Bugün de; ilk bölümde bahsettiğimiz o temel soruların ve de genel değerlendirmemizin ışığında (Bakınız; 17Ağustos 2020; Cumhuriyet ordusu, deprem ve 'Godot'yu beklerken- 1) rutin konulardan ziyade, beklenmedik bir doğal afetin-depremin-hatta Çernobil örneği (Ermenistan reaktörü vb… ) bir korkunç nükleer kazanın ve de olası bir klasik sıcak savaşın o perişan edici yıkıcı-afet etkilerine karşı “Cumhuriyet Ordusunun” ülkeye nasıl daha fazla katma değer sağlayabileceği hakkında biraz daha ayrıntıya girelim, istiyoruz.

Aşağıda sıralayacağımız birkaç önemli öneri ve düşünceyi de geri besleme ve sürekli gelişim maksadıyla uzman gözüyle ve açık yüreklilikle ortaya koymak istiyoruz.

İlk önce şunu belirterek başlayalım…

“Ulusal güvenlik ile ilgili yaşamsal konularda eğer bir hata saptanmış ise ülke ve halkın çıkarları için cesurca geri adım atmak da çok değerlidir”. Yeter ki bu işlem, zamanında gerçekleştirilsin.

Tekrar ilk bölümün özünü vurgulayalım; devlet yurt içi ve dışında neredeyse üç kıtada asker bulundura dursun; bu çilekeş ülkede 1999 Marmara büyük depreminde bütün gücünü kullanarak milletinin en çok ihtiyaç duyduğu zamanda yanında ve hizmetinde olan, deprem felaketi sonrasında da bugün dahi depreme en hazırlıklı kurum, şanlı Ordumuzdur...

Deprem sonrasında ise iyi hatırlıyoruz, her garnizonda düzenli bir şekilde valiliklerin koordinatörlüğünde tüm kamu kurumlarının katılımıyla özel tatbikatlar yapılma geleneği oluşturulmuştu. Ankara Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesinde deprem sonu o korkunç etkilere karşı koyabilmek için de her türlü teknik iş makinası, gereç, araç ve uzmanlarıyla çok özel bir birlik de (özel deprem tabur) kuruluştu. Yurt sathında şu son on beş- yirmi yılda ordu teşkilatında “1999 Marmara depreminden alınan dersler” doğrultusunda ciddi ilave tedbirler alındı. Bir sürü broşür-kitap-plan-emirler yayınlandı ve yeni teknik-usul ve sistemler bu tür tatbikatlarla üstelik valiliklerin koordinatörlüğünde tüm kamu kurumlarıyla da birlikte hazırlanan doğal afet planları bizzat sahada da denenmeye başlandı.

Bu tür tatbikat faaliyetlerinde son 15 yıldır kuşkusuz en önemli ve asli rolü ve de yükü; her türlü araç gereç, bilgi- deneyim ve donanımıyla, genç ve dinamik lider kadrolarıyla, kendi kendine yeterliliğiyle, her daim sessiz sedasız Ordu üstlendi; diğer kurumlar da mülki amirlerin de koordinatörlüğünde tatbikatlara peş peşe hemen eklenmeye başladılar. Sistem uzun bir süredir aslında aynen böyle başarıyla devam ediyordu…. 

Ancak bir anda “15 Temmuz kanlı FETÖ darbesi” tuzağına düşen/ düşürülen ve kadrolarındaki temizliği hala devam eden ve de daha bu işlem devam ederken beklenmedik bazı yapısal değişimlerle sarsılan ama acısını yine de belli etmemeye çırpınan şanlı Ordu acaba, şu anda bu çok önemli dediğimiz mesela doğal afetlere yönelik “toplumsal organize etme sorumluluğunu” bunca yaşamsal kritiklikteki uğraş arasında yurt sathında ne kadar yerine getirebiliyordur ki?

Zaten bütün olup bitenlere bakınca sanki durum da ortada! 

Bu tür doğal afet-deprem hazırlıklarına; bazıları şu an bile patlamaya hazır mesela Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Somali’de, Irak’ta, Libya’da, Ermenistan sınırında Bosna’da, Kosova’da, Katar’da dağda taşta, ülke semalarında-hudutlarında, PKK/ PYD peşinde, içine sızmış fırsatçı tarikatlarla mücadele etmekten acaba yeterli hazırlanma zamanı bulabiliyor mudur şanlı Ordumuz?

İşte Yunanistan ve Fransa donanmaları Türkiye’nin ilan ettiği Navtex’i hiç umursamadan Oruç Reis’in civarında müştereken deniz tatbikatı yaptılar-yapıyorlar… Her şey olabilir bize göre?

Acaba şanlı Ordumuz gücünü bir süredir “çok fazla cephelere” mi böldü? Üstelik bunları istese bile artık oralardan geri çekmek de çok zor olabilir mi? Süper güçlerin baskısı nedir acaba bu konuda? Bu iyi hesaplanamamış hassas dağınıklık durumunu Yunanistan ve Fransa (AB…vs.) gibi malum destekleyicileri sırtlan misali “bir fırsat ya da zafiyet”  olarak değerlendirmiş olabilirler mi (Bakınız:15 Temmuz 2020, Şanlı ordu aynı anda '25 farklı cephede' birden çarpışırsa )?

Peki mevcut kurmay kadroları şu an nitelik ve nicelik olarak acaba hem bu beka sorunlarıyla uğraşırken hem de aynı anda bu büyük afet türü (mega deprem) risklere karşı genç kadrolarıyla eskisi kadar hazırlıklı mıdır sizce? Orduya yeni alınan sözleşmeli subay ve astsubayların mevcut deneyim-bilgi-beceri düzeyleri acaba hangi seviyede?

Onları Askeri Liselerdeki çocukluk döneminde daha 14 yaşından itibaren o eşsiz “uzun vadeli silah arkadaşlığı ruhuyla” yetiştiren, geleneksel ve ortak bir askeri eğitim sistemi de kalmadı ki artık…

Ne yazık ki bütün bunları ve vazifeye yönelik etkilerini bizim siviller olarak dışarıdan görmemiz gerçekten mümkün değil. Zira iyice içine kapanmak zorunda kalan Asker/ şanlı Ordu tıpkı yaralı bir Arslan gibi bir yandan her tarafta ağır operasyonel vazifelerini hiç taviz vermeden fedakârca ifa ederken, çok hazırlıksız olarak yakalandığı o “yeni bir anlayışla yepyeni bir ordu yaratmak/ reform (!)” denilen bu geleneksel ordunun gerçeklerini tam anlamıyla bilmeyenlerin veya bir sebeple etki altında kalanların aşırı zorladığı “şaşırtıcı değişikliklerle” baş etmeye ve de acı veren-kanayan yaralarını sürekli sarmaya çalışıyor.

Evet 1999 Marmara Depremi sonrasında “OHAL veya sıkı yönetim” ilan edilmemişti. Böyle benzeri bir felaket sonrasında maazallah yaşanırsa, sanki bugün de benzeri kararlar verilebilir. İşte biz biraz bundan endişeleniyoruz… 1999’daki gibi benzer durumlarda aynı hataların bir daha yapılmaması, tarihin tekerrür etmemesi için yazıyoruz bu satırları. “Her şeyi ille de siviller yönetsin! Vesayet kalksın!” yaklaşımı nedeniyle, yönetimlerin insanların hayatlarıyla ilgili olan asıl konuyu gözden kaçırarak, insanları bir daha yine benzeri acılara sokmaya neden olabilir, kanaatini taşıyoruz.

Eğer şiddetli bir deprem vs. olursa öylesine korkunç bir anda zaten bu kritik konunun “askeri-sivili demokrasisi” vs. de olamaz! Her taraf maazallah can pazarı olur! Olası bütün güç kullanılır…

Bu konuya “Çok ciddi siyaset üstü müşterek bir memleket meselesi” gözüyle bakmakta bizce fayda vardır. Bizim gibi deprem kuşağında yer alan ülkelerde mevcut siyasi parti programlarında bu tür konular detaylı olarak yer almalı ve nelerin neden nasıl yapılacağı üstelik somut projelerle ortaya konmalı ve de bilinçli seçmen tarafından bu konular özel olarak aranmalıdır… 

Sadece büyük kaoslara neden olabilecek felaketler için “OHAL-Sıkıyönetim ilanı gerekir” dedik ama biz de “gerçek demokrasinin” aşığıyız … Bir kaçınılmaz zorunluluk doğmazsa eğer, tabi ki “ne gereği olabilir ki OHAL’in ya da Sıkıyönetim’in? Bakış açımız budur …

Marmara depremi gibi 40 binden fazla insanın hayatlarını kaybettiği büyük yıkımlara-hasarlara neden olan yine çok büyük bir deprem daha olursa eğer, siz de barıştan itibaren ülke bünyesine uygun çağdaş ve etkin bir askeri komuta kontrol sistemini, güçlü ordunuzu emir komuta sistemleriyle araç gereç ve teknik teçhizatıyla mükemmel bir şekilde yönetebilecek şekilde eğer hala kuramamışsanız vatandaş olarak riskiniz büyüktür. Depremde yapılacak her türlü faaliyeti sahadaki de dahil defalarca fiili arazi ve plan tatbikatlarıyla deneyememişseniz ve de en önemlisi de kurum olarak ülkemize özgü böyle dev imkanlara sahip Askeriniz-Ordunuzun emir komuta sistemi siyasi mülahazalarla “iki bakanlığa bölünüp” gitmişse, aniden meydana gelebilecek bir felaketin olumsuz etkileri kuşkusuz daha da katlanabilir.

Ama eğer varsa güçlü ve sağlam bir Ordunuz, maazallah bir mega deprem haberi ile; oradaki deprem sonrası bölgesel yönetimin asli sorumluluğunu derhal, detayları önceden hazırlanmış-denenmiş, mesela ilan edilecek bölgesel bir sıkıyönetim ile hiç değilse o ilk zamanların (ilk altın saatler, ilk altın üç gün, ilk haftalar, ilk aylar…) çok daha güvenli atlatılması sağlanabilir.

Zaten devasa Ordunun en büyük avantajı başka bölgelerden bir anda yüzbinleri bulan takviyelerle oraya gelebiliyor olmasıdır.

Yani hiç değilse orada doğal olarak enkaz altında kalabilecek mülki idare komuta kontrolünün ve devlet otoritesinin tam anlamıyla tesis edileceği o ana kadar; pisi pisine gereksiz yoğun can kayıplarının oluşmaması için “hızla ve tereddütsüz olarak orada sıkıyönetim ilan edilip ilk sorumluluk tereddütsüz olarak Orduya/ Askere/ Mehmetçiğe devredilmelidir” …

Ya Ankara ve dolayısıyla AFAD da beklenmedik bir büyük deprem felaketiyle karşılaşırsa? 

Mehmetçik 17 Ağustos Marmara depreminde teknik açıdan tam eğitimli olmamalarına rağmen askerliğin doğası gereği yeme içme barınma kurtarma emniyet, tababet ve hijyen odaklı her daim kendisi için yaptığı rutin işleri ve imkanlarını afet bölgelerine gelip, perişan haldeki insanımızla fedakârca paylaşmış ve çok büyük ölçüde can kurtarıcı olmuştu.

Dolayısıyla bize göre de bu yaşanmış acı tecrübenin ışığında tekrar tekrar vurgulayalım isteriz; “Bu hayati konuda depremin verdiği hasarın büyük olması halinde, hele o ilk günler, haftalar ve aylarda Mehmetçiğin/ Ordu’nun Türkiye’de bir alternatifi yoktur” … Afet-felaket yönetiminin anahtarını hızla şanlı Orduya teslim edip orasını bütün siyasi karar verici rolünüzle desteklerken aynı zamanda çok daha büyük iş olan “devlet yönetimini” sürdüreceksiniz… Felaket bölgesindeki başarı ise, bu kararı cesurca alan siyasilerin başarı hanesine yazılır zaten…  Halk da devletin gücünün ve afet yardımlarının adaletli olarak kendilerine ulaştırılmasından dolayı memnun olur. O yıkıntı haline gelebilecek perişan sokaklarda eğer şanlı Ordu daha ilk günden itibaren bütün emniyet birimlerini de emrine alarak gereken her türlü güvenlik tedbirlerini alacağı için fırsatçılara, hırsızlara, organ kaçakçılarına vs. oralarda yer olmaz. Mehmetçiğin şefkatli eli herkese hızla ulaşır…

Bununla birlikte aman yanlış anlaşılmasın; “İyi hazırlanmış bir AFAD” da ülke için gereklidir. Bu kurum ancak “küçük ölçekli” tabi afetlerle (Küçük çaplı az can kayıplı hasarlı depremler, heyelanlar, seller, yabancı ülkelere doğal afet yardımı, vb.) mücadelede uygun bir çözümdür bizce.

2009 yılında çıkarılan teşkilat kanunu ile Ankara merkezde üç önceki ilgili birimin birleştirilmesiyle kurulan söz konusu AFAD, illerde İl Özel İdareleri bünyesinde valilere bağlı Afet ve Acil Durum Müdürlükleri şeklinde 81 ilde teşkilatlanmıştır. Küçük sel, seylaplarda veya mesela 1000 insanımızı kaybettiğimiz Van depremi gibi nispeten daha az can kaybının olduğu bir afette AFAD yönetimi Orduyu/ Askeri gereksiz yere bu işlere sokmayıp, onu asli görevinde tutup STK’ların da katkılarıyla yine bu tehlikeyi en aza indirgeyebilir. Buna itirazımız olmaz…

Amaaa; “büyük ölçekli” yani çok yıkım beklenen, mesela 7.5-8 ölçeği civarlarında olabilecek büyük çaplı bir deprem felaketinde bugünkü haliyle AFAD maazallah o an eğer gelir çatarsa, bizce çok büyük bir hayal kırıklığı yaratabilir.

Ordunun böylesine bir mega deprem sonrasında oraya gelip güçlü kurmay kadrolarıyla tam anlamda irtibat ve kontrolü sağlaması ve de sistemlerini yurt sathında esneklik sağlayacak şekilde emir komuta zinciri üzerinden sistemleri kurup işletmesi en azından deprem sonrası kaosun önlenmesini sağlar. Şanlı Ordu’nun bu zaten işlettiği sistemleri belli bir süreç sonunda, krizi başarıyla yönetip her şeyi, düzene koyarak asli görevine dönmek üzere ikinci ve son aşamada AFAD’a (Mülki idareye) devretmeye hazır hale getirmesi ise bizce en uygun ve gerçekçi bir yaklaşımdır. Ama öyle ilk baştan itibaren sorumluluğu ve emir komutayı o korkunç hengamede AFAD’a toplamak şeklinde bir merkeziyetçi yöntem bize göre hiç de gerçekçi olmaz!

Aksini düşünenler için durumu birlikte tekrar canlandıralım; Mesela insanlarıyla beraber 7.5 lik bir deprem sonrası on binleri aşan çökmüş binalarıyla, tıkanmış yollarıyla, sayısız patlamalar ve de ardından gelecek yangınlarıyla, sayıları bir anda yüz binleri aşabilecek enkaz altında kalanları ölü ve kan revan içindeki yaralıları ve sağa sola panik içinde dağılan olası evsiz barksız mağdur insanlarıyla, yaralılarıyla harpte havadan bombalanmış bir şehirden farkı olmayan “muazzam bir kaos ortamlarıyla karşılaşıldığında”, şu an AFAD’ın başındaki tanımıyoruz ama o gencecik tıp doktorumuz, yurt sathındaki toplam 5500 küsur personeli ve de kendi ailelerini enkazdan çıkarmaya çalışan canının derdine düşmüş Sivil Toplum Kuruluşu (STK) gönüllü üyeleriyle koskoca “yirmi milyonluk” mega kent İstanbul’da acaba kaybolup gitmez mi?

Bu teşkilat sizce büyük doğal afet ve felaketlerde ne yapabilir ki? Üstelik bu bahsedilen rakamın hepsi o bölgeye getirilse dahi, Orduya ait sadece bir tugaya karşılık gelen işgücü-personel mevcudu kadardır. Bırakın o koskoca Marmara Bölgesini, Büyük Çekmece’den Tuzla’ya kadar sadece İstanbul’da bile bu teşkilat mensupları kaybolup gider …

“Kurumlar arasında tüm kontrol ve koordineyi sağlayacağız” diye sürekli o güzelim kriz merkezinde çırpınıp dururlar… Sonra iş döner tekrar “Hadi TSK görev başına!” denmek zorunda kalınır… Bu da çok kritik gecikmelere neden olabilir…

AFAD iyi niyetle kurulmuş olabilir, bundan şüphe etmiyoruz. Ancak “çok büyük deprem felaketinde” hele o perişan başlangıç günlerinde ve haftalarında bizce eminiz ki bu tür 3-5 bin kişilik ekipler felaketin yönetiminde “devede kulak” kalacaktır.

Oysa bugün Ordumuzda her türlü araç ve gerece sahip AFAD büyüklüğünde “yüzlerce” tugay-alay veya benzeri birlik-kışla var… Üstelik ildeki büyük bir depremde görev alacak kamu kurum personeli de o ildeki AFAD’ çılar da, hatta vali dahil lider kadrolar da göçük altında bile kalmış olabilirler…

Ayrıca bu tür durumlarda oraya “dışarıdan yönetici bulmak” zorunda kalmak her daim çok kuvvetli bir ihtimaldir… Şanlı Ordu esnekliğiyle ve eşsiz hareket yeteneğiyle işte zaten bunun için maaş almaktadır…

Derhal her taraftan plan dahilinde havadan karadan denizden taşınan konvoylarla gelir oraya, enkaz altında yakınları bulunan sağa sola koşuşturan biçare vatandaşların derhal yardımına koşar ve 24 saat içinde hele de bu konuda özel eğitimli de olursa emir komutayı, disiplini, enkaz kaldırma ve sıhhi yardım ve tedavi sistemini, lojistik destek ve dağıtım sistemini, ülke içi ve dış dünyayla irtibatları anında kurar, daha önceden planladığı vatandaşların lehine olacak öncelikli tüm faaliyetlere hızla başlar…

Gerçek durum gelecekte bu yöntem uygulanırsa bize göre, biliniz ki böyle olacaktır…

Tümenler, kolordular hatta ordular yüzbinlerce mevcutlarıyla büyük bir afetin yaşandığı bölgelere yardıma koşmadan yani “asker olaya el atmadan” oralarda en ufak bir düzen bile kurulamaz…

Bunun yönetilmesi açısından da gerçekçi olalım; Onca Kolorduları, tümenleri, orduları, koskoca Hava ve Deniz kuvvetlerini, jandarmasını ve bunların her türlü araç, iş makinesi, uçak ve gemilerini, hele sadece İstanbul değil birkaç ili kapsayabilecek mesela “şiddeti 7.5’u aşkın mega bir deprem” ve en az bunun kadar dehşetli muhtemel bir “TSUNAMİ” sonrasında oluşacak o korkunç hengameyi-büyük kaosu, o sınırları belli bölgede yüzbinlerce askerden ve araçlardan oluşan bütün o muazzam “savaş makinesini” bir vali ve yanındaki standart memurları mı yönetecek? Yoksa asker gelirse vesayet mi gelir oralara, hele böylesi korkunç bir durumda bile? “Orduyla milleti” birbirinden sanki ayrı şeylermiş gibi düşünmek, hele bu Atatürk’ün kurduğu özgün ülkeyi yönetirken hangi iktidar olursa olsun kanımızca çok büyük bir hata olur. “Cumhuriyet Ordusu milletinin Ordusudur, onun bağrından çıkmıştır!”

Bu konuda yetenekleri meçhul, artık Mülkiyeli olmaktan çok siyasi nitelikleri mesleki becerilerinden daha ağır basan, en küçük bir işi bile “bir yerlere sormadan” inisiyatifiyle yapamayan mahalli idareciler kusura bakmasın ama bu tür yaşamsal ve devasa felaketlerin yönetimini yapamazlar!

Çünkü çok becerikli olsalar dahi bu insanlar, bu tıpkı şiddetli bir sıcak savaşa ve sonundaki dehşetengiz yıkıntıya benzeyen çetin fiili ortamları yönetmek için yetiştirilmemişlerdir. Hatta korkarız ki eğer olursa o çok büyük yıkım ve zayiat tablolarıyla bu kötü durum bizce “harp halinden” bile beter bir durum da olabilir… Öyle birkaç haftalık doğal afet kurslarıyla falan bu işler olmaz!

AFAD’ın başındaki o genç tıp doktoru mu bütün bu muazzam güçleri-devlet kurumlarını alıp yurt sathında koordine edecek? Yan yana illerin deprem hasarlarını saptayıp, buraların tüm lojistik ve idari sorunlarını, o büyük kaosu bu direktör mü çözümleyecek? Çok ağır gelmez mi bu yük?

Yoksa muhtemel bir büyük deprem felaketinin hemen sonrasında deprem bölgesinin başına, acaba bir bakan/ hatta Cumhurbaşkanı mı bizzat geçmeli? Ama o zaman da koca ülkeyi-devleti kim yönetecek? Birine güveneceksiniz ve de görevi vereceksiniz… Ancak bu, büyük doğal afet veya felaketlerde, mega depremlerde AFAD direktörü olamaz, diyoruz.

Peki biraz daha farklı açıdan da bakabiliriz konuya; sizce TSK’lerinden başka hangi kurum çok kısa bir süre içinde mobilize olup, afet bölgesine yüz binlerce araç gereç tesis cihaz ve tamamı ilk yardım ve tedaviyi bilen  insanını, her biri enkazları çekebilecek yüzlerce koca koca  zırhlı araçları, yük kamyonlarını, iş makinalarını, büyük iş gücünü hızla mobilize edip oraya yığarak on binlerce bina enkazının altına-üstüne saçılmış, yolları kapanmış, susuz, aç biilaç kimi yaralı kimi panik içinde yüzbinlerce hatta milyonlarca vatandaşın acilen yardımına koşup bu imkanlarını etkin olarak kullanabilir?

Bölgeye girişleri sınırlayıp, kamu düzeninin özellikle de başlangıçta hızla kurulmasını Jandarması ve Emniyet teşkilatını da kuşkusuz emrine alıp, barıştan planlayıp gerektiğinde yıkım sonrası ortaya çıkacak o korkunç koşullarda kamu düzenini ve bekayı acaba kim tekrar sağlayabilir? Sıkıyönetim ilanıyla birlikte devasa Ordunun mu “24 saat içindeki ilk müdahalesi” enkaz altlarında her tarafta çırpınan vatandaşlara yarar, yoksa mesela Büyük Çekmece’ den Tuzla’ya uzayan 20 milyonluk İstanbul’da sadece o 750 küsur kişilik, kriz merkezi güzel görünen AFAD’ mı?

İşte Ordunun/ Askerin o güçlü emir komuta yapısı ve yapısal gelenekleri son zamanlarda “iyileştiriyoruz” diye aniden bozulmasaydı eğer TSK bizce, büyük çaplı bir deprem felaketine Türkiye gerçeklerine en uygun, “çok etkin bir müdahale kurumu” olacaktı, ... Bu olağanüstü yetenek eldeyken, siyasi nedenlerle, kuşkularla ve de sadece bir gecede ve bir kararla o eski düzen elden uçup gitmedi mi?  Ama dedik ki başta, geri adım atılabilir… Ya da köklü çözüm 2023 demokratik genel seçimlerine kalır…

Bize göre bu konuda eğer bir tereddüt varsa bu soru “Halka da sorulsun!” Bunlar çok kritik ve şimdiden sorulması gereken esaslı sorulardır, hata yapılması insanların hayatlarıyla ilgilidir.

AFAD’ a ve onun internet sitesine bakarsanız bu kurum, kâğıt üzerinde miadı neredeyse yarılanmış statik 2019-2023 AFAD stratejik planıyla, görkemli binasıyla, genç tıbbiyeli CEO’suyla, barış zamanı adeta bir özel şirket gibi kulağa hoş gelen sloganlarla, güzel sözlerle bazılarını etkiliyor da olabilir.

Ayrıca bilerek-bilmeyerek de olsa karar vericilerin, yukarıda detayları vurgulanan korkunç bir afet durumunu yani mesela bir mega depremin sonuçlarını, zihinlerinde doğru dürüst canlandıramamakta oldukları da hissedilmektedir.

Zaten eğer tam canlandırabilseler, yeniden yarattıkları ve çok para harcamalarına rağmen o AFAD’ın kurum olarak böyle sonuçları korkunç olabilecek bir “mega depremi” yönetemeyeceğinin kendileri de farkında olurlardı. 

İşte sitesine dahi birkaç ay önce konulan gecikmiş AFAD Stratejik Planı (2019-2023) ancak, bu yukarıda bahsettiğimiz şanlı “Ordumuzu merkeze alan” ve planın ana omurgasını bu doğrultuda yeniden kaleme alınmasıyla gerçekçilik kazanabilir…

“Asker vesayeti” siyasi endişesi, depremle mücadeleye bize göre karıştırılmamalıdır. Dolayısıyla en azından OHAL tercih edilmelidir bir büyük-mega depremde…

Stratejik planında vizyonu “Afetlere dirençli toplum oluşturmak” olan ve de 134 sayfada detaylandırılmış, ifade itibarıyla biraz da “toplum mühendisliğini” andıran, saptanmış altı adet stratejik amacı olan eskinin “sivil savunma” müessesesini de içine alan AFAD, devlet sisteminde “var olmalı” diyoruz ve şu ana kadar yaptıklarını da küçümsemiyoruz.

Ancak devasa Ordu gücü söz konusu olduğunda AFAD teşkilatı “Devede kulak kalır!” diyoruz. Somut olarak da AFAD stratejik amaçlarına 7’nci ve yeni bir stratejik amaç olarak “Ordunun, AFAD’ın kontrol-koordine kapasitesi dışı ‘büyük bir doğal afet hali’ sonrasındaki OHAL ya da Sıkıyönetim şeklinde uygulanacak vazifesinin şimdiden alt yapısını hazırlayarak işini kolaylaştırmak ve felaket vuku bulduğunda sürekli Orduya destek olmak” stratejik amacını da ilave edilerek AFAD Stratejik Planının güncellenmesinin daha uygun ve gerçekçi olacağı değerlendirilmektedir… 

AFAD kapasitesinin çok çok üzerindeki “büyük deprem hemen sonrası” kontrol-koordine ve yönetiminden bizce sorumlu tutulmaması gerekir. Buna yönelik kendisine tahsis edilen  kaynağın ilgili bölümü de aynı maksatla bu işi yapabilecek olan şanlı Orduya aktarmalıdır bize göre… Kısacası AFAD böyle “çok büyük bir felaket durumunda” başlangıçta destekleyici roller almalı ve ancak en son safhada deprem bölgesinin OHAL/ sıkı yönetiminden yeniden sivil yönetime geçişini kolaylaştırmaya yönelik, yani krizi hafifletmeye yönelik katkılarda bulunmayı hedeflemelidir.

Oysa özellikle bugünlerde görüyoruz ki AFAD’ın dikkati; “tüm gücüyle” karşılaşılabilecek mega depremlere odaklanmaktan ziyade, mesela bugüne kadar başta Somali, Bangladeş, Suriye, Filistin, Yemen, Sudan olmak üzere tam 5 farklı kıtada 60 ülkeye “insani yardım götürülmesi” faaliyetlerinde bulunması gibi uluslararası çalışmaların üzerinedir. Üstelik kurum, Lübnan, Filistin, İdlip-Suriye ve Yemen çocuklarına yapılan “yardım kampanyalarıyla” da oyalanıp bunlara sitesinde ilk sayfada yer vererek, gayret tahsis ederek prestijini kaybetmemeye ve uluslararası olmaya çalışan, kendisini kanıtlamaya çalışan bir kurum izlenimi de vermektedir.

Söz konusu Stratejik Planda yer alan bu “Uluslararası alanda öncü kuruluşlardan biri olmak” stratejik hedefi ve kurumu bir dış siyaset aracı olarak da kullanmak düşüncesi kanaatimizce değiştirilmelidir… Bu amaç bizce bir zorlama olarak karşımıza çıkıyor. “Dünyanın neredeyse her yerine yardıma koşmak” Türkiye’yi emsalleri arasında prestijli büyük devlet yapmayabilir. Önce kendi memleketimizin, insanımızın deprem eksikliklerini tam anlamıyla tamamlamalıyız… Zaten AFAD’ın kendi sitesinde projelerimiz başlığıyla bazıları yaşamsal olan o kadar çok projesi var ki (toplam 31 adet), kaynak gerekirse bunlara aktarılsın! Sonra bir gün en öncelikli ihtiyaçlar biter ve umarız bunlara da sıra gelebilir.

Ayrıca bu aynı (5 No.lu) stratejik amaca bakıldığında toplamda 12,5 milyon Tl.’lik sembolik bir bütçe ayrılmış olup yıl içinde gidilen onca yerler, gidenlerin sayısı, oralarda kalış süreleri, personel yurt dışı yevmiyeleri, harcırahlar, dev uçaklarla yapılan ulaşımlar ve özellikle de oralarda yapılan yardımlar göz önüne alındığında bu rakamın “sehven yazıldığı” hissedilmektedir. Ya da bu alana başka bir özel bütçe ayrılmakta veya örtülü ödenek aktarımı olasılığı da akla gelmektedir … Kısacası bu konunun da “Türkiye’ye maliyet-müessiriyet açısından sorgulaması” yapılabilir diyoruz… Ayrıca Türkiye’nin Dışişleri Bakanlığı adına tanıtımına-prestijine yardım etmeye çalışan böylesine bir “AFAD stratejik amacına” acaba ne kadar ihtiyaç vardır, bizce bu konu kamuya açık olarak da tartışılabilir …

Kendi amaç ve hedeflerine ulaşabilmesi için 2020 yılı AFAD bütçesi yaklaşık 1 milyar 640 milyon Türk lirası olarak saptanmıştır ve de 2019'a göre bu bütçe yüzde 16 arttırılmıştır [2].

İçişleri Bakanı’nın AFAD’ da ki Temmuz 2019 konuşmasında ise “Valilerin yanına gidilip habersiz deprem alarmı vermek yaratıcı fikri”, eğer gerçekten de bir gün tam başarılabilirse zaten bu konudaki buraya kadar anlattıklarımız da dahil, tüm sistemsel sorunları-geri beslemeyi bizce ciddi olarak ortaya koyabilir.  Böyle bir uygulama eğer konusunun uzmanı hakem heyetleriyle yapılırsa bizim söylediklerinizin de sağlaması olur. Ancak şimdilik buna galiba Kovid-19 engel! Sabır…

(DEVAM EDECEK)

(Bakınız; 17Ağustos 2020; Cumhuriyet ordusu, deprem ve 'Godot'yu beklerken- 1)

[1] Samuel Backett’in ünlü ve sıra dışı bu eseri; bir bekleyişe kapılan, kurtulma ümidi ile ayakta kalmaya ve varoluşlarını sürdürmeye gayret eden insanların (Estragon ve Vladimir), hiçbir şey yapamadan kurtulmayı beklemeleri ve ne olduğunu dahi bilmedikleri Godot adında bir “kimsenin veya şeyin” kendilerini kurtarması için beklemelerini konu alan bir oyundur.
[2] Haber Türk, https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/genel_kurul.cl_getir?pEid=83649