AKP Grup Başkanvekili, 19 yıldır hazırlandıklarını, esas şimdi başladıklarını söylemiş. Ben de kendisine bu ülke için safi vakit, enerji kaybı ve zarar olduklarını söyleyeceğim.

Bu ülke sizin "bundan sonra"larınızdan, "milat"larınızdan, "yeni"lerinizden, "ileri"lerinizden, "hedef"lerinizden, hiçbir yere ulaşmayan "yola devam"larınızdan bıktı, usandı, yoruldu ve tükendi. Dün TİP Sözcüsü Sera Kadıgil'in Anayasa Komisyonu'nda dediği gibi, ülkenin birikimlerinin, kaynaklarının, değerlerinin üzerinden sanki bir çekirge sürüsü geçiyor. Sadece maddi kaynaklardan söz etmiyorum, manevi iklimde de soluk alınamıyor. İnsan yapımı felaketler tekrarlanıp duruyor. Yıkıp da yerine yapmaya kalktığınız hiçbir elle tutulur hizmetiniz yok. Varsa yoksa "Bu iş bize yarar mı, yaramazsa yıkıp yenisine bakalım." Ülkenin 19 yıllık özeti bu, hiç kusura bakmayın.

Dün 24 Mart 2013 tarihinde yazdığım bir yazı geçti elime. Birgün Gazetesi Pazar eki için yazmışım. O gün bugündür konular aynı, her yıkımın üzerine yenileri eklenmiş. Aynı yürüme bandı üzerine koşup duruyoruz. Enerji kaybından öte bir ülkenin kazanımı yok; temiz hava yok, umut yok, huzurlu bir ülke beklentisi yok, iş yok, ilerleme yok... Varsa yoksa Diyanet İşleri Başkanı'nın "ya sabır, ölünce cennet" vaadi... Yaşam değil ölüm vaatleri.

DOYMAK BİLMEZ TALAN

Adana'dan yeni dönmüştüm. Zira Çukurova nehirleri üzerinde birbiri ardına dizilmiş barajlar, insan sağlığı, işçi sağlığı ve güvenliği, bölgede yaşayan canlıların yaşamlarına tehdit ediyordu. 1 yıl önce Kozan Göktaş-1 HES'te kapak patlaması sonucu 10 işçi sulara kapılmış, 5 işçinin bedenine dahi ulaşılamamıştı. Yine aynı günlerde büyük tartışmalara neden olan “tabiatı koruma” adı verilen yasa ile Kazdağları’nı nasıl kaybedebileceğimizden, Finike’deki sedir ağaçlarının civardaki taş ocaklarıyla nasıl yok olduğundan söz etmişim. 22 Mart Dünya Su Günü için TBMM Çevre Komisyonu Üyesi Sena Kaleli, bizi Bursa'ya, çevre sorunlarını görmeye davet etmişti. Maksempınarı, Unçukuru, Kabulbaba, Suuçtu köylerini gezmiştik. "Peş peşe söylendiğinde gerçek gibi gelmiyor insana. Sanki kuşaktan kuşağa anlatılan bir masalın var olmayan köyleri gibi… Orta Dünya'nın küçük yerleşimleri gibi... Veya “Sirinler”in köyleri gibi bir şey… Tabi her zaman bir Gargamel de bulunur" demişim.

Birkaç gün önce Gazete Duvar'da, Pelin Akdemir imzalı bir özel haber vardı. Bursa Karacabey’de bulunan tarım alanlarının sanayi bölgesine dönüşmesi ile ilgili. Haberde Karacabey’in hemen yanındaki Taşpınar, İkizce, Orhaniye, Hürriyet ve Muratlı köylüleri ve DOĞADER'in bu bölgenin tarımının sanayi tesisleri ile yok olmaması için 2001'den beri verdiği mücadeleyi anlatıyor. Köylülerin defalarca mahkeme kazanmalarına rağmen sanayileşme yolunda açılan gedik giderek büyüyor. Bölgenin “sulu marjinal tarım arazisi” ve “sulu mutlak tarım arazisi” olduğu yönünde alınan mutlak mahkeme kararlarına rağmen sanayileşme durdurulamıyor. Araziler elden çıkıyor. Akdemir, Bursa Ovası’nın en verimli arazilerine sanayi bölgesi kurmanın ve yapılaşmanın önünün nasıl açılmış olduğunu anlatmış.

360 DERECE TAŞ OCAĞI

Geri dönelim 2013'e... Sena Kaleli bizi Bursa'nın yine tarımıyla ünlü Kemalpaşa İlçesi'nin dışına çıkarmıştı. Bir yerde arabayı durdurup bizi indirdi. Görüntü inanılmazdı. Gözle görülen uzaklıkta 360 derecede dönerek 10 tane taşocağı saydık. Sonra yanlarına gittiğimizde bir kısmının ömrünü tamamladığı ve öyle bırakıldığı, bir kısmının açılıp bırakıldığı, bazısının da derme çatma kapatıldığını gördük. Bugün, yani 25 Mart'ta 411 yaşına giren ünlü gezgin Evliya Çelebi'nin "velhasıl sudan ibarettir Bursa" diye tanımladığı, tarımıyla hem ülkeyi hem de ihracatı besleyen bu güzel şehir ağır bir taş ve mermer ocağı tozu tehlikesi altındaydı.

O gün bugündür bölgeden sıklıkla çoğu taş ocağı olan maden ocaklarının kapasitelerinin artırılacağı yönünde haberler gelir, köylüler direnir. DOĞADER, uydu ile fotoğraflama çalışması ile Bursa'da Uludağ eteklerinde, Orhaneli ve Keles bölgesinde, Nilüfer'in üst taraflarındaki civar köylerde baş madenciliğin hala devam ettiğini geçtiğimiz yaz açıklamıştı. Baş madencilikten kastedilen yerleşim bölgesi olup olmadığına bakılmadan; tarım alanlarını, hayvancılığı ve su kaynaklarını etkiler mi diye düşünmeden verilen madencilik izinleri. Velhasıl Evliya Çelebi, senin bildiğin Bursa yıllardır saldırı altında, tarıma rağmen sanayi, tarıma rağmen taş ocağı ve maden ile... Kent yağması denince de akla ilk gelen o acı verici Bursa silüeti oluyor.

BARIŞ ESERKEN ANKARA GÜLÜYORDU

Yazıyı yazdığım aynı günlerde bir garip barış süreci yürüyordu. Ajandasını, eylem planını kimsenin bilmediği, anayasal ve hukuki zemini bulunmayan, parlamentodan kaçırılmış, seçilmiş bazı akil insanların Türkiye'nin bölgelerine dağıtılıp fena halde hırpalatıldığı günler. Bir de bugün insanların teker teker yargılanıp ceza aldığı bayram gibi bir 21 Mart Nevruz Şenliği yaşanmıştı. Öcalan mektupları okunuyordu, yandaş medya coşmuştu, övgüler havalarda uçuşuyor. Ülkede sözde bir barış rüzgarı esiyordu ama bu arada Ankara her yere gürlüyordu. Mesela bütün bunlar olurken KCK davası sürüyor ve Kürt çoluk çocuk, genç “suçu ve suçluyu övmekten” içeride yatıyordu.

Üniversitelere baskın, öğrencilere dayak kötek, gaz cop; KESK’e operasyon, işçilere, sendikalara höt söt; gazetelere, gazetecilere baskı sürüyordu. Oda TV davasının en çok gündem olduğu zamanlardı. Aynı davada Yalçın Küçük kitaplarıyla savunma yaparken, Hanefi Avcı bir "bilgisayara sahte delillik dosya nasıl yerleştirilir" anlatıyor ibretlik. Ergenekon, Balyoz davalarında idam muadili ağırlaştırılmış müebbetler geliyordu. Tanık dinlemeden, savunma alınmadan, çakma deliler, gizli tanıklarla.

SAHTE DELİLDEN DELİLSİZLİĞE

Katıldığım bir Ergenekon duruşmasında hakim yüzde 37,7 tanık dinlemenin yeterli olduğunu söylüyordu ve avukatlar itiraz ediyordu. Toplam 287 sanıklı davada, tüm sanıklar 835 tanık dinleme talebinde bulunmuşlardı. Bu toplam rakamdı. Kimi sanık 1 tane kimisi 10 tane kimisi daha fazla talepte bulunmuştu. Malum bir de kamu tanıkları aleyhte ve gizli tanıklar vardı. Hakim toplam tanık sayısını dinlediği tanık sayısına bölüp oranını bulmuş ve yüzde 37,7 rakamına ulaşmıştı ve bu yeterli demişti. Kamu tanıklarının dinlenme oranı yüzde 60.  Sanıkların gösterdikleri tanıkların dinlenme oranı ise yüzde 22 idi. Hiçbir tanığı dinlenmeyen sanık vardı.

Geçtiğimiz hafta Gezi davasının sondan bir önceki olduğunu tahmin ettiğimiz duruşması vardı. Ne yazık ki bundan 9 yıl önce izlediğimiz mahkemelerden farkı yoktu. Yok aslında vardı. O dönemin iktidarın deyimiyle "fetöcü yargısı" sahte delil üretiyordu ve yüzde 37,5 tanık dinlenmişti. Gezi Davası'nda ise Avukat Can Atalay'ın ifadesi ile “delilsiz” yargı dönemi başladı. Gezi Davası'nda delil bulunmuyor, akla ziyan komplo teorileri var. Öte yandan dünya kadar mağdur ile şikayetçi var ama gelip şikayet eden yok, tanıklar dinlenmiyor. Yani yüzde 37,5'ten 0 (sıfır) tanık dinlemeye ulaştık.

ZİYANSINIZ

Aynı yılın (2013) 1 Nisan günü haberlere düşen ilginç bir açıklama vardı. Dönemin AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu şu açıklamayı yapmıştı: ''10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de; diyelim ki liberal kesimler, şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak." Bu çok enteresen bir çıkıştı; ama bu çıkış çöküşün başlangıcı oldu. Hoyratlığın ardından 2013 Gezi Direnişi geldi. Muhalefet birlikte mücadelenin ne kadar değerli olduğunu fark etmişti. Hani bir orman hikayesinde olduğu gibi Geyik ile Aslanın aynı yöne birlikte kaçtığı orman yangını günü o gündü. Ardından 2015 seçimleri, ardından Hayır Meclisleri, ardından 2019 seçimleri geldi. Bundandır Gezi'ye öfke.

Bu ülkeye zararsınız, ziyansınız.