Sidney Lumet’nin 1957 yılında 33 yaşındayken çektiği ilk filmi.

En iyi film, en iyi yönetmen,en iyi senaryo dallarında Oscar adayı olursa da
her üç ödülü de Kwai Köprüsü filmine kaptırmış ve enteresandır gişede başarısız olmuştur .

96 dakikanın 90 dakikası tek mekanda geçer.

Senaryonun önemini anlamamız için nefis bir örnektir

Senarist Reginald Rose, bir cinayet davasında jüri üyeliği yaptıktan sonra kendi deneyimlerinden ilham alarak bu dramayı yazmıştır.

“ Masum birini mahkûm etmektense, suçlu birini kurtarmayı göze almak
daha iyidir.” diyen Voltaire ‘in de bize ahlaken gösterdiği doğrultuda , hukuğun en temel prensiplerinden biri olan masumiyet karinesine dairdir elbette.

Film adalet sarayının görkemiyle açılır.

Birçok ülkede adaletin en kutsal kavram olduğuna vurgu yapmak için
adliyeler böyle görkemli yapılır.

On İki Kızgın Adam, birçok açıdan Amerikan hukuk sistemine bir aşk
mektubudur.

Oradan,kayan kamera ile binayı ,yani adaleti devasa ; onun koruması
altındaki insanları ise küçük görürüz.

Ve zaten orada,binanın girişinde “shelter” ,yani “barınak,sığınak” yazar.

İnsanın sığınacağı tek şey adalettir.

Nitekim, o kutsayan sütunların arasından girer insanlar.

Dava ile çok enteresan bir şekilde olay bittiğinde tanışırız.

Ve tabii jüri ile de tanışır ve olmayanı fark ederiz.

Jüride ne kadın vardır ne de mesela zenci ..

Jüriyle tanışmamızda da nefis nüanslar vardır

Jüri başkanı, yargıca en yakın noktada oturur.

Bir an önce kaçıp maça gitmek isteyen, kapıya en yakın oturur.

Önyargılı üç jüri dinlerken yargıca bakmaz.

Ve elbette içlerinde düşünen tek jüri vardır : Filmin yapımcılığını da üstlenen

Henry Fonda’nın canlandırdığı 8 numaralı jüri.

12 numara ... O da saatine bakar.

“Mahkumu idam edelim gidelim, yapacak daha acil işlerimiz var” diye geçirir
aklından.

“Eğer içinizde bir şüphe /reasonable doubt varsa sanığın suçsuz olduğuna
dair karar vermelisiniz “cümlesi geldiğinde , 8 numara şüphe ile başını
kaldırır ve tam da bunu yapacağını belli eder.

8.numaralı jüri , sembolik olarak içlerinde tamamen beyaz giyen tek kişidir.

Sanık, onu gördüğümüzde "etnik bir azınlığa ait “ görünür ama hangisi
olduğu net değildir ve bu hiç dillendirilmez.

Italyan, Hintli, Yahudi, Arap, Meksikalı,hatta Türk olabilir.

Gözleri koyu halkalarla çevrili ve bitkin ve korkmuş görünür.

Mahkumun suçlu ya da suçsuz olduğu filmin sonu dahil hiç açıklanmaz.

Ama gördüğümüz bu çocuk suçlu bile olsa bir ezilmiş olandır ona hiç şüphe
yoktur.

Goya’nın Kurşuna dizilenler tablosundaki beyaz gömlekli masum adam
gibidir.

Çocuk ve jüri masası kurguda süperpoze olur.

Kaderi bu masada belirlenecektir.

Filmin jeneriği şimdi girer.

Göreceğiz hepsi bir şeylere öfkelidir.

Biz de 13.jüri oluruz.

Ve bunu davayı dinlemeden yaparız.

Böylece davayı dinlemeden hüküm veren jüri üyeleriyle özdeşleşiriz.

Film tek bir kişinin nasıl fark yaratabileceğine dair adeta bir kahramanlık
hikayesi olarak gelişir. Ve nihayetinde 8 numaralı jüri tarafından tek tek ikna
edilen jüri üyelerinin kararıyla sanık serbest bırakılır.

İşte tam da burada şunu tartışmamız gerekir.

Bence filme dair en önemli konu şudur:

Film tek bir iyinin adaleti sağlayacağı üzerinden aslında Amerikan adalet
sistemini kucaklar ve sevgiye boğar.

Oysa şunu farketmeliyiz ki insan hayatı pamuk ipliğine, yani tek bir kişinin
iyiliğine bağlıdır.

Hatta iyilerin cesaretine,
hatta cesur iyilerin akıllı olmasına...

Cesur iyilerin akıllı olması toplumda , hele hele Amerikan toplumunda o
kadar nadirdir ki..

Bir de bu nadirliğin jüride ne kadar az temsil edildiğini düşünün.

Aslında film, tüm ötekilerin Amerikan sözde adalet sistemi tarafından nasıl
katledildiğini anlatır bize.

Niyeti bu değildir ama kendi iradesi dışında bunu anlatır.