Ülkenin her hanesinde, her ıssız sokakta ya da her kalabalık caddede, her öğrenci yurdundaki bir savunmasız odada, her okul dersliğinde, her ofiste, her fabrikada, her inşaatta, her madende, her hastane odasında, her hukuk bürosunda, kısaca her köşesinde yaşanan teşvik edilmiş şiddet, organize şiddetten AKP iktidarının külliyen kapladığı devletin tüm kurumları sorumludur.

O kurumların sorumluları, değil mi ki bürokrasiden istifa edip bir parti personeli haline gelmişlerdir; o halde bu şiddet organizedir.

O partinin genel başkanı, değil mi ki ülkenin tümünü kucaklaması gerektiği cumhurbaşkanlığını elinin tersiyle köşeye itip; yalnız ve yalnızca kendi kalıbına sokabileceği bir ülke yaratmanın peşine düşmüş, itiraz edenleri en yüksek perdeden hedef göstermiştir; o halde bu şiddet teşvik görmüştür.

ŞİDDET "GELİYORUM" DER

2012 yılının Mayıs ayında dönemin başbakanı, siyaset sahnesine kendine has bir söz bıraktı: "Her kürtaj bir Uludere'dir" dedi. Kendi tabirleri ile çıraklık ve kalfalık dönemini geride bırakıp ustalık evrelerine geçtikleri 3. AKP iktidarında, kendilerini bir demokrasi nimeti gibi kucaklayan liberalizmden kopmanın şerefine kürtaj karşıtı hareketi, o günlerde hala aynı menzile yürüdükleri cemaat ortaklarının da gayretiyle başlatmışlardı. Kürtajın cinayet olduğu haykırılıyor, dönemin popüler gazetecisi Nazlı Ilıcak, kürtajda alınmak üzere olan ceninin ağzından göz yaşlarıyla mektuplar okuyordu. Kürtajın kadının kendi bedenine ait bir hak olmasına karşı söylemleri, bu hakkı savunanlara ve bu hakkı kullananlara karşı şiddet dilini körükledi.

Kadın cinayetleri duruşmalarını izleyenler, iktidarın söylemlerinin iz düşümlerini hemen her duruşmada görebilirler. Zira aynı yılın nisan ayında Adana'da liseli sevgilisini elleriyle boğarak öldürdüğü iddiasıyla ömür boyu hapsi istenen tutuklu sanık, temmuz ayındaki ilk duruşmada "sevgilisini kürtaj yaptırdığını duyunca kendini kaybedip öldürdüğünü" söylemişti. Bu o iklimde bir tahrik sayılırdı. O katil daha sonra tasarlayarak öldürdüğünü itiraf etti ve müebbet aldı.

CİNAYET YOLUNDA TEŞVİK TAŞLARI

Bugün her köşede yaşanan şiddette, cinayette, kitlesel sosyal cinayetlerde iktidardan bir teşvik referansı bulabilirsiniz. Elbette bu referanslar cinayet işlensin diye verilmiyor ama, zaten cinayetlere giden yol da bu teşvik taşlarıyla döşeli.

İki gündür yazılıp çizilmeyen kalmadı, ama tekrar etmek gerek. AKP iktidarının o çok övündüğü ve en başarılı politikası saydığı "Sağlık" bir politika değil, zenginin kaliteli yoksulun kalitesiz hizmet alacağı; iyi görünen yüzünün iktidara yazılacağı, ama giderek birikecek olan sorunların sağlık çalışanlarına ihale edileceği bir amorf proje idi. Evet, nüfus cüzdanını gösteren doktor görebildi. Ama sadece görebildi. Survivor kronometresi gibi 5 dakikada yapılması gereken hasta görüşmelerini en etkili şekilde kullanmak için, hasta daha kapıdan içeri girerken doktor ilk soruyu soruyordu. Otururken ikinci soru. Derdinizi anlatmak için aklınızda biriktirdiğiniz her şey uçuyordu. Biliyorum, çünkü pek çok hastaya refakat ettim. 5 dakikayı geçerse dışarıda bekleyen hasta sinirleniyordu. Saatini göstererek odaya daldığında doktor, iki hastam var, karı-koca, 10 dakika diyerek kendisini savunmak zorunda kalıyordu. Daha pek çok küçük ama büyüyen sorunlar...

ADI VAR KENDİ YOK

Şehir içerisindeki köklü hastaneler teker teker bitirilerek, adına "Şehir" konan ama hepsi şehir dışında ya da vatandaşın yürüyerek ulaşamayacağı otobanlar üzerindeki "Şehir hastaneleri teşvik edildi. Tıpkı şehirlerin içindeki parkların yok edilerek şehir dışında adına "millet" konan ama milletin yürüyerek ulaşamayacağı "Millet Bahçeleri" gibi...

Hastaneden çok lüks otel görünümlü, bu hastaneler yap-işlet modeli ile yüksek maliyetli inşaatlardı. Bu hastanelerden yapıp işletenlere aktarılan bütçe vatandaşın cebinden giderken, sağlık personeli ve doktorların iş güvenlikleri ve özlük hakları giderek zayıfladı. Sağlık alanında çalışanlar haklarını arar ve koşullarında iyileştirme isterken iktidar gözünü lüks sağlık dikmişti. Türkiye'nin yetişmiş tıp ekibi ile avantajlı fiyatlar sağlık turizmini canlandırıp, Türkiye'yi göz ameliyatı, saç ekimi, estetik cerrahi gibi dünyada pahalı ama TL ile ucuz olan alanlarda cazibe merkezi haline getirdi. Haklarını arayan sağlık çalışanları ise hedefe konup terör örgütü torbalarına atılmaya başlandı; en yüksek ağızdan "giderlerse gitsinler" diye kovuldular. Doktorların sistematik itibarsızlaştırılmaya çalışılmasıyla şiddet gözle görülür biçimde arttı.

YÜZLERCE VAKA, BİNLERCE SORU

Sağlık Çalışanlarının Sağlığı isimli bir web sayfası 2012'den itibaren sağlıkçılara dönük şiddeti raporluyor. 19 Mart 2012 tarihi ile 3 Eylül 2019 arasında tam 1098 vaka listelenmiş. Burada durdurmuşlar raporlamayı. Öyle görünüyor ki COVID başlangıcına denk düşüyor sonrasının olmaması.

TBMM arşivine "sağlık çalışanlarına şiddet" yazarsanız, neredeyse tamamı 2010'lu yıllara ait 4330 kayıt geliyor. Bu yaklaşık 10-12 yıllık sürede TBMM gündemine tam 4330 kez sağlık çalışanlarına şiddet konusunun getirilmiş olması anlamına geliyor.

Şimdi TTB mi suçlu, Kemal Kılıçdaroğlu mu?

KIRMIZI PAZARTESİLER

Özgür Özel Soma maden katliamından önce TBMM'de uyarıyor, maden işçilerinden gelen duyumlarla burada bir facia olabileceğini haykırıyordu. Araştırma önergesine iktidar tarafından kalkan "hayır" elleri 301 kişiyi toprağa gömdü. Bu örneği şunun için veriyorum. Bugün hangi sorunu yaşıyorsak bilin ki bu sorunun öncü göstergeleri TBMM'ne, milletvekillerine önceden gelmiştir; bu sorunlar birer kürsü konuşması, yazılı ya da sözlü birer soru önergesi veya araştırma önergesi gibi denetleme mekanizmaları ile TBMM gündemine gelir, tutanaklara geçer.

İktidarın deneme tahtasına çevirip her dönem mezunun mağdur ettiği eğitim alanında, özellikle yurtlardaki güvenlik sorunları, cemaatlerin elinde çocukların heba edilmeleri, tacize tecavüze maruz bırakılmaları konularında yüzlerce gündem maddesi bulabilirsiniz. Tüm bu konularla ilgili kulağının üzerine yatan iktidar, bir yurt yangını, bir çocuk tecavüzü, bir genç intiharı olduğunda, bu aymazlığı protesto edenlere karşı "konuyu siyaset malzemesi etmeyelim" kalkanını çıkarır.

O yüzden ne doktor ölümlerine Sağlık Bakanı üzülür, ne avukat ölümlerine Adalet Bakanı... Ne cemaat yurtlarında tecavüze, tacize uğrayan çocuklara karşı Aile Bakanının kılı kıpırdar, ne de intihar eden öğrenciye Milli Eğitim Bakanı'nın içi cız eder.

NE ÇORLU'YA NE HENDEK'E

Bugün 8 Temmuz... 4 yıl oldu... Çorlu'da bir katliam gibi göz göre gelen tren felaketinde ölen 25 can için Ulaştırma Bakanı üzülmekten çok, sorumluluğu sorumsuz birkaç çalışana yüklemenin ve soruşturmanın belli bir sınırı geçerek bakanlık üst düzey personeline ulaşmamasının yollarını arar.

3 Temmuz yaşadık geçtiğimiz günlerde. Hiç denetlenmemiş, hemen her sene iş kazası adı altında irili ufakla olaylar olmuş ve sonunda 7 kişinin hayatını kaybettiği katliama gelinmiş Hendek'te bırakın ölenlere üzülmeyi, oğlunu kaybeden Muammer Yılmaz'ın dediği gibi bir telefon gelmemiştir, aileler kaderleriyle baş başa bırakılmıştır. Oysa patrona başsağlığı yarışına girilmiştir.

Diyeceğim o ki tek üzülecekleri konu bu sorundan dolayı önce para sonra oy kaybı yaşayıp yaşamayacaklarıdır. Bunu da protestoları, protestocuları hatta isyan eden aile fertlerini hedef gösterip çeşitli terör örgütü torbaları ile tehdit ederek kotarmaya çalışırlar.

Bu da yeni nefret tohumlarının serpilmesi, yeni bir şiddetin teşvikidir.