Beklemekten yorulan Fenerbahçe taraftarı, kritik bölgelere geç kalan transferler, sessiz yönetim, çabalayan takım ve sabretmek için gerekli kriterlere sahip hoca. Haziran ayından bu yana bu köşede yazılanları birkaç cümleyle özetlemek gerekirse herhalde bu olur. Bu kadar fazla gerilen bir mancınık da bırakıldığı an olması gerekenden çok ileri fırlar, fırladı da.

Fenerbahçe sezon başından bu yana sinyallerini verdiği gibi her maç üstüne koyarak ilerliyor. Takımın hem mental görüntüsü hem de istatistik kağıdına yansıyanlar bize bu gücü gösteriyor. Dünyanın parmaklara gösterilen takımları bile 5 oyuncu rotasyonu yaptığında aynı oyunu bu kadar net çizgilerle oynayamayabilir. Ama Fenerbahçe oynuyor. Üstelik iki senedir sürekli 3'lü mü 4'lü mü polemiği yapanlara inat hem 3 hem de 4 dizildiğinde oynuyor. Elbette oyunculara göre performans ve etkinlik değişiyor ama sanki yem taşıyan karıncalar gibi sahaya giren herkes aynı noktaya odaklanmış yürüyor. Takım sağlam vidalanmış Voltron gibi toplu halde basıyor. Hem de bunu buralarda gördüğüm en iyi yorumculardan Emre Özcan'a "80 dakikadır aralıksız basıyorlar, bu çok acayip" yazdıracak kadar aralıksız basıyor. Bu bize takımın hem zihinsel hem de fiziksel olarak hocanın istediği yere doğru gittiğini gösteriyor.

Fenerbahçe top ayağındayken City gibi aralıksız top çevirmiyor, Liverpool gibi üçgenleri ters toplara çok hızlı dönüştürmüyor ama sürekli rakibi dağıtabilecek aksiyonlar yaratabiliyor. Neşet Ertaş bağlamasındaki bozuk düzen gibi, aslında sözleri biliyorsunuz ama bağlamaya eşlik edemiyorsunuz. Bir sonraki notayı kestiremiyorsunuz.

Geçen sene 3'lü 4'lü tartışmasında diyorduk ya hani, siz blok bağlantısını sağlamlaştırır, ileride hücum ederken hareketliliği artırırsanız rakibi bozabiirsiniz. ezbere setlerle 90 dakika top çevirseniz organize bir savunma bozulmaz, diye, işte Fenerbahçe bu sene aynı hücumda on değişik varyasyon deneyebiliyor. Ortadan delen, kenara ara pası atan, yüksek top gönderen, çapraza dönen, santraforla duvar pası yapan, say say yenisini geliyor.

Bu çeşitlilik belirli bir savunma setiyle savunmayı zorlaştırıyor. Ama Konyaspor gibi savunmayı geniş bir alana yayıp tehlikeyi kaynağında bastırdığı zaman işler değişebiliyor. Fenerbahçe'nin sayısı giderek artan artıları gibi defoları da var çünkü.

Alanyaspor maçında bu riskleri epey güçlü gördük aslında. Fenerbahçe'nin Rus ruleti dediğimiz gel git anlarında yakaladığı pozisyon kadar verdiği pozisyon da oluyor. Rennes maçında 2 dakikada yenen 2 golden sonra 2 de gollük atak yemesi gibi Alanya karşısında da golden sonra bile 4'e 3 5'e 3 yakalandı takım. Hem de defalarca. Üstelik 4'lü savunma oynamasına rağmen. Bir de maçın iki üst düzey notlu oyuncusu Crespo ve Arao'nun insan üstü baskısına rağmen Alanya bazı dönemlerde çok rahat top çevirerek ceza sahası önüne kadar geldi.

Defansın arkasına atılan top sendromu da, bek ile stoper arasına dikine yollanan top sıkıntısı da duruyor.

Bunları hatırlatmamın nedeni, mutluluğa çomak sokmak değil. Şunu söylemeye çalışıyorum. Fenerbahçe gibi oyunu sürekli önde ve toplu baskıyla oynarsanız bu riskleri kabul ediyorsunuz demektir. Nasıl basketbol savunma setinde rakibin bir oyuncusunun şutu riske ediliyorsa, Fenerbahçe de mevcut oyunu için arkaya atılan top riskini alıyor. Şu ana kadar yapılan, blok bağlantısını sağlam tutup, topun çıkış noktasından başlayan presle bu topun atılmasını önlemek. Verdiğinden daha çok pozisyon yakalamak. Rakibe psikolojik üstünlüğünü kabul ettirmek. Elbette psikolojik üstünlük kolları iki yana açıp Sahte Kabadayı Kemal Sunal gibi yürüyerek olmuyor. Sahanın her alanına ciddi enerji koymanız gerekiyor. Fenerbahçe de tam olarak bunu yapıyor. Zaman geçip takımın oyun hafızası güçlendikçe, fiziki performans arttıkça izleyebileceklerimiz gerçekten insanın futbol iştahını kabartıyor.

Peki neden yazının başlığında "Şampiyonluk için sakin Kanarya" yazıyor? Çünkü bu satırların yazarı Fenerbahçe'nin mental çıkış hızını da düşüş hızını da iyi biliyor. Alınacak olası kötü sonuçta da bu mücadelenin, çabanın, giderek yerleşen sistemin arkasında durmak gerektiğini hatırlatıyor.Takıma en çok övgü yağdırılan dönemde bile performansı bir gram azalan topçuya yapılan acımasız eleştirileri görüyor. Tahterevallinin bir tarafında bir topçuyu yüceltirken başka biri gömmek gerekmediğini söylüyor.

Takım hocanın sisteminde ne kadar ısrarlıysa, taraftarın da aynı derecede sabırlı destek vermesi gerekiyor. Eylül ayı bitmeden şampiyon ilan etmeler bize psikolojik üstünlük getirmiyor. Geçmişte iki hakem düdüğüyle o güçlü psikolojinin ne hale geldiğini bu formaya sevdalı herkes biliyor. Puana, oyuna göre değişen duygu durumu değil, takımın mental ve fizik gücü gibi sağlam bir sinir sistemi ve irade gerekiyor. Çok gergin duran çabuk kırılıyor, çok yumuşak olan ayakta kalamıyor, hem rüzgara direnip hem kırılmamak için sert ama esnek olmak gerekiyor.

Gelelim formanın 10 numarasına. Hoca sonunda gayet net ifadelerle Arda'nın daha çok güçlenmesi gerektiğini, topsuz oyun etkinliğini artırması gerektiğini söyledi. Ben hala Arao Crespo ikilisinin önünde sağında Valencia, solunda King ve önünde Pedro ile bize inanılmaz şeyler izleteceğini düşünüyorum, fizik gücünün de tıpkı Ferdi gibi oynadıkça daha hızlı artacağını, topsuz oyun kabiliyetinin de en iyi sahada gelişeceğini biliyorum, ama hocanın boş konuşmayacağından da adım gibi eminim. Arda'ya diyorum ki, çalış çocuk, daha çok daha çok çalış. Sen bu toprakların gördüğün en büyük topçu olacaksın. Bunu aklından hiç çıkarmadan çalış.

Crespo'nun o formayı nasıl aldığını görerek çalış, çocukluk sevdan için en iyisi yapma inancıyla çalış. Milyonların seni evladı gibi sevip desteklediğini unutmadan çalış. Sen bizim geleceğimizsin. Sen güleceksin ki bahçedeki Fener aydınlık kalacak. Beşiktaş maçını ayrıca yazacağım. O zamana kadar sen de kendine iyi bak Osayi kardeşim. Tribünleri 10 yıl önceki coşkulu günlere geri döndüren herkes. Siz de milli arada içinizdeki ateşi sağlam tutun. Soğuklar geliyor. Lazım olacak.