Yazı dizisi şeklinde ve toplam dört bölümde açıklayabildiğimiz “Godot’ yu Beklerken ve Mega Deprem” ana temalı beyin fırtınamızın bu “dördüncü ve son” bölümünde, yaşamsal değerde bulduğumuz “kentsel dönüşüm” konusuna da değinerek çalışmamızı tamamlamak isteriz…

“Modern şehirleşme” anlamında bakamayacağız konuya, zira bu alan hayli uzmanlık istiyor…

Biz işin uygulama pratiği açısından, toplum olarak hep birlikte etrafımızda gördüğümüz ancak farkında olmadığımız, ya da başa gelmeden yeterince önem vermediğimiz gözlemleri kaleme almış olacağız. Elden geldiğince de bazı detayları dikkatle sorgulayacağız, bazı öneriler getireceğiz …

Baştan söyleyelim ki bugün; ülkemizde “Kentsel Dönüşüm” kapsamında siyaset kurumu ile akademik çevreler de dahil pek değer verilmeyen, riskli binaları “yıkıp yeniden yapmaya” kıyasen, pek rant sağlamayan bize göre “kentsel dönüşümün adeta üvey evladı” olan, riskli binaları “yıkmak” yerine “güçlendirmek” konusuna dikkat çekmek istiyoruz. 

Aslında çoğumuz bu bir anda ortaya çıkan Kentsel Dönüşüm denilen kurnazca kurulmuş sistemin içinde akıp gidiyoruz ama kurgulanan gidişatın içinde tam farkındalığımız yok. Yani önemli bir bölümümüzün yok. Ancak bu girdaba isteyerek veya istemeden kapılanlar kuşkusuz öğreniyorlar gerçeği… Şu son on yılda ne olduğu belirsiz, işini bırakıp kaçıp kaybolan kentsel dönüşüm müteahhit mezarlığı da oldu varlıklı semtler… Süreç içinde dolayısıyla da çok canlar yandı, çok insan mağdur oldu.

Neyse ki “çok geç de olsa” 2 Aralık 2019 tarihinden geçerli olarak yapılan son bir düzenlemeyle müteahhitlere A’dan H’ye kadar sekiz dereceli bir sınıflandırılma getirildi… Artık eskisi gibi isteyen istediği kadar inşaat yapamıyor. Yeni dönemde iflas eden, işlerini askıya alan ve usulsüz hareket eden müteahhitlere inşaat yapma izni de verilmiyor. Hele hileli inşaat halinde müteahhitlik mesleğinin sonlandırılmasına kadar giden ağır cezalar var. Kredi notu düşmemesi için de mesela sınıflandırmada iyi dereceli olan bir müteahhit, mesela her yıl en az “beş konut” bitirmek zorunda kalıyor. Onlar da doğal olarak kendileri için en avantajlısını bulabilmek maksadıyla her tarafta koşturup duruyorlar…

Krediler de çok düşük. Devlet bir şekilde insanların son kuruşlarına kadar borçlandırıp her türlü inşaatları teşvik ediyor yine.

Aslında küresel kapitalizm bu; her türlü kurnazlığı yapıyor… Hatta bu işi ABD menşeli, yerli taklitleriyle birlikte onlarca televizyon programının da tek ses izlemesi hoş, çok cazip baskılamasıyla insanları, durup dururken evlerin içerisini yıkıp “iç dekorasyon modalı yenilemeleriyle” aralıksız tüketime özendiriyorlar. Biraz olsun parası olan insanlar kentsel dönüşüm olmazsa buradan da sarmala giriyor… Bazıları da” içini daha yeni yaptırdığını” söyleyerek gereken kentsel dönüşümü engellemeye çalışıyor… Böyleleri de var.

Ülkemizde para da başlangıçta piyasada bir süre iyi döndü böyle… Ama sosyal medya söylemlerine göre halk arasında “ölümlük” denilen yastık altları ve emeklilik rezervleri çoğu insanların epeyce azaldı…  

Üstelik şu sıralar insanlar Kovid-19 nedeniyle dehşet içinde ve gelecek kaygısıyla elindeki kalan son parayı böyle kolay kolay bir yerlere yatırmak istemiyor sanki… Dolayısıyla da “varlıklı semtlerde” olmak kaydıyla hala bazı risk iştahlı ve zor duruma giren çoğu müteahhitler daha ziyade “yıkıp yeniden yapılacak” kârlı bina peşindeler.

Araştırmamıza göre bunlar artık verilen daire sayısıyla da pek yetinmiyorlar. “Bu işin şimdilerde cazibesini yitirdiğini” söyleyip aldıkları kat karşılığı dairelere ilaveten o apartmanın mülk sahiplerinden mutlaka önemli miktarlarda üste ilave paralar da istiyorlar… Dolayısıyla şu sıralar varlıklı semtlerde dahi artık bu iş durdu gibi…

Bilindiği gibi, aslen bir statik bilimi-mühendislik mekaniği, matematik anlamına gelen “riskli binaların güçlendirilmesi” işi genelde kamu-devlet binaları hariç varlıklı ya da orta gelirli semtlerde pek tercih edilmiyor. Zira “Güçlendirmede” müteahhitler için, ilave kat çıkmak imkânı bulunmadığından, bu maliyet arsa payı üzerinden daire sahiplerinin ceplerinden çıkıyor…

Ayrıca üvey evlat dedik ya; “Binaların güçlendirilmesine” ise bankalar tarafından “yıkıp yeniden yapmadaki” kadar kolay kredi de verilmiyor; sadece bazı devlet bankaları, o da ancak inşaatın önemli bölümü bittiğinde (mesela yüzde 80-90’lar seviyesine gelindiğinde) kredi veriyor. Çünkü çoğu insana göre kentsel dönüşümde işin başlangıcından beri (on yıldan fazla bir süredir) asıl rant “güçlendirmede” değil, “yıkıp yeniden yapmakta” …

Uzun zamandır görülene göre, şu an devletçe teşvik edilen sadece bu …

Oysa eğer “güçlendirme” kötü bir şey olsaydı, devletçe hiç Mehmetçiklerin bulunduğu askeri binalarda, ya da evlatlarımızın okuduğu devletin okullarında, devlet dairelerinde, kamuya ait binalarında öncelikle bu yöntem (güçlendirme) uygulanır mıydı? Güçlendirme yönteminin günümüzde “neden pek teşvik edilmediği” gerçekten de muamma sanki! Gerçek medya, gerçek araştırmacı gazeteciler Anayasal özgürlükler tam olsa, aslında çoktan bu tür konuları araştırıp gerçekleri ortaya koyabilirdi…

“Yıkıp yeniden yaparken” eğer orada binanızın mevzuata bağlı olarak “ilave kat yapılması müsaadesi varsa”, bu tür uygulamada uzun yıllardır cebinizden bir para çıkmıyordu, dairenizin içi dahil tüm apartman komple yepyeni hale getiriliyordu, hatta binanızda lehinize avantajlar çoksa sizlere inşaatı yapan müteahhitler üste para bile ödeyebiliyorlardı.

“İlave kat yapma müsaadesi” olmayan yerlerde ise, “yıkıp yeniden yapmak” usulüne başvuran sayısı, bildiğimiz kadarıyla varlıklı semtlerde bile çok az. Zira bunu cebinizden ödemek zorundasınız; müteahhidin pek çıkarı yok, yani kimseye bir rant getirmiyor. Ama eğer binanız çürükse, kentsel dönüşüme gittiğinizde cebinizden de olsa onu sağlamlaştırmış ve depreme dayanıklı hale getirmiş oluyorsunuz.  

Kısacası halen ülkede ekonomi giderek küçülünce, onun ülkemizdeki en önemli dinamolarından birisi olarak gösterilen “kentsel dönüşüm” de belli ki tehlikeye girmiş bulunuyor…

Varlıklı semtlerde durum böyle; anladık… Peki ya orta gelirli ya da yoksul semtlerde durum nasıl acaba?

Hemen söyleyelim; bilen biliyor, eğer özel bir rant yoksa, hele bu tür semtlerde istisnalar hariç mesela kimse öyle varlıklı semtlerdeki gibi binanın gövdesinden aniden kurnazlıkla “karot aldırıp” yıkıma gitmiyor. Böyle yapsa bile, biliyor ki yapacağı o iş çoğunlukla kârlı bir iş değil …

Oralarda o köhne binaya, cazip olmayan bir semtte kim para verecek, kim yıkıp yeniden yapacak ve kim satın alacak? Müteahhitler konuştuğumuz kadarıyla kat karşılığı işlere hele artık şu sıralar pek girmiyorlar.

Mesela siz kolay kolay yoksul bir semtte, köhne bir binada olsa dahi “aman deprem geliyor, tehlikedeyiz!” diye kentsel dönüşüme karar alıp topluca yıkıma gidildiğini gördünüz mü? Depremden korkup kentsel dönüşüme gitmeyi arzu etse bile o şahsın cebinden para vererek bunu yaptırması lazım ki bu yok zaten… Bu durumda olup da apartmanını evini yıktırıp yaptıran varsa da bizce istisnadır… Banliyölerde, bu tür yoksul veya orta gelirli semtlerde sadece birkaç saat dolaşmanız bile bu gerçeği görmenize yeter…  İstanbul’da Fikirtepe kentsel dönüşüm örneğinin başarıyla yürümediği görülüyor… Medyada şikayetler uçuşuyor…

Zaten dedik ya “Görünen köy kılavuz istemez!” [1]

Müteahhitler onca sözlü devlet teşvikine rağmen yoksul semtlerin, banliyölerin yanından bile geçmiyorlar. “Ekmek teknesi” bu, kızamayız kuşkusuz. Bunu cazip hale getirmek bizce asıl devletin vazifesidir…

Oysa bu semtlerin o riskli, eğri büğrü, köhne ama inşaat demirleri adeta “Bak ileride kat çıkacam bilesin ha!” der gibi yukarılara doğru boşluğa uzayan o çelimsiz binalar, hele maazallah büyük bir mega deprem felaketine karşı, hakikaten o kadar kötü ve kırılgan durumdaki …  Ayrıca bize göre bir semtin imar planı yenilenirken hiç değilse elli sene sonrasının kanalizasyon ihtiyacı, internet, su, doğal gaz, trafik durumu dahi alt yapı olarak hesaba katılmalıdır. Bunun başarılıp başarılmadığı tartışmalıdır.

İşte asıl “Kentsel Dönüşüm” sağlam alt yapısıyla ORALARDA OLMASI GEREKİRKEN uzun yıllardır o mahallerde önemli bir hareket-kıpırdanış görülmüyor …

Varsa yoksa, “varlıklı semtlerde kentsel dönüşüm” …

Dolayısıyla yaşam mücadeleleri de çok daha ağır olan Anadolu’dan köyün kasabasını küçük şehirlerini bırakıp büyük şehirlere “yaşam savaşı vermek” için umutla kopup gelen, depreme karşı riskli binalarda yaşayan o çilekeş insanlarımız için devletçe hızla gereken tedbirler alınmazsa eğer bize göre, çok yazık olacak.

Oralarda tıklım tıkış adeta üst üste yaşayan bu insanlara bilindiği üzere göç ettikleri yerlerde hele şu sıralar yeterince iş imkanları da yok; geri göçün ve de Anadolu’nun bereketli topraklarında entansif tarımın-sanayinin planlı bir şekilde teşvik edilmesi bize göre şart …

Bu tür yoksul bölgelerdeki riskli binalara yönelik oluşan bu haksız ve dehşet verici duruma, acaba neden bu ülkede herkes böylesine sessiz?  

İki üç belirlenmiş konuyla toplumu adeta sürekli esir alıyor malum medya…

Varlıklı semtlerde yapılan kentsel dönüşüm işleri, uzunca bir dönem rant getirmişti ve gözü açık insanlarla para da gayet güzel döndü. Ama şu ana kadar giderek yaklaşan yeni bir “mega deprem tehlikesi” neden hala ülkede birinci öncelikli konu değil? 17 Ağustos deprem anması bitti. O bir iki gün süren tartışmalar da adeta bıçak gibi kesildi …

İstanbul ile ilgili hiçbir büyük proje (buna özellikle de Kanal İstanbul projesi dahil) yoksul semtlerin kentsel dönüşümünden bize göre daha öncelikli değil ki… Böyle büyük bir kaynağımız varsa eğer, bırakalım hayalci stratejik düşünmeleri de “memleket gerçeklerine” dönelim, deriz. Mesela o kaynağı belli kriterlerle bu kentsel dönüşüme muhtaç semtlerin ihtiyacına acilen yönlendirsek nasıl olur ki? Keşke o devasa İstanbul hava alanının kaynağını da aynı maksada yöneltebilseymişiz…

Ayrıca 1999 Marmara deprem felaketinin üzerine, ülke yönetimine gelenler bu uzun süreçte, acaba Türk halkını yeterince hazırladı mı olası yeni bir mega depreme? Bunu eğer anlayamayan varsa hala eğer, lütfen geriye bu yazı dizimizin ilk üç bölümü tekrar okumasını öneririz …

Aşırı allanıp pullanan “kentsel dönüşümün” o çıkarılan malum kanun[2] vasıtasıyla istisnaları hariç “sadece varlıklı semtlere ulaştığını” ve süreç içinde nasıl “rantsal dönüşüme” evirildiğini yaşayıp şu beş-on yıl içinde hep birlikte görmedik mi- hala görmüyor muyuz Allah aşkına?

Varlıklı semtlerdeki insanlar da yukarıda da belirtiğimiz gibi o acımasız “Kentsel Dönüşüm Kanunu ve ilgili yan mevzuatı” nedeniyle, eğer bir “rant kokusu” almış fırsatçı ve aklı evvel bir daire sahibinin, apar topar binadan karot aldırıp koşa koşa gidip belediyeye “Bina çürüktür!” raporu almasıyla birlikte, o binada hızla yıkıma gidilebiliyor…

Zaten o güzelim yemyeşil bahçeleri çiçeklerle, gül ağaçlarıyla, fıstık çamlarıyla, şahane manolya ağaçlarıyla dolu dört katlı binalardan oluşan karakteristik özelliği olan koca koca güzel semtler bir anda estetiği olmayan “15 katlı dip dibe gökdelenlerden” oluşan, berbat beton yığını semtlere dönüşmeye başladı. Dolayısıyla eskinin o insana huzurlu nefes aldıracak, sabah-akşam keyifle çay-simit yenilen o ıhlamur ağaçlarının gölgesindeki mis gibi saksı çiçeği kokan o “zarif balkon kültürü”; arsızca ve pişkince birbirinin önünü kesen o eski günlerin serin ve oksijen dolu tertemiz hava akımlarını bloke eden, bölgeyi de yaz aylarında adeta çöle çeviren o soğuk görünümlü prototip metalik yüksek binalarla tamamen ortadan kaldırıldı.  

Buna küreselleşmenin yansıması, bir çeşit “New York’laşma” da diyebilirsiniz aslında… Düşünsenize bazı semtler sadece şu on-on beş yılda “New York’laşırken” bazı semtler giderek daha fazla sefalet içine Ortadoğu’nun o derme çatma yapılaşmasına gömülüyor…

Göçlerle hızlanan bu kötü gidişatı ülkeyi yönetenler dahil, medyasıyla uzun yıllardır bütün ülke sessiz sedasız izliyor… Zaman hızla geçiyor… Yazık olacak gelecek nesillere …

Bu yerden göğe fışkıran gök delenlerle mesela güzelim İstanbul’da sadece siluet ve çevre bozulmadı, aynı zemindeki yukarıya doğru çok uzayan apartmanlarda daire sayısı birkaç kez katlanınca orada yaşayan insan sayısı da dramatik olarak katlanmış oldu. Böyle olunca da doğal olarak araç trafiği de araç sayısı da kontrolsüzce katlandı gitti-gidiyor …

O herkese yeten eskinin butik manavları, bakkalları da bir bir yok oldu. Yerini küresel sermayenin çelikleşmiş suratı, “standart mega marketler” aldı. Bir zamanlar bu hoş semtlerde özgürce şakıyan o narin sakalar, bülbüller, isketeler, kirpiler art arda bölgeden kaçıp gittiler. Çoğu deneyimli insanın gözlemlerine göre iklim de değişti bu semtlerde.

Sahil kesimleri ise gerilerde doğru dürüst yeşillik araziler-parklar kalmadığı için her hafta sonu, her gün, hatta her saat piknikçi insanların akınına uğruyor, artık her taraf dumanlı ana baba günü, yapacak iş de yok ki zaten …

Varlıklı semtlerde iş yapan müteahhitlerin ve o apartmanlardaki kurnaz işbirlikçilerinin ise kentsel dönüşüme yönelik mevcut mevzuatı kullanarak yaptıkları “Bizans oyunları, pusular, kumpaslar” bu semtlerde bitmedi-bitmiyor… Başka tür bir kumpaslar sisteminden bahsediyoruz…

Zaten zayıflayan eskinin değeri o “komşuluk ilişkileri” bazı yerlerde çıkarlar için, üç kuruş için dibe vurmadı mı? Hatta bazı eski komşular kentsel dönüşüm sonuçlarına dayanamayacağı için evlerini satmak zorunda bırakıldılar-kaldılar. Artık duyuyoruz ki bazı insanların grileşmiş donuk gözlerinin derinliklerinde sadece küreselleşmeyle dayatılan acımasız kapitalizmin getirdiği “o şahsi çıkarlar var” …

Ancak kentsel-belki de “rantsal dönüşümün” başlatıldığı o ilk yıllarda işler galiba “şahsi çıkarlar açısından” pek iyi gitmişti. Rantı yakalayan daire sahipleri de müteahhitlerin de o eski zamanlardan pek hoşnut olduklarını söyleyenler de az değil…

Zira ülke çapında mesela özellikle de Kadıköy gibi çoğunluğu kıyasen varlıklı ve veya emeklisi bol bulunan ilçelerde hele bazı mahallelerde büyülü bir iş ya da kentsel dönüşüm ticaret dünyası oluşturuldu. Adı sanı belli olmayan çoğu havuz müteahhitleri hayal bile edemeyecekleri büyük işleri kapıp İstanbul’un en iyi yerlerinde kat karşılığı edindikleri o en kısası 12-15 katlı gök delenlerinde, ortalama dörder beşer katlar elde edip milyonlar kazandılar…

Daire sahipleri de az önce de vurguladığımız gibi, insanları kurnazca “yıkıma zorlayan, mesela güçlendirmeyi hiç teşvik etmeyen” malum mevzuat gereği dairelerinin küçülmelerine, balkonsuzlaşmalarına, bahçesizleşmelerine rağmen bu “yıkıp yeniden yap” yöntemini kendi rızalarıyla kabullenmek durumunda kaldılar…

Ama artık “rant bitti” dedik; zira satmaya kalkınca da iş göründüğü gibi değil. Şu sıralar etraftaki çok seyrek ilanlara bakınca anlaşılıyor ki pek fazla daire satın alan da satan da olmuyor… Belki ülkemizden vatandaşlık almaya çalışan Araplar vs. var hala. İlanlar sürekli asılı duruyor. Ancak kiralıklarda ise durum farklı; ilanlar pek durmuyor…

Kentsel dönüşümde mutlaka ya paranızın ya da fazladan kat izninizin olması gerekiyor. Bu durumda hele bu parayı bulamayan mülk sahipleri mecburen kentsel dönüşümü durdurmak için büyük savaşlar veriyorlar. Varlıklı semtlerde birçok kentsel dönüşüme aday apartmanda bu hususta huzur kalmadı, insanlar bu yüzden de kutuplaşıyorlar; tuzu kurular, zor durumda olanlar… Sonunda mecburen bir taraf galip gelecek. 

Yasa gereği ödeyemiyorsanız bağırta çağırta orada 2/3 çoğunlukla yıkım kararı alınıyor. Eğer yeterli paranız yoksa, binanızın “sağlamlık değeri” kıyasen diğer yoksul semtlerdekinden neredeyse bütün binalarından çok daha fazla teknik değer taşıyor olsa bile hiç fark etmiyor. Bir kere kumpasa ya da sarmala girdiniz artık; önce yasa gereği parası olan komşularınız sizin dairenizi satın alıyor, yok bu olmaz ve oradan müşteri çıkmaz ise devletin kentsel dönüşüm kanunu, insanı bir anda vergilerimizle çalışan TOKİ ile demir mengene gibi kavrıyor ve orayı elinizden her halükârda satın alıyorlar … Yani siz tam “çok şükür durdurdum yıkımı!” diye sanırken kentsel dönüşüm mevzuatı şaşırtıcı bir şekilde işliyor… Dairenizi evinizi çatır çatır üstelik oldukça az parayla elinizden alabiliyorlar.

Eğer inşaat boyunca sürecek çalışmayla ilgili “tehlikenin farkında değilseniz” acemi bir kararla müteahhitle, internetten bulma, çok genel bir sözleşmeye ve yetersiz bir teknik şartnameye o hengamede birisine güvenip çoğu okumadan bile apartmanca topluca imza atarsanız başınız çok ağaracak demektir. Bize göre, çok yanlış bir davranış bu! Bu ikisi kentsel dönüşümün bel kemiğidir ve adeta her şeydir. Bir yanlış kelime yüzünden çok şey kaybedebilirsiniz. Proje müellifi olan mimardan bu tür teknik şartname hazırlık maksadıyla paradan sakınmak, şartnamede de uzman avukat masrafından kaçınmak genelde hüsranla bitebiliyor …

Güvendiğiniz belediyeler dahi sizden yana oynamıyor. Çünkü yasada öyle bir madde daha var ki şaşarsınız; “Diyelim ki bir insaflı memur vicdanının sesine uyup işi biraz olsun uzatmaya çalışsın. Hemen hakkında “kentsel dönüşümü geciktirmekten” soruşturma açılıyor… Nasıl da korkunç bir cendere ya da kumpas değil mi?

Kim bilir bilmediğimiz için yazamadığımız nasıl dolaplar çevriliyordur apartmanlarda…

Bazıları bu anlattığımız insana acı veren akışı, “deprem riskiyle uyumlandırarak” itiraz eder ve kuşkusuz durumu olumluya da çevirebilir, saygı duyarız ama hiç değilse o yoksul kenar semtlerde, şehirlerde milyonlarca “yıkılma riski çok ama çok yüksek” kagir konutlara, 4-5 katlı çok köhne binalara, hiç bir şey yapılmazken hatta kılınızı kıpırdatmazken “nervürlü demir değil” diye varlıklı semtlerdeki o canım betonarme yapıları, durumları her ne olursa olsun apartmanınızın inşa tarihi eğer 1999 Marmara depreminden önceyse ve dediğimiz gibi isterlerse evinizi bağırta çağırta yıkabiliyorlar…

Evden çıkmaz da direnirseniz de “şahsi çıkara odaklı komşular” hayret edilecek taktiklerle ihbar edip önce elektriğinizi suyunuzu kestiriyorlarmış. Kışın ortası filan artık rant kavgasında bu tür insanlara hiç fark etmiyor, deniliyor…

Birlik beraberliği sağlayabilen çok az sayıdaki bina, eğer şanslıysa, biraz da paraları varsa, aralarında bir şekilde anlaşabilirlerse, zar zor da olsa belki “güçlendirmeye” gidebiliyor… Bunlar da çok istisna… Hele özel bankalar konut güçlendirme kredisi vermiyorlar…

Apartmanlarda ayrıca “kentsel dönüşüm kurnaz tilkilerine” bize göre çok dikkat etmek gerekiyor. Yaşlı insanları organize etme ya da kimine göre kandırmak ayrı bir yetenek istiyor.

Bire bir mücadele ve doğru iletişim kentsel dönüşüm mücadelesinde şart. Eğer umutsuzluğa kapılıp bırakırsanız mücadeleyi, çoğunluğu sağlayamıyorsunuz; ya da vicdanınızın ve aklınızın sesini dinleyerek bu işi yapacağına inandığınız güvendiğiniz bir lidere destek vermezseniz ve de gerektiğinde hukuk kurumunu yanınıza alamazsanız, işiniz çok zor karar toplantılarının öncesinde ve sonrasında... Belki de geçmiş olsun…durumu oluşuyor.

Çünkü karşınızdaki genelde işi başlatan çok iyi organize olmuş çoğu “karotçu yıkımcılar” hemen öne geçiyor. “Öyle kalsın yıkılmasın!” dediğinizde de hemen depremin ölümcüllüğünü önünüze getiriveriyorlar. Hangi tarafta yer alacağına karar vermek, başlangıçta zor bir durum ama bu mücadele tam anlamıyla bir ekip işi… Sağlam bir gurup kuramamışsanız, sağlam gurup kuranlara aynen teslim olursunuz. Tabi ki haklılığınız da çok önemli…

Bilimsel İTÜ etütleri de mevcut “yeni inşaat standartları” gereği çok büyük bir çoğunlukla binaları ve insanları “yıkıp-yeniden yapmaya” götürüyor …

Aslında bu işte o kadar fazla değişken var ki ne doğru ne yanlış durumlara göre farklılıklar gösteriyor… İyi ve dürüst danışmanlar, proje müellifleri çok önemli…

Bize göre bilimi arkasına alacak ve “özel hazırlanacak yeni bir teşvik mevzuatıyla” desteklenecek yepyeni bir “Güçlendirme anlayışı” ile, ilgili derneklerce neredeyse bir milyonu aştığı söylenen “güçlendirmeye muhtaç yapılarıyla öncelikle İstanbul’u ve deprem olasılığı benzeri kritiklikte olan şehirlerimizi olası deprem felaketinin o korkunç etkisinden epeyce kurtarabilir… Hem müteahhitlere hem de “güçlendirmeye gideceklere” banka kredi teşviklerinin de arttırılarak devlet desteğinin somutlaşması durumu değiştirebilir…

Riskli bir binanın “Güçlendirilmesi” maliyetlerinin pek metre kare kaybı olmamakla beraber neredeyse “Yıkıp yenisini yapma” maliyeti ile yakın olması, bizce bugün itibarıyla vatandaşların “güçlendirme tercihlerine” yönelik en büyük engel. Basit bir yaklaşımla bunun üzerinde çalışılarak mesela “bire dört/ beş oranına” kadar düşürülmesi “Güçlendirme seçeneğini teşvik edip” hızla öne çıkarabilir…

Oysa şu anda edinilen tecrübelere göre her ne kadar yıkıma kıyasen güçlendirmeye gidildiğinde  “bire-üç veya ikiye-dört” oranında maliyet çıkar dense de gerçek maliyet en az “üçe-dört” oranlarına kadar çıkıyor gibi …

Bütün bunlar uzman değil de sade bir vatandaş olarak etrafımızda olup bitenleri dikkate alarak yaptığımız basit gözlemlerimiz. Ama bazı benzer durumlarda yukarıdaki bilgiler belki de hayat da kurtarabilir diyoruz…

Halkı da arkasına alarak varlıklı semtlerdeki dört katlı eskileri yıkıp “o aynı alt yapıya” 15-20 katlı bina yapma ve rant hırslarına artık her türlü Anayasal-demokratik tepki verilmesi suretiyle acilen son verilmesi sağlanabilir…

Burada bitirirken son söz olarak diyoruz ki, evet her şeyi “armut piş ağzıma düş!” şeklinde devletten beklemek anlayışı pek makul ve uygulanabilir değildir ama öncelikle “Kentsel Dönüşüme asıl ihtiyacı olan o yoksul semtlerin devlet acilen ve mecburen en azından ‘çok cazip ve ucuz krediler sağlayarak’ imdadına koşmalıdır… Şimdi, hemen! İnsanlık için…”

Ya da 2023 yılı genel seçimleri beklenecektir…  (Son)

“Gerçek Gündem” de yayınlanmış ilgili linkler:

17Ağustos 2020; Cumhuriyet ordusu, deprem ve 'Godot'yu beklerken- 1

19 Ağustos 2020; Deprem, AFAD, Cumhuriyet Ordusu ve “Godot’yu beklerken- 2

21 Ağustos 2020; Deprem, şehir içi kışlaların kullanımı; 'Godot'yu beklerken-3   

[1] Mesela, İBB'nin en son hazırladığı mahalle mahalle deprem raporu İstanbul’un genel depreme hazır olmadığını açıkça gösteriyor. 
[2] "6306 sayılı” Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ve kapsamındaki yönetmelik.