2017 Temmuz ayında 1. yıldönümü konuşmasında “Biz 15 Temmuz gecesi 250 kahramanı toprağa verdik. Karşılığında 50 milyonluk Türkiye’nin istikbalini kurtardık” diyen Noktasında Ülkesi Cumhurbaşkanının ağzından "50 milyon sözü" insiyaki çıktı. Çünkü bilinçaltında 80 Milyonun yalnızca 50 milyonunun kazanılmış + kazanılabilir + kazanmaya yakın vatandaşlardan olduğunu kabullenmiş olmalı. Muhtemelen danışmanları, kampanyacıları kendisine "Bu ülkede bir 30 milyon var ki onları unutun, ne yapsanız kar etmez. Onlarla uğraşmayın. Şu 50 milyonun içindekini sıkı sıkı tutmaya ve kalanları kazanmaya, kendinize bağlamaya çalışın, yeter" demişti. Bu 50 milyon rakamı aklında böyle kalmış olmalıydı.

20 yılda koydukları başlıkların altında tam tersini yapmayı siyaset yöntemi olarak benimsemiş bu eşi benzeri az rastlanır iktidar modelinde "ileri" "açılım" "yerli" "milli" gibi slogan sıfatları da bu 50 milyon vatandaşı ikna yöntemi olurken, diğer 30 milyon vatandaşı da neyin beklediğinin habercisi oldu.

Açılımlar Noktasında

Geçen hafta cemevi ziyaretinde tanık olduğumuz duvar boyamalar, resim indirmeler bir hatanın, bir yanlış yönlendirmenin, kötü bir iletişimin sonucu değildi. Bilakis zaten oy gelmeyeceği belli olan bir çevreye karşı bu tavrı, işte o giderek erimekte olan 50 milyonun içindekilere göstermeyi amaçlıyordu. Bağları artık pamuk ipliğine dönmüş ama Alevilere ve cemevlerine mesafeli kesimlere "işte biz böyle istediğimiz şekle sokarız" mesajını iletmiş oldu. 2001 yılında partilerini kurup 2002'de iktidara gelenlerin, liberal demokrat kesimleri tavlayan bazı disiplin başlıklarının içerikleri de böyle formüle edildi. Anayasa açılımı, Kürt açılımı, demokratik açılım derken, ülkenin sanatçısıyla, edebiyatçısıyla, sporcusuyla, şarkıcısıyla sonuçları hüzünlü noktalanan açılımlar da yapıldı.

İlkeli Siyaset Noktasında

2002 tarihli ilk seçim bildirgelerinin İlkeli Siyaset başlığı altında "siyaseti toplumun genel ihtiyaçlarını görüşerek, tartışarak ve uzlaşarak karşılama" niyeti beyan edilmişti. Hatta Sivil Toplumun Güçlenmesi başlığı altında, demokrasiyi halkın geniş boyutlu katılımı ile sürekli geliştirilmesi gereken bir süreç olarak gördükleri, çoğul ve katılımcı demokratik ve siyasal sürecin sivil toplum örgütlerine açılması ve karar verilecek konularda ilgili toplum kesimlerinin görüş ve önerilerinin alınmasının sağlanması" vurgusu vardı.

Bu yaklaşım çıraklık ve kalfalık dönemlerindeki politika oluşturma ve yasa yapma dönemlerinde bol bol kullanıldı. Ancak bir tuhaflık vardı. Zira "katılımcı demokrasi" için yasa yapmak üzere "samimiyetle" davet edilen sivil toplum kuruluşları, demokratik kitle örgütleri, uzun mesailer sarf edip, sayfa sayfa raporlar yazdıkları ve taleplerini bırakarak arkalarını dönüp gittiklerinde, gayretlerinin de uçup gittiğini fark etmeye başladılar. Özellikle bazı hassas vurguları, bir sonraki toplantıda göremiyorlardı. Her toplantıda başa sarılıyordu.

Kadınlar Noktasında

Bunun en yakın tanık olduğumuz örneklerinden biri kadına şiddet ile ilgi yasa çalışması idi. İstanbul Sözleşmesi büyük bir başarı olarak imzalanmış, sıra yasa yapmaya gelmişti. Ülkedeki pek çok kadın kuruluşu bu yasa yapım sürecine canla başla katılmıştı. Ancak harcanan onca emek bir sonraki toplantıya kadar yok olup gidiyordu. Giderek umutlar kırılmaya başladı. Kanunun çıkması için toplantılarda, komisyonlarda büyük çaba sarf eden bir avukat "yahu dönüp dönüp aynı şeyi anlatıyoruz olmuyor, olmuyor. Ne yapalım hap yapıp suya atıp içiremeyiz ki" diye serzenişte bulunmuştu. Sonunda birçok kadın kuruluşunun "katılımıyla" o yasa çıktı ve tüm itirazlara rağmen o yasa "kadını değil aileyi koruma" adını aldı. Birçok kadın kuruluşunun temsilcisi bu ihaneti afişe etti ve giderek uzaklaştı.

Katılımcılık Noktasında

8 Mart etkinlikleri için yaptığımız bir toplantıda bir kadın sendikacı şöyle anlatmıştı:

"Örneğin kadın işçiliği konusunda bir çalışma, bir yasa değişikliği, bir düzenleme vs. yapılacak. Bütün ilgili kuruluşlar, sendikalar davet ediliyor. Hani benimsesinler benimsemesinler herkesi davet ediyorlar. Gidiliyor, toplantılar yapılıyor, sizden yazılı-sözlü görüşler alınıyor. Sonuçta bakıyorsunuz ortaya çıkan içeriğin içinde sizden eser olmadığı gibi, bir de sizin tamamen itiraz ettikleriniz var çıkan metinde. Ama katılımcı bir hava vermek için davet ettikleri, görüştükleri kuruluşların listesi var, sanki onaylıyorlarmış gibi, 'biz bu yasayı demokratik katılımcılıkla yaptık' demek için. Biz de artık hiçbir davetlerine toplantılarına katılmıyor bu tür bir suça ortak olmuyoruz."

Katılımcılar, aslında katılımcı değil habersiz onaylayıcı olduklarını anladıkları andan itibaren yavaş yavaş çekilmeye başladılar. Bu dönem katılımcılık aşığı iktidarın "biz herkesi yasa yapmaya, birlikte çalışmaya çağırıyoruz ama katılmıyorlar" serzenişleri duyuldu. Ama bir yandan da yandaş kurumlara, cemaatlere paralel kadın örgütleri, paralel sendikalar, paralel STK'lar kurdurulmaya başlandı. Devlet kaynakları, fonlar, kamu-özel bütçelerden paylar bu kurumlara aktarılırken, aslan-kaplan diyerek büyütülen Anadolu sermayesi de iktidar bürokratlarının teşvikiyle bu cemaat kurumlarını destekledi. Sonrası malum.

Çevrecilik Noktasında

Hemen her alanda kendi sivil toplumunu yaratan iktidar çevre konusuna geldiğinde zorlandı. Bu alanda yandaş kurum yerine yandaş muhtardan valiye dek bir kadro örgütledi. Ama burada da katılımcılık şarttı. Örneğin bir köye bir HES veya termik ya da başka bir inşaat yapılacak. Yine aynı katılımcılık ruhu ile, tabii yasalarda da öyle öngörüldüğü için vatandaşa danışıyorlardı. Süreç şöyle işliyordu: Muhtara "köylü vatandaş ile toplantı yapacağız" diyerek haber veriliyordu. Bu bir bilgilendirme toplantısı adı altında gerçekleştiriliyordu. Muhtar köye haber salıyor, köylü toplanıyor, toplantıya her gelen vatandaş "katıldığına dair" imza ediyordu. Kimisi muhtara, hatta oğlu gibi sevdiği parti liderine güvenerek listeyi imzalıyor; bazısı ise bu neyin imzası diye sorduğunda, "bugünkü toplantıya katılım listesi" deniyordu. Ama bu listeler, projeye onay listesi olarak çıktı köylünün karşısına defalarca. Evet hukuki geçerliliği yoktu, ama psikolojik savaşın ilk cephesini böyle aldılar. Bu yöntem bir süre işledi. Sonra köylü de isyan etmeye ve toplantılara gelmemeye, hatta direnerek ÇED toplantılarını basmaya, yaptırmamaya ve toplantıyı iptal ettirmeye başladı. İktidar sonunda baktı olacak gibi değil, "ÇED gerekli değil" sürecine başladı. Burada da valileri yetkili kıldı. Böylece 2002 bildirgesindeki "bürokrasinin siyasetin yerine ikame edilmesine karşı durma" ilkesinden bürokrasinin siyasetin taşeronu haline getirilmesi noktasına varıldı.

Yargı Noktasında

Bu bürokrasi zincirinde, mesela kolluk dayatılmış kentsel dönüşüme karşı toplanan ve basın açıklaması yapan vatandaşa engel olma hakkını kendinde görmeye başladı. Valiler mesela kendisini yargı mensubunun yerine koyarak HES'ler için, “Bu işin geri dönüşü yok. Çünkü ülke genelinde yapılan bütün hidroelektrik santrallerine emsal teşkil eder” diyebildiler. Bildirgenin Bağımsız ve Tarafsız Yargı başlığı altına yazılmış olan dilek ve temennileri burada sıralasak çok uzun sürer. Ama çeşitli defalar yapılan yargı reformları yetersiz kaldı. 2010 Anayasa değişikliği de arzu olunan demokratik yargıya ulaşılmasına yetmedi. Sonunda mahkeme mahkeme gezen yargıç heyetleri ile seçilmiş davalar bazında çözüm arayışına gidildi. Gezen heyetin sürpriz yumurtaları AYM ve AİHM'ni baypas etmek oldu. Böylece 2002 bildirgesindeki Temel Hak ve Özgürlükler başlığı altında övünçle atıfta bulunulan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sahipsiz bırakıldı.

Anayasa Noktasında

"Temel yasal düzenlemelerin ve anayasal değişikliklerin yapılmasında, meclisteki yeterli olsa bile mümkün olabilecek en geniş toplumsal mutabakatı arama" taahhüdü muhtemelen yeni Anayasa isteyen sivil platformlarca büyük bir coşkuyla karşılanmıştı. 2012 yılının ilk günleriydi. Ülke sivil anayasa yapacağı bayram havası içindeydi. TBMM'deki tüm partilerin katıldığı Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarına gelip önerilerini sunmayan hiçbir kesim kalmamıştı. Bu kesimlerin arasında bugün temsil ettiği harfler terör örgütü kısaltması zannedilen LGBTİ bireyler bile vardı.

Gel zaman git zaman komisyon toplantılarında zora girildi. Zor maddeler üzerinde uzlaşma sağlamak için vakit ve ortak akıl gerekiyordu. Ama birden "size tanınan sürenin sonuna geldiniz" denerek Anayasa masası dağıtıldı. Onca heyecan, onca çalışma, görüşme, rapor tutanak boşa gitmese de rafa kalktı. 12 Eylül Anayasası'nın yerine yeni sivil Anayasa yapma hayalleri bir başka bahara erteleniyordu. Noktasında Ülkesi her seçim öncesi yeni açılımlarla ve yeni bir Sivil Anayasa yapma vaadiyle sürüklendi durdu.

Noktasında Noktasında

Çözüm Süreci Noktasında insanlar un ufak oldu; Milliyetçilik Noktasında var yok yabancılara satıldı; Yerlilik Noktasında İngiliz Mahkemeler yetkili kılındı; Yap İşlet Devret Noktasında vergiler oluk oluk inşaat baronlarına aktı; Pandemi Noktasında vatandaş bir başına kaldı. Asgari Ücret Noktasında enflasyon gelip geçmişti bile...

"Bakan arkadaşlarımızla her hafta basket oynuyoruz, skorer noktasında bir numara benim" dedi Noktasında Ülkesi Cumhurbaşkanı.