KÜLTÜR-SANAT
24 Ekim 2009
Gaz - kerpeten denklemi: İki Dil Bir Bavul
Denizlili bir öğretmenin, Şanlıurfa'nın Siverek ilçesindeki bir Kürt köyünde geçirdiği bir yılı anlatan "İki Dil Bir Bavul" adlı belgesel filmin İstanbul Galası öncesi görüştük filmin yönetmeni Orhan Eskiköy ile. Özgür Doğan’la yönetmenliğini paylaştıkları, “Altın Portakal İlk Film Ödülü” dahil gittiği bütün festivallerden ödülle dönen “İki Dil Bir Bavul” gerçek bir hikayeden yola çıkıp, gerçek bir ortamda, gerçek insanlarla üretilmiş. Yani oyuncu falan yok, herkes kendini filme aktarmış.
23 Ekim’de vizyona giren filmin yönetmeni Eskiköy, ben buluşmaya gittiğimde akşamki gösterimde yapacağı konuşmayı hazırlıyordu. İlk lafı “Çok heyecanlıyım” oldu. Ben de oradan aldım lafı ve devam ettik;
Çok heyecanlıyım dediniz demin. O heyecanı biraz anlatır mısınız?
Vallahi, yıllardır hayalini kurduğumuz bir şey son aşamasına geldi. İlk uzun filmini yapmış kişileriz. 2003’ten beri bu işin peşindeyiz. Yıl 2009. Buraya gelmiş olması, hayallerinin gerçekleşmiş olması, seyircinin vereceği tepkiyi çok merak etmenize neden oluyor. Şimdi, yıllardır sinemaya gitmeyip, sadece bu film için sinemaya gidecek insanlar var. Onların tepkilerini merak ediyorum. Nasıl bir tartışma başlayacağını merak ediyorum. Henüz başlamadı yani tartışma…
Küçük çapta başladı. Ama seyircinin birbirini etkilemesi başka bir şey. Biz sadece film yapıp köşemize çekilmiyoruz. O filmin bir etkileşim sağlaması için uğraşıyoruz.
KÜRT SORUNU: GAZ - KERPETEN DENKLEMİ!
Keza film bir belgesel. Senaryosu gerçek bir hikayeden uyarlama, oyuncuları gerçek insanlar...
Bu filmi 2003 yılında yapmaya karar verdiğimizde Özgür’ün kafasında böyle bir şey yoktu. Benim de Kürt sorunuyla ilgili yapmak istediğim şeyler hep sonuçlar üzerineydi. Çözümün nasıl olacağını çok ta aklım almıyordu. Çünkü o kadar çok şey var ki, nereden başlamak lazım diyordum. Sonra bir arkadaşım gelip küçük bir hikaye anlattı. Dedi ki; çocuklara soba yakmak için gaz istedim. Ertesi gün elime kerpeten verdiler. Neden? Çünkü gaz kerpeten demekmiş. Dolayısıyla o iletişimsizliğin aslında temel problem olduğuna karar verdik. Hikayeyi o anda keşfettik. Sinema öyle bir şey zaten; hikayeler yaşanıyordur. Hikaye anlatıcısı onu keşfeder. Yaşanan şeyleri keşfetme serüveni bizim için sinema yapma ihtiyacı. Sonra bunu keşfettiğimizde Özgür ‘Bunlar benim de başıma geldi’ dedi. Ama onun yaşadığı şeyleri hatırlamaması senaryoyu yazmamızı güçleştiriyordu.
Daha öncesinden bahsedelim, neler yapıyordunuz?
2001 yılından beri beraber çalışıyoruz. Sıradan hikayelerin bir anda birçok kişiyi etkileyebileceği insan hikayelerinin peşindeyiz. Ve ülkeye bakıyoruz. Cezaevlerinde neler yaşamışız? Bir cezaevinde isyan çıktığında, televizyondaki temsili başka bir şey, sinemada başka. O hareketle yola çıkıp cezaevleriyle ilgili bir şey yapmıştık ilk. Özgür’ün abisi cezaevinden çıkmıştı, 10 yıl sonra ailesiyle buluşuyor. Filmin adı “Hayaller birer kırık ayna” idi. O da bir insanı düşünceleri yüzünden hapsettiğinizde; aslında sadece onu değil, ailesini de hapsediyorsunuz. Hayatında çok büyük bir kırılmaya neden oluyorsunuz. Bu hikayeyi anlatmaktı niyetimizdi. Sonra ölüm oruçlarıyla ilgili bir film yaptık. Yine onun da anlaşılmadığı dönemdi. Sonra kişisel şeylere kaydık. Yine Özgür’ün desteğiyle yönetmenliğini üstlendiğim “Anneler ve Çocuklar” diye bir film çektim. Orada da; doğan, doğduğunu bir süre sonra unutmaya başlıyor. Ben, annem, anneannem ve dedem üzerinden onu anlatmaya çalıştım. Annem bana duyduğu ilgiyi kendi annesi ya da babasına duymuyor. Onlar bir yalnızlık içinde yaşıyorlar. Temel soru da kendime şunu sormaktı: ben de mi benzer davranışta bulunacağım kendi çocuğum olduğunda. Bu varoluşsal bir problem. Herkes doğurduğuna dönüyor.

“Anadilde eğitim” gibi bir meseleyi belgesel olarak anlatmak yöntem olarak ilginç. Bunu niçin belgeselle anlatmayı istediniz?
Bunlar sinemadan aldığınız keyifle ilgili. Benim sinemayla kurduğum ilişkide en büyük problemim ikna olmak. Ben çoğunlukla inanmıyorum filme. Ben ikna olacağım ki, karşı taraf ta olsun. Dolayısıyla belgesel sinema olmalıydı. Bir de bütçe meselesi var. Kurmaca film yapmak için minimum 400-500 bin dolar para lazım Ki o da bizde yoktu.
Belgesel sinemanın anlatım biçiminin farkı ne?
Gerçek hikayelerin insanlar üzerinde çok daha büyük etkileri var. Çünkü kurmaca bir dünyayı yaratmaya çalışırken sizin kendi hayata bakışınızın hayatın kendisiyle ne kadar örtüştüğü çok büyük problem. Biz kurmaca denemedik. Yapıp yapamayacağımızı bilmiyorum. Ama bizim keyif aldığımız şey hayata yaklaşan bir sinema dili. Taklit edilen değil. Biz de “biz bu konuyu biliyoruz” diye sinema yapmıyoruz. Anadilde eğitim üzerine tonlarca yazılmış makale, bilimsel olan olmayan tonlarca araştırma, bir sürü leyhte-aleyhte propaganda var. Sonra bunun ne demek olduğunu anlamak için bununla ilgili bir hikaye anlatmak istedik.
2001 yılında İstanbul Üniversitesi’nde “anadilde eğitim kampanyası” vardı ve buna imza atan herkes bir anda okuldan atılmış, çoğu yargılanıp hapis cezası almıştı. Şimdi ise bununla ilgili bir belgesel bir sürü ödül alıyor, vizyona giriyor…
Yani işte orada sesimizi duyuramadık hiçbir zaman. Muhalifsen, mutsuzsan, talep ediyorsan sesimizi bastırıyorlar. Orada sinemanın çok güçlü bir etkisi var. Bir anda görünür hale getiriyorsun, tartışmaya açıyorsun. Görmeyen, duymayan, görmek istemeyen bile duyarsız kalamıyor. Geçmişte sansüre uğramış birçok sinemacı ve film var. Ama daha iyi bir dönemden geçiyoruz. Belki daha şanslı olabiliriz.
Aslında bence sansürden ziyade oto-sansür var. Çünkü iktidarın kısıtlamasına ihtiyaç olmadan; insanlar kendi kendisini terbiye etmiş durumda. Bu çok daha tehlikeli. O zaman zaten birikmiyor toplumsal bilgi. Çünkü bir şey sansüre de uğrasa kayda geçer. Ama hiç üretilmediği zaman hiçbir kaydımız olamıyor.
Çünkü korkuyor insanlar. Ben bunu söylersem başıma ne gelir diye. Sansür ve oto-sansürü birbirinden ayıramayız. Birbirinin içine geçmiş durumdalar. Yani şimdi mesela biz bu filmi hiçbir yerde gösteremeseydik ne olurdu? Dünya kadar zaman ve dünya kadar para kaybetmiş olurduk. İki-üç senemizi heba etmiş olurduk. Tabii ki bunu göze almak gerekir.
BU FİLMİN SİNEMALARDA GÖSTERİLECEĞİNİ HİÇ DÜŞÜNMEMİŞTİK
Öyle mi düşünüyordunuz filmi çekerken?Tabii ki düşünüyorduk. Biz bu belgeselin sinemalarda gösterilebileceğini hiç düşünmedik. Hayal ettik sadece. Ama gösterimine engel olacaklarını düşünüyorduk. Şimdi bu demokratik açılım falan olmasa yine problem çıkabilirdi.
ANAYASAL DAYANAĞI OLMAYAN AÇILIM OLMAZ
Evet ben de o konuya gelmek istiyorum. Hükümetin Kürt açılımı var ve sizin elinizde de böyle bir film var. Bu açılımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben açılım denen şeye çok güvenmiyorum. Çünkü anayasal dayanağı yok. Geçmişte de yaşandı bunlar Devlet kaşıkla verip kepçeyle alıyor. Bunlar çok can yaktı bu ülkede. Bir toplumun en çok güveneceği şey anayasanın kendisidir. Uygulanması uygulanmaması başka şey, ama kendini savunacağın temel metin orası. Şimdi sana deseler ki bu konuştukların suç, “Ama başbakan da konuşuyor” diyebilir misin? Şöyle bir tarafı var: devlet, demokratik olmadığını kabul etti bir “demokratik açılım” yaparak. Bu iyi bir şey.
Önce anayasa tartışılsın diyorsun yani…
Yaptılar ama cesaret edemediler. Bu sessizlik de korkutuyor beni. Toplumsal düzlemde gerekli tartışma başlamadı. Başlamadığı gibi birden dağdan inenler oldu. Onlar hakim karşısına çıktılar ve serbest bırakıldılar. Bu kadar hızlı olması endişe verici. Gerekli uyum, denge sağlanmadan, bunların peş peşe, sanki bir şeye yetişecekmişiz gibi gitmesi bana normal gözükmüyor. Yani 30 senedir çözemediğin bir şeyi nasıl 6 ayda çözüm noktasına getirdin. Samimi gelmiyor bana. Bu acele nedir?
Filme dönersek; şimdi klasik bir öğretmen tipi vardır bize hep belletilmiş. “Kemalist-aydınlanmacı” ve itaatkar bir form. Böyle bir formu kullanarak, “anadilde eğitim” gibi kurucu devlet ideolojine ters bir konuyu anlatmayı seçtiniz. Bu bence ilginç bir metafor…
Başka şekilde anlatmak zordu. Eğitim sisteminin yarattığı tahribatı göstermek için… O çocukların isyankar olması o kadar normal ki. Ben buna da inanmıyorum… Yani, bu ülkede Kemalizm’in teorisini üretenlerin bunları görmemesi mümkün değil. Çok komplo teorisi diyeceksin belki ama cumhuriyeti sağlam temeller üzerine kurmamışsın.
Eksik olan nedir temelindeki?
Yani dünyaya baktığında o ulusallığa dayalı devlet teorisi yıkılmaya başlamış. Bir süre sonra o ulus devlet adına eziyet ettiği insanlardan sonra özür dilemiş o devletler. Kabul etmiş yanlış bir fikir olduğunu. Dilleri tanımaya başlamış, farklılıkları… Ve sen dünyadan hiçbir zaman kopmamışsın ama ısrar ediyorsun. Fransa, Almanya ya da İsviçre nasıl ayakta duruyor bölünmeden? Sen bir bölünme korkusuyla nasıl, neden yaşıyorsun? Onlardan çaldığın teoriyi, onlar değiştirdiği halde, sen değiştirmemekte ısrar ediyorsun. Bu çok saçma görünüyor. Kabul edilemez. Buna kimse inanmaz. Ama bizi inandırıyorlar. Biz batıda buna inanıyoruz, Kemalizmin iyi ilerlediğine. Ama doğudakilerin hiçbiri inanmıyor biliyor musun? İnsanlar gülüyorlar, dalga geçiyorlar. Ve bunu yapanlar sadece o memuriyet, öğretmen kadrosu değil. Yönetici pozisyonundaki insanlar da dalga geçiyor. Orada ne yaşandığını göstermemek için çok büyük çaba sarf ediyoruz. Bu ülkede bazı insanlar mutsuzlar ve talepkarlar bu yüzden. Ve sen diyorsun ki “Sen bunu talep edemezsin.” Sonra da kabul ediyorsun; “Ben faşizm uyguladım, şimdi de demokratik açılım yapıyorum.”
Ama bu hükümet kendini o 86 yıllık Cumhuriyet birikiminden ve kurucu ideolojisinden ayırıyor. Farklı ve demokratik bir iktidar olduğunu iddia ediyor. Kürt sorununu (hatta birçok temel sorunu) hiçbir iktidarın halledemediğini ve kendisinin demokrat, yenilikçi bir hükümet olduğu tezini ortaya atıyor.
Ama bunun olamayacağını insanların anlaması lazım. Hükümet denilen şey sadece devlet politikalarını uygular. Bunu yapıyorsan kurumsal olarak bir şeylerin değişiyor olması lazım. Öyle bir şey yok ki. Kürtleri kazanayım istiyorlar. Çok politika yaptık ya…
Evet, çok politika yaptık. Biraz da oradaki oyuncularla temastan, halkla yaşadığınız deneyimlerden bahseder misin?
Oyuncu demiyoruz, gerçek karakterler çünkü. Kendi hayatlarını bizimle paylaştılar. Ne hissediyorlarsa o durumları paylaştılar. Çok iyi şeyler geldi orada başımıza. Çok kucaklayan, ne yaptığımızı çok iyi anlamadığı halde destek olmak isteyen insanlardı. Güvenini hemen sunan insanlardı ve güveni zor sarsılan insanlar da… Yedik içtik evlerinde, bizden hiçbir şey talep etmediler. (Ki zaten onlara verebilecek bir şeyimiz de yoktu) Bu “karşılıksızlık” hali çok mühim.
Oyuncu Emre Aydın’dan biraz bahsedelim. Ne yapıyor şimdi?
Emre oradaki hayatına devam ediyordu. Daha kalacaktı bir buçuk yıl. Ama askerlik girdi araya. Şimdi asker. Ona da çok ilgi var. Gerçek bir karakter oluşundan dolayı.
Peki o nasıl algılıyor olayı? Bildiğim hiçbir politik bakış açısı falan da yok?
Bu filmin onu kişisel olarak değiştirmiş olmasının hiç önemi yok. Kürt meselesine duyarlı birinin selpak satan bir Kürt çocuğundan selpak alması kadar saçma onun değişmesini beklemek. Çünkü mesele o çocuğu kurtarmak, ya da Emre’nin değişmesi değil. Mesele; “mesele”nin değişmesi. Çok iyi niyetli Emre. Milyonlarca insan gibi etkide çok kalıyor. Bir zaman kızıyor, bir zaman düşünüyor… Televizyon olmasa o köyde, kapalı olsa o köy dışarıya, Emre o dili de konuşur, onlara da alışır, beraber yaşama kültürü de oluşur. Öyle pozitif bir adam. Ama güçlü olan şey; ideolojinin kendisi.
Sadece hayalini kurup, olmayacağını varsaydığınız şey oldu. Ve filminiz vizyona giriyor yarın Türkiye çapında. Ne olacak?Bizim hayal ettiğimiz şey çözüme yönelik bir iş yapmaktı. Bu filmde daha çok eline birer ayna almış, bak böyle görünüyorsun, bak sen de böyle görünüyorsun demeyi tercih etmişiz. Yurt dışında filmin anlaşılması çok zor. Abu Dabi jüri üyesiyle konuşurken bana dedi ki “Biz ödül vermeden önce ‘acaba yönetmenler bu meselede nerede duruyorlar’ı çok tartıştık.” Yönetmenin nerede durduğu, seçtiği planlarla, görüntülerle görülebilecek bir şeyken, ısrarla onu duymak istiyor. O yüzde bizim ülkede daha rahat anlaşıldı bizim işimiz. İkinci filmimiz için çaba sarf edeceğiz şimdi.
ÖZÜR DİLEMEDEN BARIŞ OLMAZ
Onun hikayesi ne?
Daha kişisel bir hikaye olacak. Zeynel Doğan adlı bir arkadaşımızla beraber bir projemiz olacak. Bir devamlılığı olsun istiyoruz. Bir dahaki filmde referanslar versin önceki filme. Unutulmasın hikaye. Zeynel’in babası Maraş olaylarından sonra yurt dışına gitmiş çalışmaya. İş bulamıyorlar Maraş’ta çünkü Aleviler.
Bu da gerçek bir hikaye?
Evet. Ve ailesiyle ses üzerine bir ilişki kuruyor babası. Sesler çok etkileyici. Ta yanı başındaymış gibi konuşuyor karısıyla, çocuklarıyla. Onlara müdahil olmak istiyor. Ama binlerce kilometre uzakta, Suudi Arabistan’ın bir çölünde çalışıyor. Mesele biraz başımıza gelenler. Birbirimizle barışmamız lazım. Özür dilememiz lazım. Çünkü yeni kuşakları da aynı deneyimlerle büyütürsen asla huzur, barış falan olmaz. Yine arkada tarihsel bir fon, ve küçük kişisel bir hikaye anlatmak derdimiz. Yeni bir yöntem bulana kadar da galiba böyle gidecek…
AKLININ ALMADIĞI ŞEYLE BAŞA ÇIKMANIN YOLUDUR SANAT
Bu yöntem bana “kişisel olan politiktir” sözünü hatırlatıyor. Feminist ideolojinin ürettiği bir kavramdır, kadınların kamusal olmayan (özel) hayatta yaşadıkları tek tek deneyimlerden yola çıkarak bütünsel bir teorik tahlil yapma yöntemini ifade eder. Sizin de öyle bir ifade biçiminiz var sanki...
Çok doğru. Çünkü bir tek benim başıma geliyor diye düşünüyor herkes. Hayır! İnsanlar yüzyıllardır benzer şeyleri yaşıyorlar. Sömürülmek, şiddet görmek, aldatılmak, kıskanmak-kıskanılmak, emeğinin sömürülmesi. Hepimizin başına benzer şeyler geliyor. Ve bunların bir duygusu var. Sanat denilen şeyin başka bir işlevini göremiyorum ben. Gözünün görmediği, aklının almadığı, ruhunun kabul etmediği şeylerle başa çıkmanın yolu. Tarkovsky’ye gelen mektupların bir çoğunda filmini eleştiren, seven insanların çoğu işçidir. İşçiler gidip sinema görüyor. Yönetmenin dünyasını anlamaya çalışıyor. Bunu yapabilecek yeni insanlar, yönetmenler var artık. Üretenle tüketici arasındaki ilişkiyi kurmak da önemli.
FİLMİN ALDIĞI ÖDÜLLER
46. ANTALYA ALTIN PORTAKAL FİLM FESTİVALİ - “EN İYİ İLK FİLM ÖDÜLÜ”
ULUSLARARASI ORTADOĞU FİLM FESTİVALİ - EN İYİ ORTADOĞU BELGESELİ
16. ADANA ALTIN KOZA FİLM FESTİVALİ - YILMAZ GÜNEY JÜRİ ÖZEL ÖDÜLÜ VE SİNEMA YAZARLARI DERNEĞİ EN İYİ FİLM ÖDÜLÜ
ZAGREBDOCS FİLM FESTİVALİ - EN İYİ GENÇ YÖNETMEN
SARAYBOSNA FİLM FESTİVALİ - EDN TALENT ÖDÜLÜ
DİĞER RÖPORTAJLARIMIZ
- Kılıçdaroğlu: Statükocu değilim
- Akyürek geçmişe daldı...
- Erdoğan: 'Akıl hocanız kim'
- 'Öcalan Gülen'i rakip görüyor'
- 'Ağlamak delikanlıyı bozar'
- 'Nerede yaşıyorsam oralıyım'
- 'Evet demem mümkün değil'
- Kıyamet mi kopuyor?
- Boyner Gülen için ne dedi?
- 'Derdim bir hikaye anlatmak'
- 'Aşk karşınızdakinde kaybolmaktır'
- 'Kimse kendini kandırmasın'
- "Herkesin hukuka ihtiyacı var"
- Tercih yapacaklar dikkat!
- O CHP'nin genç 'Gandi'si



Mutlu Yıldırım
26 Ekim 2009 10:37
Diğer ulus devletler (Fransa, İsviçre, Almanya) hakkında söyledikleri külliyen yanlış. Ya bu insanlar kara propaganda altına kalmışlar ya da bu ülkeleri hiç görmemişler. Ben gittim görüm yaşadım. Hiç de öyle değil! Bu da filmin neye hizmet etmek için çekildiği konusunda bir fikir veriyor.
fehullah usrail
25 Ekim 2009 11:56
israil in nüfusnun yüzde 25 i arap..Biraz da onlaların hakları ile ilgilense ya bu BOP cular...Türkiyedeki yüzde 7 15 i nasıl kışkırtırız diyecklerine...
YILDIRAY
25 Ekim 2009 11:20
"Çok komplo teorisi diyeceksin belki ama cumhuriyeti sağlam temeller üzerine kurmamışsın"
MESAJ ALINDI. YALNIZ BUNLARIN BU MECRADA REKLAM YAPILMASI NIYE. AHMET HAKAN PAZARLASA TAMAM..