DEPREM, ŞEHİR İÇİ KIŞLALARIN KULLANIMI; “GODOT’ YU BEKLERKEN (3)”[1]

Önceki iki bölümde özet de olsa AFAD’ dan yeterince bahsetmiştik (Bakınız;19 Ağustos 2020; Deprem, AFAD, Cumhuriyet Ordusu ve “Godot’yu beklerken- 2). Başlığımıza uygun olarak yazımıza tekrar devam edelim.

Askerlerin eskisi gibi sorumluluk duymak ve topluma örnek olmak bilinciyle ön ayak olup başardıkları, “Doğal Afet- Deprem ya da EMASYA plan tatbikatları ve fiili arazi deprem tatbikatları yapma” gelenek, heves ve arzusunun, aslında o zamanlar, tümü birbirinin benzeri Balyoz vs. serisi vatan hainliğiyle eşdeğer kumpas davalarından sonra büyük yaralar aldığı bir gerçek.

Çünkü o zaman o davaları görüp de sütten ağzı yananlar, artık tekrar “topluca bir plan tatbikatı” icra etmek, ulusal güvenliğe yönelik bir olası senaryo oluşturup bunları dünyanın her yerindeki gibi kâğıt üzerinde hep birlikte tartışarak analiz etmeye, dersler almaya büyük ihtimalle ürkerek yaklaşıyorlardır.

Yani şanlı Ordu ve veya dolayısıyla TC.’in temel kurumları bu bir varsayıma dayanan kritik güvenlik konularında, bunca olup bitenden sonra kolay kolay kendi aralarında plan tatbikatı çalışmaları yapar mı yapmaz mı artık pek bilemiyoruz… Ama eğer durum böyleyse o korkunç kumpaslar, acaba başarılı olmuş anlamına da gelmez mi? Aman dikkat!

Ayrıca mesela “deprem senaryosu” ile varsayıma dayalı bir plan çalışması/tatbikatı düzenleyip şimdilerde valiliklerin, o tür işleri yoğun ve kısıtlı personeliyle başarması ne kadar mümkündür, bizce bu da soru işareti… Belki de şehir merkezlerinden uzaklaştırılmaları ya da bir başka cepheye (Suriye, Irak, Ege vb.) intikal ettirilmiş olmaları nedeniyle o garnizonda askeri birlik dahi kalmamış olabilir…

Bir şeyin yerinde denenmesi için önce o durumun bir taslak planı olur. Plan tatbikatında işte bu öncelikli taslak planlar “abartılı olay enjekteleri” de dahil tam anlamıyla didik didik edilerek denenir ve o taslak plan alınan derslerle, tatbikat sonrası güncellenir. Böylelikle de neredeyse her yıl icra edilen bu tür masa tatbikatlarıyla mesela mevcut “deprem planları” topluca tartışılıp incelenerek sürekli geliştirilir, üstelik daha o andan itibaren gereken hazırlıklar yapılmaya başlanır (Sadece büyük deprem değil mesela şu sıralar “İdlip’deki bir buçuk milyon sefalet içinde çadırlarda bekleyen sığınmacının Esad rejimince aşırı şiddet kullanılarak hava-topçu bombardımanlarıyla Türkiye’ye sınırlarına doğru sürülmesi” senaryosunun şu sıralar ülke çapında plan tatbikatlarıyla oynanıyor olması gerekmez mi?) …

Kendi kendine yeterli önceki sistem şanlı Orduda kışladaki kendi kendine yeten “yemek- ekmek pişirme hizmetleri” bazı aklı evvel ve hatalı büyük kumandanların kararlarıyla “ihalelerle sivillere verilmeye başlanınca” mevcut durumdaki binlerce seyyar fırınlar, seyyar mutfaklar artık daha seyrek kullanılıyor olmalarından, eski sistemden gelen fırıncıların aşçıların melekelerinin zaman içinde kaybolması, emeklilikler vs. nedeniyle uzun yıllarca emek verip yetiştirmeyi başardığı bu “teknik kadronun” gözler önünde bu sebeple giderek erimeye başlaması iyi olmamıştır.

GATA da yine bir kararname ile kapatılınca gerek “Seyyar Cerrahi hastaneler” ve gerekse de savaş yaralanmaları için çok zor yetiştirilen “o cephelerde savaşanların yegâne can dostu savaş cerrahları” istisnaları hariç galiba bir anda eriyip gitti. Bu kaybolan çok değerli imkanlar-uzmanlıklar için acaba şu sıralar özel tedbirler alınıyor mu? Mesela çatışmalara giren taburlarda ya da savaş gemilerinde de pratisyen sivil doktor uygulanması sayısız nedenle ciddi hatadır…

“Depremlere hazırlık” kapsamında da bu kaybolan cerrahların tıpkı bir sıcak savaş patlarsa senaryosuna yönelik olarak da tekrar geri istihdam edilmeleri ve veya yeniden uzun yıllara da mal olsa askeri doktor olarak yetiştirilmelerini öneririz… Yazık oldu o muazzam birikime…

Askerde eskiden gerektiğinde bütçe kanunu kalemlerine bağlı değil de esnek olarak kullanılabilen ‘seferin acil ödeneği’ denilen yeterli bir meblağ merkezde hazır tutulurdu. Bunların bir planı ve gerçekçi hazırlıkları vardı. Bir deprem anında ilk ihtiyaçların karşılanması için aynısının ‘Depremin/ tabi afetin acil ödeneği’ adıyla daha barıştan itibaren detaylarıyla ihtiyaca göre hazırlanıp “olay anında gereken” merkeze hemen kullanılmak üzere hızla oraya yani mesela bizim önerimize göre sıkıyönetim komutanlığına ya da OHAL valiliğine gönderilmek üzere, merkezde hazır bekletilmesi tedbiri de düşünülebilir. Örtülü ödeneğin maksadı bambaşkadır…

İstanbul’un içindeki geniş arazilere yayılmış askeri kışlalar, çok uzun yıllardır Mehmetçik tarafından yemyeşil hale getirmiştir. Ancak kanlı FETÖ kalkışması sonunda bunların çoğuna bildiğimiz kadarıyla el konulmuştu. Bu çok değerli askeri kışlaların arazileri (Maltepe, Hasdal, Ayazağa, Maslak, Zekeriya Köy, Esenler, Davut Paşa, Tuzla, Harbiye, Heybeliada, Kuleli vs…) hem yüksek binalara hem de beton ve asfalta boğulmuş bölgeler için oksijen deposu olmaları hem ülke savunması için hem doğal afetlerle mücadele nedeniyle hem de o zamanki askeri birliklere yeterli eğitim alanları sunması açılarından kısacası birçok yönden hayati öneme sahipti.

Farkındalığı az kesimin “Yahu şu askerler de hep yemyeşil yerleri kapatıyorlar!” çığlıklarıyla, heveslenen rantçılar o arazilere ciddi ciddi sürekli göz koyarlardı. Onların o bölgeleri peş peşe gelen nesillerin gayretleriyle, fedakâr çabalarla nasıl güçlükle yemyeşil hale getirdiklerinden de pek haberleri olmazdı…

İşte buraların çoğuna, yukarıda bahsedilen şu geçtiğimiz berbat kanlı süreçte sanki “Bundan böyle şehirlerde kolay darbe yapamasınlar!” diye ani bir kararla el konularak, kıtaların birçoğu bilinen kadarıyla apar topar şehirlerden dışarıya çıkartıldı.

Buralarda muhtemel yeni imar rantı alanları, oto yollar, devasa AVM’ler açılması veya böyle değilse bile “siyasal rant/ oy” sağladığı da düşünülen halen “on binlerce insanın Maltepe-Samatya sahillerindeki gibi hafta sonları topluca hücum edip iç içe omuz omuza ailece dumanlı-kebaplı piknik yapacakları alanlar-parklar yaratmak vs.” gibi kurnaz uygulamalar planlanmaya başlandı. 

Aslında aşırı tutuculukları ve mahalle baskıları gibi nedenlerle mesela İstanbul’da kendi mahallelerinde bir türlü sosyalleşemeyen ama buralara gelip, hiç kimselerce tanınmadan deniz kıyılarında özgürleşmeye çalışan genci yaşlısı yüz binlerce insanın toplanma alanları olmuştu çoğu yerler. Ancak bu eşsiz arazilere özellikle de TOKİ’nin el koyması yani toplu konut için çok sayıda apartmanlar, AVM’ler, devasa camiler yapılması söylemleri de her tarafta uçtu durdu bir dönem… Biraz sorup soruşturulunca halen var olduğu da kolayca anlaşılıyor bu tür söylemlerin. O büyük arazili yemyeşil kışla bölgelerinin etrafında yaşayan vatandaşların çoğu, bölgenin akciğerlerinin ani bir kararla yok edilmesinin ürküntüsü içinde birçok bölgede huzursuz bekleyiş içindeler…

Ancak sahillerdeki piknik bölgeleri her taraf doldurulmuş toprak. Sahil şeritlerini (Özal döneminden başlayarak) bol bol doldurup piknik park alanı yapıyorlar, barışta sorun yok… Ama depremde mağdur olacak halkın önemli bir bölümünün de deprem toplanma alanları şeklinde oralara da koşacağını sanıyorlar. Üstelik ulaşım güçlü olsun diye sahillere bol bol şerit yolları dayadılar. Şiddetli bir deprem sonrası olası bir tsunamiyi de böylece bilerek bilmeyerek hafife almış oluyorlar. Peki bu endişeli görüş sizce çok mu gerçek dışı?

Marmara depremi esnasında sular altında kalan o toprak doldurulmuş park ve tesisleriyle büyük şok yaratan “Değirmendere felaketini” ise herkes galiba çoktan unuttu. Ama biz buradan tekrar hatırlatıyor ve “Deniz kendisinden alınanı geri alıyor!” bilimsel kuralını unutulmamalı diyoruz. En azından bu yeşil bölgelerin güçlendirilmesi mümkün müdür, araştırılmasını etütlerinin hızla yapılmasını ve veya halka duyurulmasını öneriyoruz…

Oysa o göz dikilen kışla alanlarında yıllardır konuşlanan birlikler mesela bir harp durumunda ya da doğal afet durumlarında zaten kriz artarken bir yerlere göreve gideceklerinden, ya da bir büyük afet/ deprem olduğunda o semtteki büyük halk kitleleri için her türlü iskân barınma için her türlü hijyenik tesisleriyle de yaşam alanları olarak kullanılabilecek yerler olduklarından, mükemmel denilebilecek derecede depreme hazırlık ve güvenli sığınma arazileriydi. Mesela iyi bildiğim Kartal Maltepe’deki araziyi ele alalım. Deprem olduğunda güçlendirilmiş binalarıyla Mehmetçik orada, az bir takviye ile on- on beş bin kişilik mağdur halkı ağırlayabilirdi. Oradaki birlikler zırhlı araçlarıyla çıkıp etraftaki bina enkazlarıyla boğuşan biçare halkın yardımlarına da rahatça koşabilirdi. Oysa şimdi oralara askerlerin gelebilmesi ne yazık ki ilk saniyeden itibaren tıkanacağı aşikâr olan yolların açılma durumuna bağlı… Bekle dur ki bölgenize o korkunç hengamede meşhur AFAD’dan birkaç tim gelsin; ancak gelir mi gelmez mi, gelirse ne zaman gelir, hep tartışma konusu… 

Bu boşaltılmış/ boşaltılacak kritik askeri yerler belki de ranta veya halka hoş görünmeye değil de bu deprem maksatlarına da yöneltilebilecektir, şu an biz varsa bunu pek bilemiyoruz… Bu çok önemli ve hayati nedenlerle de aynı kaygılarla ülkeyi yönetenlere bu “kışlaların boşaltılması kararlarının” tekrar değerlendirerek kararlarını gözden geçirmelerini öneriyoruz; zira deprem toplanma alanları mesela özellikle de nüfusu “milyonluk Suriyeli sığınmacılar hariç” neredeyse 20 milyona ulaşan İstanbul’ da bizce de yok denecek kadar az kalmış durumdadır

İşte buraları bölgenin akciğerleri olmak düşüncesiyle bile boş bırakılsa, tabi afet-gerçek savaş bombardımanlarına karşı emniyetli toplanma alanlarının yaratılması maksatlarıyla bile rezerve edilse, iskana açılmasa çok uygun olur. Ayrıca o önceki yazılarımızda yeterince vurguladığımız maazallah bir mega deprem olup da her taraf yıkılıp yollar müdahalelere tıkanırsa, o bölgelere haftalarca hiçbir askeri birlik de yardım için kolay kolay ulaşamaz. Bunları acaba düşünen, uyaran, bugünden bütçe ayırıp gereken tedbirler alan, senaryolarla depremleri modelleyen ve deprem sonrasını daha bugünden deneyen devlet kurumları var mıdır bugün? İnsanlarımıza hakikaten çok yazık olabilir…

Şanlı ordu/ Asker/ Mehmetçik büyük bir deprem felaketi olması halinde, helikopterleriyle, her türlü uçaklarıyla, karadan havadan denizden kullanabileceği stratejik ulaştırma gücüyle, çok büyük miktardaki modern araç ve gereçleriyle, kullanılabilir her iki yakadaki sahillere göre hızla oluşturulacak “mobil hastane gemileriyle-çevik deniz yolu tahliyesiyle” (mesela 1854-55’ deki Kırım savaşında bu tür imkanımızın oralarda olmaması nedeniyle çok askerimiz yaralanmalardan, her türlü hastalıktan bakımsızlıktan yok yere toprak oldu. Acaba duyan bilen yakın tarihten ders alan ilgili var mı?) Bu denizcilik tedbiri bize göre olası bir deprem felaketi bölgesinde büyük esneklik sağlar ve çok canlar kurtarabilir…

Yani olası büyük bir depremde: bu gün itibarıyla artık “iki başlı yönetilen (MSB ve İçişleri Bakanlıkları)” Deniz Kuvvetlerine ve de Sahil Güvenlik Komutanlığına ait, sahiller arası hızlı ambulans bot-motorlarıyla-çok sayıda deniz çıkarma/ lojistik yük taşıma kapasiteli araçlarıyla; enkaz kaldırma özel iş makinası ve araç-gereçleriyle; “eğer arazide boşluklar bulabilirse” mega çadır kentler kurabilecek barındırma, ekmek-yemek yedirme- ısıtma- temiz su içirtme- seyyar banyo ve çamaşır yıkatma-hela üniteleri kurma kapasitesiyle; geniş bölgelerde ve üstelik iki kıta arası da dahil her türlü tahliye, emniyet ve asayiş sağlama gücü olan Kara Kuvvetleri ve Jandarmasıyla; çok büyük hasar tespiti-keşif vs. imkanları ve yangın söndürme kapasiteleri olan Hava Kuvvetleriyle[2]; eğer tekrar geri adım atılıp kurulursa hiç değilse tam donanımlı GATA askeri seyyar cerrahi hastaneleriyle; ilk yardım hasta ve yaralı “mekik usulü” ambulans askeri tahliye sistemiyle; 25 bin kişilik toplu mezar kaydı ve hazırlanması kapasiteli ölü toplama-tahliye sistemlerine sahip ordu mezar kayıt takımlarıyla; hudutlar hariç yarım milyon civarındaki çoğu vasıflı, kazma kürek tutan ve pazılı genç insan (iş gücü-işçi) kapasitesiyle; her koşulda ve her tarafla irtibatı sağlayacak portatif telli-telsiz-internet muhabere teknik sistemleri kurma kapasiteleriyle; ülkeyi ve oralarda o anda çok perişan halde bulunması olası “deprem (doğal afet) mağduru” durumdaki biçare insanları, gerçek anlamda imdadına yetişip düze çıkartıp kurtarabilecek, eğer yetki verilirse (Sıkıyönetim/ OHAL) her yönüyle yaşamları o ilk zamanlardan itibaren paniğe fırsat vermeyip koruyup kollayacak, kurumları bir araya getirip imkanları koordine edebilecek ülkedeki yegane ve tek büyük güç Ordudur/ Askerdir/ Mehmetçiktir, Cumhuriyet Ordusudur ...

Ama bütün bunların farkında olmak demek; orduyu uzun ve orta vadede tabi afetlerle mücadelede tam ve etkin kullanabilmek için yapılmış o “tepkisel değişimlerle” gelen emir komuta birliğinin bozulması gibi hatalardan henüz daha yol yakınken ve de acilen dönmek suretiyle, barıştan itibaren idari-siyasi komplekslere kapılmadan gerçekçi analizler yaparak, olası bir deprem öncesi ve sonrasına hazırlık için yeterli ve özel acil ödenekler/ bütçe ayırılması da dahil kendini acilen bu konuya adayarak özellikle de belediyeleri ve özel sektörü de işin içine daha da sokarak müştereken çalışıp çabalamak şarttır.

Askerin/ Ordunun; “sivil siyasetin emrinde olmak koşuluyla” mesela bütün kuvvetlerin (Jandarma ve Sahil Güvenlik de dahil) Genelkurmay Başkanı’nın emrinde, ancak kendisinin de her yönden Milli Savunma Bakanına bağlı olarak yeniden yapılandırılması sadece olası deprem felaketlerinde değil, beklenmedik ciddi bir sıcak savaşta da hele şu son oluşan güvenlik koşullarında “yaşamsal önem taşıyan” emir-komuta birliği prensibinin dayattığı bir zorunluluktur.

İlaveten, olası büyük afet durumları (Çernobil örneği ani nükleer kazalar ve hızla yaklaşan radyoaktif serpintiler, büyük yıkımlı sel-seylaplar, mega deprem felaketleri, yaygın bulaşıcı ve önlenemeyen tecrit gerektirebilecek ani biyolojik salgınlar vs…) için de şimdiden şeffaf afetten korunma kamu ihtimalat planları hazırlanıp bunlara halkı da katarak onları (okullar kamu kurumları fabrikalar ve muhtarlıklar dahil) bu fiili uygulamalara ortak ederek, kağıt üzerine yazılanları sahada fiili tatbikatlarla denemek, insanları bu doğrultuda “yakın tarihten ve geçmişte olanlardan alınan dersleri” de içine alacak şekilde okullarda, kamu/ özel sektörde medyada, kışlalarda adeta bir “seferberlik ilan ederek”, her yerde bilinçlendirmek ve pratik anlamda eğitmek bizce “sivil savunma faaliyetleri” açısından da çok yaşamsal konulardır.

Afet konularında ve önlemlerinde “Cumhuriyet Ordusunun rolünün ciddiyetini” eğer hala anlayamayan varsa da bizce önce bu yazı dizisini “tekrar tekrar” okusunlar, diyoruz. Yazıda altı çizilen her açık yürekli öz eleştiri, fikir veya öneriyi analiz edip varsa yanlış bulduklarını atıp, kapsamını “sürekli gelişim” mantığıyla zenginleştirip, hiç değilse kalan konuları ciddiye alsınlar. Ama yine de anlamayan kalıyorsa, çaresiz “Sivri sinek saz!” diyerek sözümüzü de burada bitirelim…

Evet işte peş peşe üç bölümden oluşan bizim sözümüz de kentsel dönüşüm uygulamaları için söyleyeceğimiz birkaç ufak söz hariç şimdilik bitti; artık Godot’ yu, yani bir başka büyük depremi “aynı tas aynı hamam” misali ulusça pek de ciddi bir şeyler yapmadan oyalanarak  beklemeye devam mı edelim, yoksa işi ciddiye alıp hızla gerçekçi tedbirler mi alalım?

İşte asıl soru bizce budur…  (Dördüncü ve Son Bölümle devam edecek)

 

- İlk bölüm için bakınız; 17Ağustos 2020; Cumhuriyet ordusu, deprem ve 'Godot'yu beklerken- 1)

- İkinci bölüm için bakınız;19 Ağustos 2020; Deprem, AFAD, Cumhuriyet Ordusu ve “Godot’yu beklerken- 2

 

 

 

 

 

[1] Samuel Backett’in ünlü ve sıra dışı bu eseri; bir bekleyişe kapılan, kurtulma ümidi ile ayakta kalmaya ve varoluşlarını sürdürmeye gayret eden insanların (Estragon ve Viladimir), hiçbir şey yapamadan kurtulmayı beklemeleri ve ne olduğunu dahi bilmedikleri Godot adında bir “kimsenin veya şeyin” kendilerini kurtarması için beklemelerini konu alan bir oyundur.

[2] 1999 Marmara depreminde çok tehlikeli ve ani oluşan İzmit TÜPRAŞ yangını, ancak Hava Kuvvetlerince müdahale edilerek kontrol altına alınabilmişti.