9 yıl önce bugün akşam saatlerinde AKM önünde biri durdu...

Sonra İstanbul durdu, Türkiye durdu... Sonra dünyanın şehirleri durdu.

17 Haziran 2013, bir durma eyleminin, şiddete, yıkıma karşı bir pasif direnişin Taksim Meydanı'ndan çıkıp dünyayı sardığı bir gündü. O gün Gezi Parkı Direnişine uygulanan kitlesel şiddetin ertesi günüydü ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

EMRİ VEREN

31 Mayıs'tan beri diken üstündeydik. Vatandaşa yönelik orantısız şiddete karşı kalkan olmak ya da müzakere edebilmek adına nöbetleşe olarak milletvekili ve örgütümüzle parkta bulunuyorduk. Bu süre zarfında, bir kez dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu'ya gitmiş ve parkın içine yönelik bir operasyonun çok sayıda insan kaybına yol açabileceğini, bu konudaki tek çözümün en başta Gezi Parkı'na yapılması dayatılan ve ne olduğu da belli olmayan inşaattan vazgeçilmesi olduğunu belirterek, insanların neden oraya aktıklarını anlatmaya çalışmıştık. İstanbullar, yapılması planlanan çılgın projelerin kendilerine sorulmasını istiyorlardı. Kentsel dönüşüm, enerji, maden, su başlığı altında ancak yıkım projeleri haline gelen HES, termik gibi inşaat mağdurları oradaydı. Kadınlar oradaydı, çünkü yaşamlarına dönük en üst ağızdan sözlü sataşmalar birer tehdide dönüşmüştü. İktidarın, her dönemin öğrencisinin eğitim hayatını karartan sözde reform uygulamaları, gençlerin çocukların itirazlarını yükselmişti. Torba kumpas davalarının aileleri, avukatları olan bitenin farkındaydı ama seslerini de duyurma gayretindeydi. Farklı yaşam tarzlarına, inançlara, farklı cinsel yönelimlere karşı tahammülsüzlüğün iyice açığa çıkması halkta rahatsızlığı artırırken "iki ayyaş" sözü infial yaratmıştı. Vali ise hiçbir sorumuza yanıt veremiyor, düzenli olarak Ankara ile konuşuyor, talimat alıyordu. Emri veren biri vardı.

15 HAZİRAN: EN UZUN GECE

Uzun günlerdir çok yorgundum. 31 Mayıs'tan beri de kısa aralıklarla eve gidip üstümü değiştirebilmiş, neredeyse parkta yatar olmuştum. 15 Haziran günü park panayır yeri gibiydi. Çoluk çocuk, anneler, babalar, seyyar satıcılar, sanat, müzik, ekoloji vb atölyeleri... Doğrusu o gün böyle bir kitleye saldırı olabileceği aklıma gelmemişti. 15 gündür ilk kez arkadaşlarla biraz uzaklaşıp akşam yemeği için sözleşmiştik. Akşam üstüydü, telefon çaldı ve parka operasyon başladığı söylendi. Apar topar kalktık. İstanbul'da bulunan bütün vekillerle buluştuk.

Zor bir gece olacaktı, oldu da... Bütün gece telefon trafiği sürdü, şiddetin, saldırıların son bulması için seferber olundu. Gecenin geç saatleriydi, belki erkesi gün olmuştu. Gözlerim genzim yanıyordu. Divan Otel tarafında yaralılar, yardıma muhtaçlar olduğu haberi geldi. Divan Otel'in içine girdiğimde bir savaş filminin, sahra hastanesi sahnesine monte edilmiş gibi oldum. Yerlerde kıvranan, yanıklar içinde, gözleri geçici körleşmiş, kimi gaz fişeğinden yaralı her yaştan, kadınlı erkekli insanlar dehşet içindeydi. Gönüllü doktorlar, hemşireler, sağlıkçılar etrafta koşuşturuyordu. İçeride ne olduğu belliydi, ama hala içeriye sızacak şekilde kapıya gaz bombası atılıyordu. Yukarılara çıktım. Otelin bütün koridorları acil servise dönmüştü. Gazdan fenalaşanlar, kaçmaktan, yürümekten yorulanlarla dolu, adım atacak yer yoktu. Aralarında Milletvekili arkadaşım Kadir Gökmen Öğüt'ü gördüm. Bir vatandaş, "Biz burada bu haldeyiz, nerede milletvekilleri, nerede bizim hakkımızı savunacak olanlar!" diye öfkeyle bağırdı. Ben de "benim işte buradayım" dedim. Kadir'i de gösterdim "Bakın o da milletvekili". Halimizin, yorgunluğumuzun, acımızın onlardan bir farkı yoktu. Bir kadın, “Bize niye kalkan olmuyorsunuz?” dedi. Ben de olamadığımızı, bırakın kalkan olmayı Amasya Milletvekilimiz Ramis Topal’ın kimlik kartını göstererek, “Ben milletvekiliyim” dediği halde çevik kuvvet polisinin saldırısına maruz kalıp burnunun kırıldığını anlattım. “Peki size böyle davranırlarsa biz ne yapacağız!” diyordu kadın endişeyle.

16 HAZİRAN: OKMEYDANI'NDA BİR ÇOCUK VURULDU, DEDİLER

Divan Otel'de gaz durmuyordu, belli ki hedefti artık. İçeride yalnızca vatandaş vardı ama canlarının iktidarın öfkesi için hiçbir öneminin olmadığı belliydi. Nefes alamaz hale gelerek fenalaştığımı hatırlıyorum. Öleceğimi düşündüm. "Ya içeride boğularak öleceksin ya dışarda vurularak" dedim kendime ve çıktım otelden. Yürüdüm, Elmadağ'da bir kafeye sıkışmış vatandaşların arasına girdim. İçeri birkaç polis girip maskeleri toplamak istedi. Sıradan maskeler... Direndi insanlar ama polisler kötü davranıyorlardı, çok kötü. Düşman gibi. Bir arkadaşım almaya geldi beni. Beraber yürümeye başladık. Jandarma TOMA'ları çıkmıştı yola... Kitlesel katliamdan korktuk. Sabaha doğru eve geldim. Televizyonda birçok noktadan canlı bağlantı vardı.

Okmeydanı'nda bir çocuk sabah erken başından gaz fişeği ile vuruldu haberini duydum. Berkin'miş o...

Polisin direnişçileri, eylemcileri takibini neredeyse canlı izliyorduk, TV muhabirleri ve kameramanları takipteydi. Vatandaşlar da çekip kanallara iletiyordu. Harbiye'den Mecidiyeköy'e, apartmanlardan direnişçilere alkış, polise de protesto olarak eşlik eden bir takip sürecini canlı izledim. Bir anı hiç unutamam. Takip ettikleri direnişçilerin Cevahir Alışveriş Merkezi'ne kaçtığını düşünen 10 kadar çevik kuvvet polisi, ellerinde silahlar ve gaz bombaları ile içeri daldılar. Müthiş bir sessizlik vardı. O gün Babalar Günü idi ve AVM çok kalabalıktı. AVM'deki herkes katların balkonlarından aşağıya polislere bakıyordu. Birden bir alkışlar ve bağrışlarla inanılmaz bir protesto başladı. Bazı polislerinin kasklarını çıkarıp ağlamaya başladıklarını gördüm, AVM'yi terk ettiler.

Bundan sonraki süreç için CHP İstanbul İl Örgütü binasında bir koordinasyon ekibi oluşturulmaya karar verilmişti. O gün Milletvekili Binnaz Toprak ve ben görevliydik. Öğlen gibi ile geçtim. Yaralı ve gözaltı ihbarları geliyordu. Akşam üzerine doğru dışarıda "Recep Tayyip Erdoğan" diye bağıranlar duyduk. Dışarı baktığımızda bir grup genç erkek ellerinde sopalarla il binasına doğru yürüyordu. Binaya saldıracakları belliydi ve kaçış yolu yoktu. Aşağıda sokak kapısının camlarının kırıldığını duyuyorduk. İl Gençlik Kollarından arkadaşlar da inince birilerine zarar gelecek paniği yaşadık. Neyse ki il binasını koruyacak bir polis ekibi bulabilmiştik. Olay kimsenin burnu kanamadan atlatıldı.

 

GEZİ DİRENİŞİ SONRASI

Peki bundan sonra ne olacaktı?  Yakın dönemin en sivil, en haklı, en katılımcı, en barışçı, en renkli direnişi topu topu iki hafta sürmüştü; ama etkisi uzun sürecek gibi görünüyordu.

Sürdü de... Gezi'nin kazandırdığı yeni vatandaşlık bilinci mahalle dayanışmalarında, platformlarda, açık hava forumlarında sürüyordu; Türkiye'nin hemen hemen bütün illerinde. Gezi Ruhu, demokrasi isteyenleri, yaşam tarzıma karışma diyenleri içine çekiyordu. Tabii bu ortamlara yönelik şiddet ve operasyonlar da devam ediyordu. Gezi'de hayatını kaybeden gençlere, sonraki direniş süreçlerinde yenileri eklendi ne yazık ki. Teker teker geldi acı haberleri. Gözaltılar, tutukluluklar, davalar birbirini izledi. Gezi yalnızca Türkiye'nin değil dünyanın da ilgi odağı idi. Yurtdışından bu sivil demokrasi talebi hayranlıkla izleniyordu. Öyle ki dönemin bakanları yurtdışına çıktıklarında Gezi'yi kötüleyemiyorlardı, hatta övünenler bile oldu. Dönemin Bakanı Egemen Bağış New York Times'a yazdığı mektupta "Son zamanlarda yaşanan barışçıl gösterilerin ardında yatan önemli bir neden varsa, o da halkımıza sağladığımız fırsatlar sayesinde Türkiye'de enerjik bir sivil toplumun gelişmesidir. Bunun yanı sıra ister çevre konuları ister bireysel özgürlükler için olsun, inanıyorum ki şiddete başvurmadan demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş hükümete karşı protesto gösterisi düzenlemek Türk toplumunun Avrupalı kimliğini ortaya koymaktadır." diyordu.

GEZİ NELERİ BAŞARDI

O gün Gezi Parkı'nda bir araya gelen ve birbirine hiç benzemeyen, tamamen farklı görüşlerde olan insanlar, birlikte hareket etmenin kendisini en güçlü sanan iktidarlara dahi geri adım attırabileceğini anlamıştı. Gezi'nin ardından gelen ilk büyük başarı 7 Haziran 2015 seçimleri idi. AKP iktidarını sandıkta yenmeyi hedefleyen her bir vatandaş yalnızca kendi oyunun değil, diğer partilerin de oyunun doğru sayılması, kullanılan her bir oyun takibi, sandık ve seçim güvenliği için seferber olmuştu. Sonuç muhalefetin ortak zaferiydi. Ancak bu kez yaşatılan şiddette bombalar, kitlesel ölümler vardı. Herkesi can korkusu sarsa da hala sandıkta iktidarı yenmek bir amaçtı. Demokratik oluşumların önündeki ilk hedef, Türkiye'nin adının bile ne olduğu anlaşılmayan bir yönetim kaosuna düşmemesi için çalışmaktı. Hayır Meclisleri, Gezi ruhundan doğan ve mahallelerde, ilçelerde örgütlenen bir vatandaş inisiyatifi olarak ortaya çıktı; öylesine etkili oldu ki seçim günü iktidarın kazanması tehlikeye düşünce, devletin kurumu YSK iktidardan yana kullandı oyunu. Ama birleşik muhalefet birlikte hareket etmenin tadını almıştı bir kere. Cumhurbaşkanlığı seçimleri, evet, bir hayal kırıklığıydı ama, zafere yerel yönetim seçimlerine ulaşılmıştı. Bugün birleşik muhalefetten esinlenen, demokrasi isteyenlerin ortaklaşması olmadan başarı olamayacağını anlayan muhalif siyaset bir araya gelmeyi, 6'lı masalar, üçüncü ittifaklar oluşturmayı böyle öğrendi.

ARTIK KONUŞMA VAKTİ

Gezi o günü yaşayanların asla tahmin edemeyeceği bir etki yarattı ve yaratmayı da sürdürüyor. Haklıydı, hakkında açılan Türkiye genelindeki davalardan defalarca beraat etti. Son yapılan zaten mahkeme değildi. Bu davanın açılmasında adı geçen tek bir mağdur dahi gelip orada, mahkeme salonunda mağduriyet bildirmedi. Bu davanın 100'ü aşan müştekisinden hiçbiri gelip şikayetinin ne olduğunu anlatmadı. Herhangi bir tanık dinlenmedi. Bu davanın tek sözde mağduru 2013 yazına kadar yurt içinde ve dışında çeşitli kesimlere kendisini demokrat olarak tanıtan, ama o yaz üzerindeki demokrasi boyaları tomaların sularıyla akıp giden çıplak kraldı. Acaba dün Türk Demokrasi Vakfı'nda konuşan Bülent Arınç da aynı kraldan mı bahsediyordu.

Artık dönemin tanıklarının konuşma vaktidir. Bülent Arınç daha net konuşmalıdır. Türkiye'de demokrasi isteyen kesimler kendisinden çok çekmiştir. Kumpas davalarının mağdurlarının sebebidir. Geçmişe dönük göndermelerle helalleşme furyasına dahil olmayı arzuluyor ise, önce o günlerde ne yaşadığını açıklamalıdır? Kendisine "ne olursa olsun parkı temizleyin" talimatı verildiği, ancak "çok sayıda ölen olur endişesi ile" bunu yapmadığı ve bu nedenle Bakanlar Kurulu'nda şiddetli bir tartışma yaşandığı doğru mudur?

Ali Babacan dönemin Başbakan Yardımcısıdır. Mağdur olmadığını açıkça belirtmiştir ancak geçtiğimiz günlerde üstü kapalı olarak dönemin başbakanı ile ilgili söylediği "göz karartma ve değişik psikoloji" nedir? Gözler ne yapmak üzere karartılmıştır?

Sadullah Ergin, AKP saflarından ayrıldıktan sonra, "Gezi sürecinde Taksim'de toplananlar dinlenip taleplerinden doğru olanlar karşılanmalıydı” yorumu yapmıştır. En adaletsiz dönemlerden birinin Adalet Bakanı olan Ergin, hem Gezi hem de kumpas davaları hakkında konuşmalıdır.

Ahmet Davutoğlu, partisini kurmasının ardından mağdur olmadığını ilk açıklayan siyasetçidir. Ancak pek çok konuda üstü kapalı konuştuğu gibi, bu konuda da üstü kapalı imada bulunmaktadır. Davutoğlu'nun yalnızca Gezi de değil, 2015 yazı ve ardından gelen kısa Başbakanlık döneminde yaşananları da "konuşursam" deyip bırakmamalı ve konuşmalıdır.

Muammer Güler, dönemin İçişleri Bakanı olarak Gezi direnişine karşı uygulanan şiddetten ne kadar sorumludur ya da görevinde ne derece baypas edilmiştir? Başbakanlık, bakanlık, emniyet, kolluk zincirinde hangi kanunsuz emirler kimler tarafından verilmiştir? Konuşmalıdır.

Dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu da konuşmalı ve o gün makamında sorumsuzluğuna, daha sonra da suçlanarak sorumlu ilan edilmesine ve cezaevine girmesine neden olan emir ve talimatları açıklamalıdır.

Dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın da konuşmalı ve o süre zarfında kitlesel bir katliama sebebiyet verecek ölçüde şiddet uygulamaları için kendilerine baskı uygulanıp uygulanmadığını anlatmalıdır.

Bu sorular bir gün elbet yanıt bulacak, karanlık gidecek Gezi kalacaktır.