Bir Ayrılık, Bir Yoksulluk, Bir Ölüm...*

*Karacaoğlan

Bu satırları yazdığım süre boyunca, gözüm TV ekranında ülkenin dakika dakika yoksullaşmasını izledim. Arada sosyal medyaya baktığımda, Müslüme'nin tombul yanaklarıyla gülümseyen fotoğrafına rastladım; öldürülme şüphesi ve fail dedesi. Hayat pahalılığını protesto için sokaklara taşan insanlar; o insanlara soğan ekmek yemeyi, daha az et, domates tüketmeyi, sağlıksız olduğu için turfanda yememeyi öneren siyasetçiler vardı.

Yani ne yazı konuları...

Ancak sıcak gündem ne olursa olsun, değişmeyen tek gündem maddesi var, o da bugünün tek yazı konusu, dünden beri yine bıçak gibi karnımıza saplanan...

2011'de seçim çalışmaları sırasında, Kadın Adayları Destekleme Derneği Kader'in İstanbul'un kadın adayları toplantısında tek soru vardı hepimize:

Milletvekili seçilirsek ilk yapacağımız iş neydi?

Aslında toplantıya giderken, eski bir gazeteci olarak medya ve ifade özgürlüğü üzerine ve çevre alanında çalışmış biri olarak gündeme getirmeyi hayal ettiğim işlere dair bir şeyler hazırlamıştım. Muhtemelen pek çoğumuz farklı konular çalışmıştı.

Ama o kürsüye çıktığımda boğazıma düğümlenen şey bana "kadına şiddetin önlenmesi, öncelikli işimiz" dedirtti. Birçok aday da aynı acil durumu koymuştu önceliğine:

Önce kadını yaşatmak gerek.

Eski Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in rakamlar verdiği ve Türkiye’de neredeyse her gün ortalama üç kadınınöldürüldüğü gerçeğinin yüksek ağızdan duyulduğu günlerdi.

 

10 yıl önce bugün çocuklar gibi şendik

 

24 Kasım 2011, daha birkaç aylık çiçeği burnunda vekiller için müthiş bir tanıklıktı. TBMM'de grubu bulunan 4 parti anlaşmış, İstanbul Sözleşmesi'nin (Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi) Genel Kurul'da güle oynaya onaylanmasına tanık olmuştuk. Öyle bir uzlaşı vardı ki, tüm gruplar adına yalnızca CHP Milletvekili Gülsüm Bilgehan'ın konuşması yeterli olmuş, kabul sonrası alkış kıyamet salon inlemişti.

Nereden bilecektik ki, 10 yıl sonra AKP iktidarı kendi çocuğunu boğup öldürmek isteyecek.

 

TBMM Arşivine girerseniz parlamento faaliyetleri kapsamında, kadına şiddet hakkında ciddi bir külliyata ulaşabilirsiniz. Belki de hakkında en çok önerge verilen konulardan birisidir.

Parlamento çalışmalarının "denetim" faaliyeti olan önergeler ne kadar önemsizleştirilmeye çalışılsa da veri üretmesi, konuları gündemde tutması ve kamuoyunu bilgilendirmesi açısından önemlidir. Yukarıda da belirttiğim Sadullah Ergin'e ait açıklama, bir soru önergesine verilen yanıtlardan ortaya çıkmıştı. Araştırma Komisyonları ise iktidarın hedeflerine ve gündemine bağlı olarak kurulup, sonucu çoğu zaman rapor seviyesinde kalsa da önemli referans kaynaklarıdır.

 

19 yılda her hafta 1 önerge **

** Önergeleri tek tek saydım, sayılarda eser miktarda oynama olabilir.

AKP iktidara geldiği 2002'den beri kadına yönelik şiddet içeren çeşitli başlıklarda toplam 826 soru önergesi verilmiş. Bunun 317'si 27. döneme yani bu son döneme tekabül ediyor. Geri kalan 509 ise 3 Mart 2004'te CHP Milletvekili Nevin Gaye Erbatur'un önergesi ile başlayan 22, 23, 24, 25, 26. Dönemler. Bunların bir kısmı yanıtlanmış, bir kısmı süresi geçtiği için kalmış ama pek çok veri sağlamış. Son dönemdeki önerge sayısı artışının şiddet vakalarının artması ile doğru orantılı olduğunu tahmin edebiliriz. Zaten yaptığı son açıklamada İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, "15 Kasım itibarıyla bu yıl 251 kadın cinayeti işlendi. Geçen yılın tamamında bu sayı 268'di. Bu yıl, bu sayının üstünde kalacağımız görülüyor" dedi. Araştırma Önergelerine bakarsak AKP iktidarları döneminde kadına şiddet konusunda 150 Araştırma Önergesi verilmiş. Bunların 64 tanesi bu döneme ait. 86 tanesi ise geçtiğimiz dönemler. Kaba bir hesapla 19 yıldır her hafta kadına yönelik şiddet ile ilgili 1 soru ya da araştırma önergesi verilmiş.

3 Komisyon'un 1'i çözüm oldu

Kadına şiddet ile ilgili tüm bu önergeler 3 tane komisyona konu oldu. Bunlardan birincisi 22. Dönemdeki "Töre cinayetleri görünümündeki, kadına yönelik şiddet hareketlerinin nedenlerinin araştırılarak alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla" verilen önergelerden yol çıkılarakkurulan komisyondu. 18 Mayıs 2005'te kurulan bu komisyonun aynı yıl yürürlüğe giren TCK, Madde 82’de “kasten öldürme suçunun töre saikiyle işlenmesi halinde, kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılır” hükmünün bir uzantısı gibi ve ayrıca AKP iktidarının AB ile uyum faaliyetleri dönemi dahilinde olduğunu hatırlatalım.

İkinci Komisyon 24. Dönemdeki "Kadına Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu" oldu. 25 Kasım 2014'te, yani 7 yıl önce bugün kurulan ve başkanlığını AKP Milletvekili Alev Dedegil'in yaptığı komisyonun TBMM sitesindeki sayfasında "Rapor Basıldı / Dağıtılamadı (Hükümsüz)" yazıyor. Peki başına ne gelmiş olabilir? İktidarın İstanbul Sözleşmesi pişmanlığı mı?

Üçüncü Komisyon 9 Mart 2021'de kurulan AKP Milletvekili Öznur Çalık başkanlığında hala çalışmaları süren Kadına Yönelik Şiddetin Sebeplerinin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu. Süresini tamamladı, ek süre verildi, onu da bitirdi, çalışmaları hala sürüyor ibaresi yer alıyor TBMM sayfasında. Son toplantısını 8 Temmuz 2021'de yapmış. Dileriz akıbeti selefine benzemez.

Ayrılık Komisyonu

Kadın cinayetlerine dönük verilerin devlet tarafından şeffaf bir şekilde açıklanması düzenli olmuyor. Önceki bakan Zehra Zümrüt Selçuk, bütün kadın cinayetlerinin kadın cinayeti olmadığını iddia ediyordu. Eski bakan Fatma Şahin, kendisine yöneltilen soruyu "bizde veri yok Adalet Bakanı'na sorun" diye yanıtlamıştı.

Bu nedenle iş STK'lara ve medyaya düşüyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu aylık rakamlar yayınlıyor ve bu rakamları incelerseniz kadın cinayetlerinde en yüksek gerekçenin "boşanmak" istemek ya da "ayrılmak" istemek olduğu çıkıyor ortaya. Hemen son örneğe bakalım: Ekim 2021'de öldürülen 18 kadından 12’sinin hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi, 6’sı da boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak istemesi bahanesi ile öldürüldü. Hadi Eylül'e de bakalım: Öldürülen 26 kadından 16’sının hangi bahaneyle öldürüldüğü tespit edilemedi, 10’u da boşanmak istemek, barışmayı reddetmek, evlenmeyi reddetmek, ilişkiyi reddetmek gibi kendi hayatına dair karar almak istemesi bahanesi ile öldürüldü.

Şimdi tıpkı "faiz sebep-enflasyon sonuç teorisi" gibi, "boşanma sebep-şiddet sonuç" diye yola çıkarak 26. Dönemde "Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması ve Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu" oluşturuldu. Komisyon raporunda yer alan birçok öneri, kadın hakları savunucuları ve örgütleri tarafından “kadın haklarında geri adım” olarak değerlendirildi.

Yoksulluğa Sessizlik

 Peki TBMM Denetim mekanizmalarında kadın başlığı altında sadece şiddet mi var? Değil elbet. Bir o kadar da kadının ekonomik ve sosyal olarak güçlendirilmesine dair önergeler var. Yalnızca 27. dönemde kadının istihdamına dönük 121 tane soru önergesi verilmiş. Bir kısmı yanıtlanmış, bir kısmı cevapsız. Ben yalnızca istihdam konusunu taradım. 27. Dönemde kadının istihdamına yönelik 4 araştırma önergesi verilmiş. 19 önerge de geçmiş dönemlerden var, etti 23. Ancak AKP iktidarında 1 töre, 2 şiddet, 1 de boşanma konuları dışında kadınlar hakkında başka bir komisyon çalışması yok.Kanun tasarı tekliflerine ve kanunlaşan tasarılara hiç değinmiyorum. Orada da kayda değer yoğunlukta çalışmalar var.

Kadının yoksulluğunun devam ettiği, giderek derin yoksulluğa itildiği her gün çeşitli istatistikler olarak önümüze geliyor. Cinayetin bir gerekçesi olamayacağını not ederek, bu yoksulluk ortamının kadına şiddet olarak döndüğü de bu alanda çalışan uzmanlar tarafından rakamlarla ortaya konuyor. Ama kadın yoksulluğunu temelden değiştirecek politikaların kadını bağımsızlaştıracağı korkusuyla uygulanmadığı da aşikar.

Ve Ölüm...

Yetmez ama evet denerek oylanan 2010 Anayasa Referandumu ardından kadına yönelik pozitif ayrımcılığın hayata somut yansımalarını görmemiz çok zor. Kadının statüsüne dönük söylemler ve eylemler hep kadının daha çok kısıtlanması, daha fazla evin içine, sığınma evlerine, pembe boyalı toplama alanlarına hapsedilmesine dönük. Kadının kahkaha atmaması, hamile olarak sokakta dolaşmaması, gece gezmemesi, bekar kalmaması, erken evlenip normal doğumla 3 çocuk yapması salık verildi yıllarca.Bir sağlık konusu da olan kürtajın, bir hukuk konusu olan boşanmaların,ayrı yaşamaların günah hale getirilmesinin sonucu kadına şiddet durulmuyor. Evet tam da bu nedenle durulmuyor.

Kadınlar en çok bu dilden çekiyor. Sloganlarla yaşıyor, yapayalnız ölüyoruz.