Daha önce burada “Türkiye’nin şanlı ordusuna uzun yıllardır geçmişe kıyasen çok daha fazla sayıda cephelerde fiili görevler verdiğini, böylece de asli gücünü bize göre fazlaca dağıtmak zorunda kaldığını” birkaç kez yazmıştık ("Tıklayınız", 15 Temmuz 2020: Şanlı ordu aynı anda '25 farklı cephede' birden çarpışırsa). Bu sancılı ve uzun süreçte ülke, “şehit kanı” pahasına bütün varlığını ortaya koyarak kazandığı her türlü kıt kaynaklarını, uygulanan beklenmedik farklı politikalar uğruna sonuna kadar kullanarak tüketmek zorunda kalıyor. Neredeyse her tarafımız cephe, hatta binlerce kilometre uzaklarda bile bazı açılmış cephelerimiz var…

Çok yönlü yorulmakta olan ülkemiz, zaten tarihi önemdeki jeopolitik konumu gereği ve üstelik İngiltere, Fransa, Çin, Rusya, ABD ve AB gibi uluslararası hegemonyanın baş aktörlerinin bu bölgeye olan özel ilgileri nedeniyle, ardı arkası kesilmeyen beklenmedik krizlerle karşı karşıya kalmaya devam ediyor. Üstelik bütün bunlar, dünya çapında ağır sonuçlarla seyreden bir pandeminin içinde oluyor.

Evet, söz konusu bu hegemonya düzeni hızla değişen çok boyutlu tehdit/ risk algılamaları, nüfus artışı, ekonomik sıkıntıların neden olduğu hayat pahalılığı ve bunun sunucu olarak önlenemeyen yoksulluk, kontrolsüz büyük çaplı iç-dış göçler, çevre sorunları, milli eğitimde oluşan iki başlı sistemden kaynaklanan çağdaş ülkelerle olan eğitim düzeyi aralığının giderek açılması, ülkenin nüfus dengelerini sosyal yaşamını refah düzeyini ve kadim kültürünü bizce alt üst ediyor. Alınmaya çalışılan tüm palyatif tedbirlere rağmen zor günlerin gelmekte olduğu  da hissediliyor.

Diğer yandan, baş döndürücü teknolojik gelişmelerle sosyal medyanın yaygın kullanımı sayesinde tüm dünyada ve ülkemizde bilgi artık çok daha hızlı akıyor-yaygınlaşıyor. Dolayısıyla bu risk ve tehlikeler karşısındaki “bireysel ve toplumsal farkındalık” çoğu gençlerin, kadınların ve de bazı aktif sivil toplum kuruluşların (STK) varlıkları sayesinde hem artıyor hem de evrensel düzeydeki iletişimi güçlendiriyor. Böylelikle dünyada ve ülkemizdeki sorgulayan insan sayısı, “hala bu çağda bir grup direneni olsa da” hayatın doğal akışı gereği hızla artıyor…

İşte bu değerli duruma günümüzde siyaseten kızmak, olumsuz tepki göstermek ya da bu yöndeki sürekli gelişimi önlemeye çalışmak bizce boşuna gayret olur. Bu tür sabit fikirli davranışlar ülkemiz Anayasa’sındaki değişmez-değiştirilemez o ilk dört maddesinde belirlenen sadece “çağdaş Cumhuriyet  değerlerine” karşı olmak değil, on binlerce yıldır gelişmeye çabalayan, içinde bulunduğumuz evrensel “çağdaş uygarlığa” da karşı durmak anlamına geliyor.

Anayasa’da yer alan demokrasi, güçler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, demokratik hak ve özgürlükler, insan hakları, gelir dağılımı adaleti/ sosyal devlet gibi gelişmiş ülkelerde sıkça kullanılan çağdaş kavramlar, bizce hangi siyasi zihniyet iktidarda olursa olsun ülkemizde geriye değil tam aksine ileriye doğru götürülmelidir. “Öncelik insandadır ve onun özgürlüğündedir, refahındadır” diyen, sürekli gelişimi hedefleyen akılcı-barışçı bir çağdaş yönetim anlayışına, yeryüzünde her yerde bugün belki de bütün zamanlardandakinden çok daha fazla ihtiyaç vardır.

Buna karşın mesela varlıklı ile yoksul insan/toplum/ülke farklarının arasının giderek açılması nedeniyle gelir dağılımı adaletsizliğinin günümüzde ülkemizde de zirve yapması, bunun karşısında eğitimde ve temel ihtiyaç maddelerinin/ hizmetlerinin temininde fırsat eşitliğinin hızla azalarak ters orantıyla dip yapması, demokratik fakındalığı olan çoğu yurttaşları kaçınılmaz olarak mıknatıs gibi ve hızla akılcı bir değişime, yepyeni çağdaş beklentilere, demokratik arayışlara ve kalıcı barışa doğru çekiyor. Zaten aklı başında olan insanoğlu için en güzel ilaç, umut değil midir?

Diğer taraftan Türkiye ve benzeri ülkelerde küreselleşmenin doğal kanunları gereği temel tüketici mal ve hizmet beklentilerinin fiyatlarının aşırı artması ile cehaletin ve israfın bir türlü önlenememesi, hele sinsi ilerleyen pandeminin de etkisiyle mevcut  sıkıntıları iyice büyütüyor. İşte bunun doğal sonucu olarak son zamanlarda ortaya çıkan uluslararası krizler, terörizm, etnik-dini kültürel çatışmalar, üstüne üstlük küresel ısınmanın-doğal afetlerin artması ve hele nüfus patlaması sonucu artan açlık-kıtlık tehlikesi gibi kritik olasılıklar mevcut “klasik ulusal güvenlik planlamalarını” çok daha karmaşık hale getiriyor. Yeni usullere, çalışmalara ihtiyaç var.

Bununla beraber, güzelim dünyamızı ya da uluslararası sistemi her daim ve sadece “çıkar çatışması içindeki kaotik bir ortam” şeklinde tek yönlü “klasik realist paradigma” üzerinden gören; bunun için insan odaklılıktan uzaklaşıp “sürekli kaba güç geliştirip” fırsatında ise şiddetle bunu çıkarları doğrultusunda kullanmak yanlısı olan; birbirlerini tehdit etmekten başka bir akılcı yöntem bilmeyen; özellikle de dünyadaki genç tabanda oluşan demokratik değişimin ve de bireysel özgürlük açlığının farkına varamayan öngörüsüz ve hegemon dünya liderleri ve bağımlıları yüzünden işin içinden çıkmak da gerçekten çok zorlaşıyor. Neyse ki son on yılda mega patlama yapan teknoloji, geometrik dizi hızıyla gelişip, bağlısı olan her türlü dünya siyasi sosyal ekonomik sistemlerini de sürekli “değişime” zorluyor. Buna “uluslararası güvenlik sistemi” de dahil…

Türkiye’nin de içerisinde bulunduğu ve geçmişten bugüne uzanan genel durum, iç ve dış gelişmeler dikkate alındığında, çoğu ülkelerdeki bazı platformlarda her ne kadar bunlar için ‘demokrasinin gelişmesine yönelik iç sancılar’ diye zaman zaman saçma sapan vurgular yapılsa da, aslında neredeyse yarım asırdan fazla bir süredir o bildik soğuk savaş dönemi son bulsa da, ulusal/ uluslararası güvenlik sistemlerinin “demokratik çağdaş değerler” doğrultusunda bir türlü etkinleştirilemediği görülüyor. Kuşkusuz bu durum sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildir; ülkelerin irili ufaklı büyük çoğunluğu ulusal güvenlik sistemlerinde de çok sancılı ve ön görülemeyen şok değişimler/ olaylar yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Mesela en son olarak geçen Ocak ayında, yeryüzünün kontrolü yani “Pax Americana”nın peşinde koşan ABD’nde ve Senato’sunda olup bitenleri hep birlikte yaşadık gördük; boynuzlu postlu ve baltalı birileri ABD Senato binasını silahlarla bastılar, öldürdüler, kırıp döktüler, işgal ettiler…

Bize göre eğer bir hegemon dünya devleti değilseniz, ama bir anda onunla komşu olmuşsanız ve de dolayısıyla geleceğin nasıl şekilleneceği tarafınızdan bilinemiyorsa, özellikle de bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için ulusal güvenlik çalışmalarında tıpkı “Farklı paradigmaların/ uluslararası ilişkiler teorilerinin” sorunları anlamada araç olarak kullanılmasındaki gibi “Kurgulanmış olası senaryolarla” da ulusal güvenliğin zenginleştirilmesi gerekir. Ülkemizin Ulusal Güvenlik sistemi (MGK sistemi) aslında siyasi tercihler nedeniyle iyileştirme denilerek epeyce değiştirildi (2018). Ama günümüzde eskisinden de kapalı hiç de saydam olmayan bir sistemin içinde yaşıyoruz… Bu önemli konuyu daha önce bu köşede genel hatlarıyla kaleme aldığımız için tekrarlamayacağız ("Tıklayınız", 8 Haziran 2018, Halkla Paylaşılan Şeffaf Ulusal Güvenlik Stratejileri ). Ancak “senaryo kullanımı” için biraz daha detaya odaklanacağız…  

Senaryo kurgulamak; aslında bir metot olmayıp birçok metodun bir ürünü ve bunların bir araya gelmesinden oluşur. Stratejik düşüncenin önde gelen isimlerinden Kahn senaryoyu (1) “Gayri resmi süreçlere ve karar noktalarına odaklanmaya dikkat çekmek için tahmine dayalı olarak inşa edilen sıralanmış ve tasarlanan olaylar bütünüdür. Senaryolar; kurgulanan durumun adım adım nasıl gerçekleşebileceği ve her aktör için söz konusu her adımda süreçleri ‘sağlayan, yönünü değiştiren veya bunları önleyen’ hangi olasılıkların bulunduğu şeklindeki iki soruya cevap verirler" şeklinde özetlemiştir. Kahn, senaryolar için aynı kaynakta ayrıca; “Senaryolar eninde sonunda gelecekle ilgili uzmanların yapacağı muhakemelerine, bunların ilintilendirilme derecelerine ve bunların yaratıcılıklarına bağlıdır... Biz geleceği öngöremeyiz. Ancak bir seri varsayıma ve tahmine dayalı olarak havada duran şekilsiz bilinmezliği ele alıp, varsayılan somutla sonraki ortamı ortaya koyabiliriz... Senaryolar planlama için esnek araçlardır... Senaryoların kullanılması sayesinde planlar ve stratejiler makul koşullar oluşturularak denenmiş olur.... Senaryonun etkinliği onu yazanlarının yaratıcılığına bağlı olmakla beraber o senaryoları yazanların menfaatlerine hizmet etme riski, keyfilik, ve daha sonra bu bazıları uygun olmayan senaryolara dayalı olarak plan hazırlama yoluyla kaynak israfına da neden olabilir. Senaryolar gelecek kurgucularına (Futuristlere) ‘kendin pişir kendin ye!’ türü fırsatlar da sağlayabilirler… Senaryoların inandırıcılığı hazırlayanların inandırıcılığına bağlıdır. Mesela küçük düşünürler küçük senaryolar hazırlarlar. Bu nedenle hazırlayanların kalitesi özel önem arz eder….” şeklinde çok yerinde ve haklı uyarılar yapmaktadır.

Söz konusu yaratıcı senaryolar ise bize göre de, konuya etki eden çok fazla değişkenin bulunması ve sürprizlerin her daim devam edebilmesi nedeniyle, “kehanete” veya “reyting odaklı komplo teorilerine” odaklanmaya değil de daha ziyade ülke ulusal güvenlik planlamalarının “zenginleştirilmesine” ve de çok boyutluluk kazandırılmasına yarayan, ülke için yaşamsal ön almayı sağlayan önemli ulusal güvenlik araçlarıdır. İstendiğinde çok fazla sayıda da senaryo üretilebilir. Ama durum böyle olunca da sonu yoktur, yararsızlaşabilir. Bazı uzmanlara göre de dinamik olmak kaydıyla mesela “on adet öncelikli senaryonun, ülke ulusal güvenlik çalışmaları için yeterli bir sayı olduğu söylenmektedir. Konunun uzmanlarından Krepinevich daha on iki yıl öncesinden kaleme aldığı bir kitabında (2) senaryolarla bilinmezlik, riskler ve restgelelik arasında da ilinti kurmakta ve planlayıcıların işini kolaylaştırmasını beklediği ABD için kurguladığı toplam sekiz adet senaryosunda; Pakistan’ın çöküşü (32 s.), Amerika’ya teröristlerin nükleer bombalarla taarruzları (32 s.), Dünya çapında amansız bir salgın hastalık (34 s.), Tüm Arap ülkelerinde etnik savaşların patlak vermesi sırasında İran’ın İsrail’e önce uzun menzilli balistik füzelerle sonra da nükleer taaruzu (Armageddon) ihtimali (44 s.), Çin’in genel genişlemesi ve büyük ordusuyla bölgede ve ABD’ye tehdit haline dönüşmesi (49 s.), Küresel ekonomik savaş (35 s.), Irak içi etnik ağırlıklı başlayan bir savaşa Tükiye’nin müdahalesi ve İran’ın da savaşa katılımı (38 s.), Afganistan’da etnik çatışmaları müteakip halkın kaybedilmesiyle müteffiklerin buradan çekilmeleri nedeniyle ABD’nin yanlız kalması ve buna Çin Rusya Hindistan ve Pakistan gibi civar ülkelerin reaksiyonları (36 s.), gibi bugün bazıları az farklılıklarla gerçekleşmiş olan konuları önceden “taslak senaryolarla” bilgiye-verilere dayalı olarak ortaya koymuştur. İşte bunun yönetim bilimindeki adı kehanet değil “stratejik öngörüdür”.

Akademik dünyadaki dinamik gelişmeleri takip etmeyen bazı okurlardan buna “Aslında bu kitapla beraber bir algı yaratılmış ve bu bir hegomonya planıydı, uygulandı!” diyenler de çıkabilir… Ama bize göre öyle olsa bile bu hiç bir şeyi değiştirmez. Zira eğer birileri dünyayı şekillendirip değiştiriyorsa, o gidişata kendini bırakmaktansa ön görüp hazırlıklı olmak (Vizyonerlik), olası ise o akışı değiştirmek, ya da güç birliği yapıp zamanında önlemek için yeterince akıl ve alın teri dökmek, bizim gibi ülkeler için en ekonomik ve akılcı yaklaşım olabilir.  Dolayısıyla bu herbiri mesela 30-40 sayfayı pek aşmayan, bir çoğu bugünle de ilintilendirilebilecek, mümkün olduğunca geleceği öngörebilen, yaratıcı, akılcı, akıcı ve inandırıcı senaryolar ile en azından, kriz yönetimi ve/ veya bilgisayar destekli gerçekçi tatbikatlarla, sistemlere geri besleme yapılmasına yönelik bir eğitim-test platformu oluşturulması sağlanabilir. Yani, ulusal güvenliğe yönelik bu tür olası yaratıcı senaryolar, doğru kurgulandığı taktirde savaş veya bir felaket oluşmadan önce gereken tedbir ya da yeteneklerin geliştirilmesini sağlayabilir. Bu tür bir ekonomik-pratik aracın gerçek krizi, savaşı veya felaketi yaşayarak ders almaya kıyasen, kuşkusuz çok daha daha rasyonel olacağı aşikardır.

Ayrıca senaryoların bu şekilde önceden tasarlanmış olmalarının yanı sıra, günümüzde uygun yazılım programlarından yararlanarak olaylara dayalı maliyetsiz, dinamik, esnek, kolay ve mükemmel “bilinmezlik ortamları” yaratılabilir. Mesela ülkemizde yapay zekadan da yararlanarak gelecekte geri besleme yapacak “iki taraflı düşünen olası senaryolar” dahi ortaya konabilir. Böylece çalışmalarda yeterince ön alınarak ülkenin; tüm milli güç unsurlarının hazırlık durumlarının olası yaratıcı senaryolar üzerinden ön yargısız ve gerçekçi sorgulanması suretiyle olası risk ve krizlere karşı planlamaların önceden hazır hale getirilmesi de sağlanmış olur. Ülkemiz için olası senaryoları burada bu yazıda tümüyle sıralamak kuşkusuz ayrı bir yazı konusudur. Ama durumu biraz olsun açıklayabilmek için son olarak ülkemize yönelik bazıları herkezce zaten bilinen irili ufaklı bir kaç örnek senaryo taslağı vermekle yetinelim ...

Örneğin, Doğu sınırımıza 30 kilometre mesafede bulunan oldukça eski teknolojiyle inşa edildiği iyi bilinen Ermenistan nükleer reaktöründe bir kaza sonucu radyasyon sızıntısının kontrolden çıkması; Ülkede büyük şehirlerden birinde yıkıcı bir mega deprem/tsunami; Uzun süreli bölgesel bir mega orman yangını/sel felaketi; Bölgemizde çok aşırı kuraklık ve sonucu büyük kıtlık; güneş taç küre kütle atımı sonucu bölgemizdeki tüm uydu/ elektrik/ elektronik sistemlerin çökmesi; Ülkemize-bölgemize-denizlerimize yönelen bir gök taşı felaketi; Daha ölümcül sonuçlu bir başka pandemi; Küçük büyük baş ve veya kanatlı hayvan ölümcül pandemisi; Dışarıdan destekli tarruza geçen (İdlip odaklı) Suriye ordusu etkisiyle ülkemize doğru kaçan 2-3 milyonluk bir mega göç dalgasının daha oluşması; Bu tehlikeyle ya da bu durum oluşmadan benzer bir silahlı güç baskısıyla Suriye’deki on binlerce silahlıdan oluşan radikal dinci/ ırkçı terör örgütlerinin bir anda Türkiye sınırlarından sızarak içeriye girmesi ve nüfus çoğunluğu şu sıralar Araplara geçen o bölgelerimizi (turuncu devrimler gibi) karıştırmaları; Dışarıdan destekli başı dönmüş Yunanistan’ın bir adamıza daha sessizce el atması ve veya karasularını 12 mile çıkartması; Rusya-Ukrayna sıcak catışmasının/savaşının çıkması ve veya bu sırada duruma göre Lozan/ Montrö’nün tartışmaya açılması; Beklenmedik bir bölgesel nükleer savaş ve öncesinde/ içinde Türkiye vs.… Bu örnekler kuşkusuz daha da çoğaltılabilir.  

İşte bunların uzmanlar tarafından gerçekçi senaryolar haline getirilip yeterince önceden ortaya konması-oynanması, kamuoyunun da bu tartışmalara azami katılımının sağlanması, mevcut “ulusal güvenlik hazırlık sistemine” gerçekçi geri besleme sağlayabilir. Aslında bu yaşamsal sorumluluğu eskiden askerlerin katkısıyla zaten valilikler üstlenirdi (büyük yangın, mega deprem, mega sel tatbikatları vs.). Ancak geleneksel sistem “vesayet endişesiyle” ve de o acımasız kumpaslar sürecinde neredeyse tümüyle değiştirildi.

Eğer bütün yukarıdaki söz konusu tedbirler, taslak senaryolar, planlar ülkemizde varsa, üzerinde çalışılıyorsa ne ala; ama ya yoksa? Kamuoyunun bunları bilmesi, bizce hakkıdır. Neo-liberal iddia taşıyanların bir kısmı da, “Güvenlikçi politikalar bunlar!” diye yapılan o tüm fedakarlıkları sürekli hakir görüp, yaygaralar kopartarak toplumun en azından bir kesiminde “ulusal güvenlik karşıtı” suni bir algı yarattılar. Ama sonuç olarak biz buradan demokratik bir aydın sorumluluğu ile geçmişte her ne olup bitse de, önce en azından “ulusal güvenlik odaklı, olası senaryolu şeffaf kriz tatbikatları yapılmasını, böylece olası krizlere karşı ülkece ve toplum olarak şimdiden çok daha iyi hazırlanılmasını” önerelim. İşi yine kadere bırakmayalım.

Dipnotlar: (1) J.H.Stewart, 1987, s. 76 (Alıntıyı yapan) 

(2) Andrew F. Krepinevich, “Seven Deadly Scenarios”, 2010, s. 19