil mi? Cuntanın başı Kenan Evren’in Kuran-ı Kerim’i eline alıp mitinglere çıktığı ne çabuk unutuldu? O dönem ekilenler, bu dönem AKP eliyle biçiliyor… 12 Eylüy'ün akıl hocaları, faşist Aydınlar Ocağı'nın teorisyenleri, bugün AKP'de "hatırlı kişi" muamelesi görüyor...
Bu yüzden, AKP’nin 12 Eylül ile hesaplaşacağının söylenmesi, yalancılık, utanmazlık, riyakarlıktır. AKP bizzat 12 Eylül’ün yarattığı bir partidir. 12 Eylül’ün kurumları olan YÖK, MGK dimdik ayaktadır. Yüzde 10 barajı varlığını korumaktadır. AKP’nin yeni anayasası, tıpkı Özal döneminde olduğu gibi, bugün de GREVİ YASAKLAMAKTA, toplu iş sözleşmesini imkansız hale getirmektedir.
(Evren ve Erdoğan nikah şahidi - 2009 İzmir) Demokrat olmayan AKP’nin, bilincini yitirmiş birkaç eski solcuyu yanına alarak topluma EVET dedirtmeye çalışması, idam edilenlerin ardından sözde gözyaşı dökmesi, 12 Eylül’ün ‘’karıştır – barıştır’’ anlayışını hakim kılmaya çalışması SAMİMİYETSİZLİĞİNİN ve İSTİSMARCILIĞININ da göstergesidir. AKP’ye sırf bu yüzden bile HAYIR demek gerekir.Türkiye’yi sekiz yıldır aralıksız yöneten AKP döneminde, ne faşist cuntanın temsilcilerinin yargılanabilmesi için bir adım atılmış, ne de demokrasinin kurumsallaşabilmesi sağlanmıştır. AKP döneminde Yürüyüş Dergisi satan ENGİN ÇEBER gözaltında öldürülmüş, FERHAT GERÇEK adlı genç polis tarafından kurşunlanarak tekerlekli sandalyeye mahkum edilmiş, işkenceler sürmüş, küçücük çocuklar polise taş attığı için YILLARCA HAPSE MAHKUM EDİLMİŞTİR. Keza; Mustafa Balbay, Mehmet Haberal ve Tuncay Özkan (siyasi görüşlerine çok uzağım) Silivri'de hala zulüm altındadır.
AKP bu yüzden demokrat değildir. Genleri demokrat olmasına izin de vermez.. “Kadınlarla erkeklerin eşit olduğuna inanmıyorum” diyen Başbakan Erdoğan’ın ülkeyi demokratikleştireceğine inanabilmek için, sadece ve sadece iktidardan nemalanmak gerekir…
Bugün, AKP’nin yürürlüğe koymaya çalıştığı anayasa, hem kendi, hem de uluslar arası sermayenin ihtiyaçlarını karşılıyor. Uluslar arası sermaye, yağma ve talanın önünde duran DANIŞTAY ve İDARE MAHKEMELERİ’ni zaman içinde etkisizleştirmek ve uygulamalarını onaylayan bir kurum haline getirmek istiyor. Bu yüzden de Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nın yapısının değiştirilmesini, siyasi müdaheleye açık hale getirilmesini talep ediyor. Uluslar arası sermayenin çıkarlarını korumakla yükümlü AKP de “fırsat bu fırsat” diyerek, KENDİNE UYGUN BİR YARGI’nın temelini atmaya çalışıyor.
Bu yüzden, idam edilen devrimciler – ülkücüler 30 yıl sonra hatırlanıyor, sahte gözyaşları dökülüyor, toplumun değerleri sömürülüyor… Bu yüzden, hiçbir değer yargısı bulunmayan AKP, Makyavel’in öğretisini hayata geçirerek “pragmatizmin’’ doruğuna çıkıyor.
YÖK, MGK, yüzde 10 barajı ortada dururken, 12 Eylül’ün tüm kurumları siyasetteki varlığını sürdürürken, bizden tüm bunlara EVET dememiz isteniyor.
12 Eylül faşist cuntacılarını yargılayamayacağı AÇIK OLAN yeni anayasaya neden EVET diyelim ki? AKP, yargılanamayacağı belli olan cuntacıları bile siyasi istismar konusu yapıp bizi kandırmaya çalışıyor…12 Eylül, bu yüzden bir fırsattır. AKP’nin SAMİMİYETSİZLİĞİNE HAYIR deme fırsatı…
Türkiye bir tuhaf islamofaşizmin ellerinde artık. Kenan Evren-Turgut Özal büyük koalisyonu, bunun için vardı. Bugünkü rejim, 30 yıllık o büyük koalisyonun ürünüdür. Gerici yönelimin 2002 sonundan itibaren iyiden iyiye ivme kazandığını elbette söyleyebiliriz. Büyük koalisyon sürecinde, AkParti ile AsParti, bir etkinlikler galasında yer ve ağırlık değiştirmiş oldular. Son büyük koalisyon (Hilmi Özkök ve halefleriyle Erdoğan-Gül ortaklığı) zaten bu amaçla kuruldu. Ama artık yetmiyor. Sistem tıkanmıştır. Şimdi bu yer değiştirmeyle ilgili formalitelerin sabitleştirilmesi gerekiyor.
Peki, sürtüşmesiz olur mu?
Olmaz. Çünkü referandum süreci hızla sermayenin güvendiği dağlara kar yağabileceğini, devrimcilerin de bu süreçte "iktidar ve ittifak ayrıntıda gizlidir" saptamasını doğrulayıcı bir hareketlenme yaşamaya başladığını gösteriyor.
Bu rezalet süreçten "hayır" çıkabilir. Çıkan "hayır" da sadece solun kazanç hanesine ve onun başarısı olarak yazılır. Bu arada, boykotçuluğun siyaseti tasfiye dışında hiçbir anlamı olmadığını, bizzat o politikaya imza atanlar, ki bazıları gerçekten fedakâr unsurlardır, herhalde öğrenmiş olurlar.
Ve Friedrich Engels yine haklı çıkar: Tarih içinde bazen aktörler, müdahale etmeye başlarkenki niyetlerinin tam tersi sonuçlara yol açıyorlar. Olmadık süreçleri tetikliyorlar. Tasfiye etmek için çıktıkları yolda tasfiye oluveriyorlar.
Büyük koalisyonun başında ve sonunda, 1982 ve 2010'da yani, halkoylaması sonuçlarını karşılaştırabiliriz. O zamanki yüzde 92'lik evet ile yüzde 8'lik hayır, eğer değişirse, bu sistem çözülür. En azından yumak hızla çözülmeye başlar. Birbirine yakın evet ve hayır kümeleri ise sadece ülkedeki yüksek yoğunluklu nihai iç savaşın habercisi olabilir.
Galiba bunu anlamaya başladılar. Titredikçe acımasızlaşacaklardır.
Ama yeni solumuz da anladı. Umudumuz burada.
Daha önce yaptığım yoruma ilavedir.
Sevgili yorumcular;Sayın yazar Barış kardeş 12 Eylül ve sonrasındaki süreci çok isabetli olarak ortaya koymuştur. Önce ANAP icindeki cemaat unsurlarını ve cemaat aklını Devlete taşıyıp yerleşt,rren 12 Eylül yönetimidir. Düşünmeden ve sorgulamadan hayatını sürdürecek nesillerle sosyal ve siyasal olayları uyumlu çözme amacının sonucu böyle yapılmıştır. Uyumlu ve ılımlı toplum amaçlanmıştır. Böyle bir toplumda cemaat kültürü ile olur.
Örnek olarak 1983-1984 yılında kurulan İlçe milli eğitim müdürlüklrine atanan bir çok kişinin cemaat ilişkisi vardır. Bazıları da cemaatlere hizmet etmeyi taahhüt etmişlerden oluşmaktadır. Bunun canlı tanıklarıyız. 12 EYLÜL beslemeleri şimdi kalkmışlar demokrasi havariliği yapmaya. AKP 12 Eylüllün evladıdır ve çok iyi beslenmiştir. AKP yöneticilerinin karakterinde takkiye yapmak,gömlek ve elbise çıkarma, döndü oyunu oynama alışkanlığı vardır. Tüm Döndü isimlilerden af dileyerek AKP'liler adlarını döndüye çevirseler daha yakışık olur. Gerçekten doğruları saptırma ve toplumu yanıltma konusunda bir çok uzmandan yararlandıkları kesin. Aksi halde uzman yardımı almadam bu kadar rahat bir şekilde yüzleri kızarmadan ne yalan söylenir ne de rahat olunur.
iyide chpli belediye başkanlarından biri EVET için destek verince hemen afaroz işlemleri başlatıldı.. Hani demokrasi ? Hani parti içi demokrasi ? Önce mecliste oylamaya sokmadılar chpli vekilleri "EVET" oyu çıkar kuşkusuyla, şimdide belediye başkanı... EVET çıksın, Evren yargılanmazsa onu ayrı tartışırız.. Sayın Yarkadaş bu kadar Evren karşıtıysanız, onun yargılanması için dava açan savcı Sacit Kayasu'yu görevden alan hsyk ile aynı tarafta olmak nasıl bir duygu ?
Anayasa taslağı, büyük bir aldatmacanın altına gizlenmiş çok tehlikeli bir rejim dönüşümünün hukuksal ayağını oluşturmaktadır!
Önce, tasarının neden büyük bir aldatmaca olduğu konusunu irdeleyelim. Halkımıza demokratikleşme olarak sunulan taslakta, bir iki göstermelik göz boyayıcı madde hariç, 1982 Anayasası ile getirilmiş veya korunmuş hiçbir anti-demokratik hükmün kaldırılması veya değiştirilmesi hedeflenmemektedir. Seçim barajının aynı kaldığı; dokunulmazlıklara (üstelik de seçimlerden önce söz verilmiş olduğu halde!) dokunulmadığı; YÖK’ün aynen muhafaza edildiği; memurlara toplusözleşme verilmiş görüntüsünde aslında sonucun “Uzlaşma Kurulu”nda karara bağlanması bir Anayasa hükmü haline getirildiği; demokrasi ile uyuşmayan Milli Güvenlik Kurulu’nun dokunulmadığı; en önemli olarak da, yüksek yargı organlarının bina ve sekreterya hizmetleri ile donatma aldatmacası altında, bu organları ele geçirme çabası içindeki bir tasarıyı nasıl demokratik adım olarak nitelenebilir! Demokrasinin ilk adımı ekonomik özgürlüktür. Oysa, taslakta bu alanla ilgili en ufak bir açılım yokken, nasıl oluyor da demokrasi kavramından söz ediliyor!
Bu tasarının, amacı doğrultusunda yol alırken, salt AKP ve kurmayları tarafından hazırlanması ve parlamento içinde hiç bir uzlaşma yoluna gitmeden hızla kanunlaştırılması hiç de şaşırtıcı değildir. Zira, bu tasarı olağan bir değişiklik planı olmayıp, aslında yeni anayasalaşmanın ilk adımıdır. Yeni anayasa ise, zaman içinde gerçekleştirilecek tedrici değişikliklerle oluşturulup, uluslararası emperyalizmle içteki siyasî kadronun çakışan çıkarlarına hizmet edecektir. Bu gidiş demokratik değildir, olamazdı da, çünkü hedef demokratikleşme değil, rejim kaydırmasıdır!
Demokratikleşme yutturmacası altındaki çok tehlikeli oyuna geldiğimizde; temel hedef, siyasi, askeri ve sair tüm engeller pasifize edildikten sonra veya edilirken, dünya emperyalizmine entegre olabilmek için halkların baskı altına alınabilmesi yolundaki tek engel konumunda kalan yargıyı, şeklen koruma görüntüsü altında, yandaşlaştırarak, gerçek demokrasi yolunda etkisizleştirip, yeni açılımda etkili kılmaktır. Buradaki amaç, olası iktidar değişikliğinden sonraki yargı korkusu gibi basit ve oldukça masumane değildir. Buradaki amaç, giderek aşırılaşan dincileşmenin ve dinciliğin hizmet ettiği rejim dönüştürme girişimlerinin çok fazla yargısal engele takılmasının önünü almaktır. Çünkü, Anayasa’nın değiştirilemez maddeleri ile oynamak, Anayasa Mahkemesi’nin anayasada değişiklik önerilerinin anayasaya uygunluğu denetiminin salt şekilsel koşullarla sınırlandırılmasına rağmen, tam olarak sağlanamadı! Özelleştirmelere karşı yargı cephesi oluşturan Danıştay artık çizmeyi aşmaya başladı! Bu siyasal iktidar döneminde bu denli Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın kapısının aşındırılması, siyasal erkin “hukuk tanımazlığı” ile değil, “bu hukuk sistemini tanımazlığı” ile açıklanabilir bir durumdur. Başka bir deyişle, varolan hukuk sistemi ile siyasal erkin kafasındaki hukuk sistemi örtüşmemektedir. Hal böyle olunca, varolan hukuk sisteminin önce tanınmayarak zaman içinde yıpratılması, nihai aşamada da dönüştürülmesi gerekmektedir!
Bu proje salt varolan siyasal iktidarın amacı ve gücü ile açıklanamaz. Dünyaya entegre olma yolunda ve küreselleşme politikalarını gerçekten benimsemiş bir toplum ve onun iktidara taşıdığı bir siyasal yapının, ekonomik ilişkiler dinamiği ile daha laik ve liberal bir yapıya evrilmesi beklenirken, tarihi tersine işletircesine gerileşmesi ve dincileşmesi şaşırtıcı değildir; çünkü, kapitalizmin emperyalist tarihi bu yönde evriliyor! Bu yönelişin sırrı, “küreselleşme=emperyalizm” dokusu içinde “laiklik ve liberalizm” sözcüklerinin toplumları aldatmak için yan yana kullanılmalarında gizlidir. Çünkü, liberalizm tüm halkların değil, güçlü sermayenin halklar üzerinde otorite kurma hakkıdır! Sermayenin özgürlüğü ve selameti uğruna halkların sükunetini sağlamanın tek yolu, laiklik terk edilerek, dinin samimi temelinden uzaklaştırılıp, yozlaştırılıp dincilik siyaseti ile toplumda yaygınlaştırılmasıdır. İnsanların iş bulmaları için; talebelerin burs alabilmeleri için; yeni mezunların meslek sınavlarında başarılı sayılabilmeleri için vs dincilik oyunu oynaması kaçınılmaz kılınırsa, dincilik oynayanlar kazançlı çıkar, bu durumu gören diğerleri de bu yola sapar, böylece emperyalizm amacına ulaşmış olur. İşte, bu yolda ilerlemek için anayasanın her maddesine dokunabilmek, bu amaca yönelik olarak yargıyı susturabilmek, yargıyı susturabilmek için de, göze batacak şekilde madde değişikliklerine gitmek yerine, önce kurumsal yandaş kadro oluşturmak en akılcı yoldur. Bu proje, “yeşil kuşak” gölgesinde, imam hatip okullarının standart lise sayılmasıyla, yıllar içinde olgunlaşmıştır.
Mesele ne demokratikleşmedir, ne de hukukun ıslahıdır. Mesele, emperyalizme monte edilen Türkiye’de, emperyalistlerle içte siyasal erkin örtüşen çıkarlarına hizmet sunmaktır. Bu nedenle, 12 Eylül referandumu 1982 Anayasa referandumundan çok daha tehlikeli ve toplumu hüsrana sürükleyicidir. 12 Eylül kabusu bir kez daha üzerimize çökmüştür! Umarım halkımız, bir daha 12 Eylül’ler görmeyeceğimiz şekilde bu giyotini tarih sahnesinden siler!
Prof. Dr. İzzettin Önder
(Evrensel)
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
- AKP’nin ‘mahkeme aşkı’ depreşti!
- Kılıçdaroğlu’na 'çelme' takılıyor
- ‘Evet’ ve ‘Hayır’lar birbirine yaklaştı
- ‘Gandi Kemal’ kabuğunu kırıyor
- Bu ısrar neden?
- AKP’yi eleştirmek suç mu?
- Balbay ve Tuncay Özkan’ın suçu…
- AKP ve cemaatte telaş var
- Eşref Erdem bilincini mi yitirdi?
- AKP kitleleri nasıl etkiliyor?



TARR
13 Ağustos 2010 20:37
Yazarın adını yazmayı unutmuşum;
"Yurdakul Er"
"sol.org.tr