Tüm olumsuzlukları başarı gibi sunan, bir şeyler yapıyormuş gibi görünen, bir şeyler yapılıyor hissini yaratan ama kendi bildiğini okuyan ve okutan bir anlayış! Konuları umursamadan, umursuyor gibi algı yaratmada rakip tanımayan bir başarı grafiği!

Derdi ekmek olan emekçinin görülmeyen emeği! Doğrudan yaşam kalitesini etkilediği için yoksulluğun neden olduğu sağlık sorunları! (diş fırçası, macun alamayan, çocuğunu doktora götüremeyen aileler, ağız ve diş sağlığını etkileyen etmenler) Eğitimden bilime, sanayiden teknolojiye, üretimden ithalata, üretim ambarlarından tüketim coğrafyalarına savrulan dışa bağımlı bir ülke…

CEZASIZLIK

Konunun özüne dönüp olayların geneline bakarsak! Cezasız kalmanın,  bir yolunu bulup affedilmenin toplumu nerelere sürüklediği apaçık ortada! Genelde sağlık çalışanlarının, özelde doktorların ağzını burnunu kıranlara verilen caydırıcı (!) cezalar ortada! Evde eşini, hastanede hekimi, sokakta hasmını, işyerinde patronunu çekip vuranlara verilen ödül gibi cezalar ortada…

Yalova’da Katar hanedanına son derece ihtişamlı, deniz- köprü- orman manzaralı saray yapılıyor! Antalya’da 45 bin yabancı konut satın alıyor. Orta sınıf ev bile kiralayamazken, aralarında Sudan ve Dominik vatandaşların da olduğu yabancılar bu güzel ilimizden binlerce konut satın alıyor. Ülkemiz Ruanda ile birlikte ucuz çözüm ülkesine, çöp mezarlığına dönüşüyor…

ASBESTLİ GEMİDE RİSK YOKMUŞ

İnsanlık dışı, çevre düşmanı, doğa katliamcısı, hastalık nedeni olan atıklardan sonra yerli ve milli anlayış sırayı Ege’yi kirletmeye veriyor. Ege’nin kâbusu olacak nükleer bulaşa sahip ve adına ölüm gemisi denilen zehir gemisinin halkımızın hayatını tehlikeye atmak için yola çıkmasına göz yumuluyor…

Akciğer kanserine neden olan, solunum sistemini mahveden asbest yüklü gemiler ülkemizde sökülüyor. 600 ton asbest içeren Brezilya menşeli uçak gemisinin Aliağa’da sökülmesinin yaratacağı sorunları görmezden gelen adı Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı olan kurum ölüm gemisi için; “kontrol edildi, risk yok!” diyor, diyebiliyor…

İngiltere’nin; “Sığınmacıları Türkiye’ye göndereceğiz!” açıklamasına Ankara cılız bir sesle; “Sığınmacı kampı olmayacağız!” diye yanıt veriyor. Bu arada kendilerine rahat yaşamaları için 100 milyar dolar harcadığımız zorunlu konuklarımıza iki ara bir derede iş bulunuyor. Aralarında hekim ve öğretim üyelerinin de bulunduğu 4 bin Suriyeli işe başlatılıyor. Ülkemizin “insani yardım” adı altında 71.2 milyar doları yurt dışına gönderdiği resmi rakamlara yansıyor…

Bu arada yurttaş tüp alırken; “Yarım tüp var mı?” diye soruyor?  Ürkek adımlarla simitçi tablasına yaklaşan kadın gözlerini yerden kaldırmadan simitçiye; “Aybaşında versem olur mu?” diye veresiye simit istiyor. Çarşı pazara çıkanlar dertli ve sıkıntılı; “İkinci ele bakıyoruz, izleyip, iç çekerek gidiyoruz!” diyor…

Spor Bakanlığı'nın düzenlediği yaz kamplarında mevlit dinletilen, maneviyat dersi dayatılan öğrenciler rahatsız olunca aileler çocuklarını kamptan alıyor…

Hal ve gidiş böyle iken ve bunca karamsarlık içinde yüzerken yüz güldüren, gurur veren bir başarı hikâyesini atlamak olmaz! İtibardan asla tasarruf etmeyen ve buna alıştırılan mahdum bey ata sporlarına olan ilgisine, milli sporlara olan yatkınlığına, okçuluk başarısına, at merakına, TÜRGEV yoğunluğuna yeni bir alan daha açarak, “bu ne tevazu!” dedirtircesine “pilav- tavuk” işine soyunuyor…

A. Selvi köşesinde; “Güçlü lider, sayısız eserleriyle Türkiye’ye çok şey kazandıran CB’na Türkiye çok şey borçlu!” diye yazıyor…

İlginç bir dipnot: Ülkede soru işaretleri, sorunlar, ürkütücü boyuttaki suskunluk arttıkça, saygının yerini çıkarcılık, dinlemenin yerini kendi sözünü kabul ettirme ve sınırları da sinirleri de zorlayan kibir aldıkça,  sevgiye, iyiliğe, huzura, dinginliğe ve barışa özlem giderek artıyor…