Bu yazımızı üzüntüyle kaleme alıyoruz

Konu Ankara’daki “Çiğiltepe Ortaokulu’nun” adının ansızın “okula yapılan bir para bağışı” nedeniyle değiştirilmiş olması. Birçok dostumuz arayıp, yazıp bir tepki göstermemizi istediler gün boyu. Bu inanılır gibi bir durum değildir. Çok alışılmış bir uygulama da değildir.

Sn. Milletvekili Ümit Özdağ internet kaynaklı bir siteden aldığı bazı gerekçeleri zaten saymıştır. Öncelikle internette yer alan ham bilgilerin bir kısmı doğal olarak yanlış olsa da yazılanların çoğunluğu ve özü bize göre doğrudur.

Miralay Reşat Çiğiltepe’nin (1879-1922) 27 yıl cephelerde geçen hayat hikayesi çok çetin bir süreçtir. Biyografisinin kitap halinde tarafımızdan yazılması; Lodumlu MSB arşivlerinden, şahsi dosyasından, ailesinden kalan şahsi belgelerinden yararlanarak, arazide bizzat yerinde yaptığımız analiz ve incelemelerimizden, son yaşayan gazilerden de aldığımız bilgi ve belgelerle, 761 sayfayı bulan ve de 750’ den fazla dip nota sahip, 26 yılı aşan, kuyumcu sabrıyla çalışarak tamamlayabildiğimiz bir biyografi kitabıdır[1]. Kitapta “belgelere uyulduğu ve akışının gerçekçi olduğu” Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etütler (ATESE) Başkanlığının resmi yazısıyla da tescil edilmiştir. 

Merhum Reşat Çiğiltepe (Büyük Taaruzda Reşat Bey'in intiharı: 'O gün Çiğiltepe'de neler oldu?' (Tarihi Araştırma Yazı Dizisi - 1)) , subay çıkar çıkmaz ilk rütbesi olan teğmenlikte Balkanlarda çetecilerin ve isyancıların peşindedir. İlk kurşun yarasını eşkıya takibinde göğüs göğüse çatışırken dağlarda almıştır. 5’inci Dereceden Mecidiye nişanı almayı hak etmiştir. Sonra Balkan Savaşı’nda, önce Şehit Cavit Paşa’nın emrinde İşkodra müdafaasında sonra da meşhur Esat Paşa’nın emrinde Yanya Savunmasında biri başından şarapnelle olmak üzere bölüğünün başında Mehmetçiklerinin önünde düşmanla boğaz boğaza çatışırken iki kez farklı zamanlarda yediği Yunun kurşunuyla yaralanmış, yaralı olarak savaşmıştır. Kendisi Yanya savunmasındaki üstün başarılarından dolayı Binbaşılığa terfi ettirilmiştir

Sonra Çanakkale Savaşında ilk önce bizim de ailece büyük dayımızı şehit verdiğimiz Zığındere’deki o meşhur “Üçler Taarruzunda” elinde kılıcı ve tabancasıyla komutanlık ettiği 70’inci Alayın 3’üncü piyade taburunun başında siperlerden düşmana doğru fırladıktan ve yine boğaz boğaza İngilizlerle çatışırken yaralanmıştır. Bir iki ay İstanbul’da tedavi gördükten sonra tekrar savaş alanına taburunun başına dönmüş ve Seddülbahir sağ tarafta Şehitler sırtında bir başka süngü hücumunda tekrar vurulup yaralanmıştır. Kısa bir süre sonra iyileşip tekrar taburunun başına cepheye dönmüştür. Bu kez de taburuyla, ANZAK cephesinde durumun gelişmesi üzerine Mustafa Kemal’in emrine verilmiştir. 9 Ağustos 1915 sabahı şafak sökerken Anafartalar taarruzunda “elinde kılıcı ve tabancasıyla” bayır aşağı taburunun başında taarruza katılmış ve birliğinden ağır zayiat vererek zafere o zafere imza atmıştır. Muharebe alanındaki üstün başarısı nedeniyle iki yıl kıdem zammı ile Harp ve Alman madalyaları almıştır.

Sonraki durağı, yine Mustafa Kemal Paşa’nın 16’ncı Kolordusunun emrinde ve 70’inci Piyade Alay Komutanıdır. Muş’un kurtuluşunda Alayının başında taarruzları sevk ve idare etmiş defalarca boğaz boğaza çatışmaların içine girmiştir. Alay sancağı bu çetin muharebelerdeki üstün başarıları nedeniyle çift kılıçlı altın ve gümüş imtiyaz madalyaları kazanmıştır.

1918 yılında Büyük İstanbul yangınındaki birliğiyle alevlerin içinde gösterdiği başarı ve fedakarlıklardan dolayı “Tahlisiye madalyası” kazanmıştır.

Sonra Tümen Komutanı olarak 7’nci Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın emrinde 53’üncü Tümen Komutanı olarak Filistin cephesinde yine çetin muharebelere katılmış, yaralar almıştır. Sonunda bu bölgede İngilizlerle çatışırken esir düşmüştür. Bir yıl Seydi Beşir esir kampında kalıp Mısır’daki esaretinden sonra tekrar İstanbul’a dönmüş ve meşhur Nemrut Mustafa Paşa Mahkemesine tayin edilmiştir. Burada yapılan kanunsuz işleri hazmedemeyerek dilekçe vermiş ve kısa bir süre sonra Anadolu’ya Millî Mücadeleye katılmak için İstanbul’u terk etmiştir.

Kısa bir süre Afyon, Eskişehir ve Konya’da Refet Paşa’nın yanında muharebe için teşkilatlanmaya yönelik önemli görevler yapmış ve sonra Kazım Karabekir Paşa’nın yanına tayin edilmiştir. Doğu cephesinde Taşnak’ların püskürtülmesinde 11’inci Piyade Tümen Komutanı olarak görev almıştır. 16 Nisan 1922 de ise Mustafa Kemal Paşa imzasıyla Batı cephesine 57’nci Piyade Tümen Komutanlığına Komutan olarak atanmıştır. Büyük Taarruzun ikinci günü cephenin en kuvvetli yerinde, çok güçlü ve çetin bir Yunan direnek noktası önünde şiddetli taarruzlarını sürdürmesine rağmen yandaki tümenler başarıyla cepheyi yarmaları sebebiyle teessüre kapılmış ve muharebenin o çok ağır temposu içinde emrinde görev yaptığı Başkumandan Mustafa Kemal Paşa’ya karşı hayatında ilk kez de olsa vazifesini başaramadığını sanıp öğlene doğru emir subayı yaveri Selim oğlu Refik Efendi’yi bir bahaneyle uzaklaştırıp revolver tabancasıyla hayatına son vermiştir. Vefatından sonra üst cebinden “Muvafakiyetsizlik beni hayatımdan bizar etti” şeklinde bir not çıkmıştır. (Vefatıyla ve son anlarıyla ilgili detaylar için bakınız: Miralay Reşat Çiğiltepe, Büyük Taarruz, İkinci Gün, 27 Ağustos 1922, Son Saatleri )

Reşat Çiğiltepe 4 ve 5’inci dereceden Mecidi nişanları, Birinci Cihan Harbi Madalyası, Muharebe Gümüş Harp Liyakat, Avusturya-Macaristan Üçüncü Sınıf Liyakat-Askeri, Almanya İkinci Sınıf Demir Salib, Tahlisiye, İstiklal Madalyası sahibi bir subaydı.

Tam “18 kez” vücudunu, başını muharebe alanlarında düşmanla göğüs göğüse boğuşurken bir İngiliz’e, Fransız’a, Rus’a,  ANZAK’lıya veya bir Yunanlıya ait bir mermi, şarapnel ya da süngü delmiş veya parçalamıştı. Anlındaki Yanya savunmasından kalan şarapnel izi derindi. Her daim namluya karşı yürümüş Harbokulu mezunu, namuslu, tok sözlü ve çok onurlu örnek bir Türk Subayıydı. Sınıfı piyadeydi. Atatürk’ün emrinde 4 kez çalışmış onun çok değer verdiği bir silah arkadaşıydı. Sınıfının en iyilerindendi. 2 kez dinlensin diye yapılan İstanbul tayinlerini yani rahatı her iki seferinde de dilekçe vererek kabul etmedi ve hep cepheyi, muharebe alanlarını seçti. Sevdiklerine bile zamanı kalmadı, muharebe alanlarında dolaşmaktan bir aile kurmasına fırsatı olmadı…

 Biyografisini araştırarak “Kırk yıl önce” yazarken; Miralay Reşat Bey’in yeğeni, eski kaymakamlardan Derviş Bey’i ve eşini kurmaylık öğrencisiyken konuyu vazife edinip Moda’daki evlerinde ziyaret etmiştim. Yaşlı bir İstanbul beyefendisi ve hanımefendisi ile karşı karşıyaydım. Zarif ama çok duygulu uzun bir sohbet oldu. Çiğiltepe ile ilgili aklımdaki tüm detayları sormuş ve notlar da almıştım. Derviş Bey evden ayrılırken bana sürpriz yaptı; “Onun yaşamını yazacağımı, unutulmasına fırsat vermeyeceğimi bildiğini ve güvendiğini” söyleyerek onun İstiklal madalyasını, eldeki tüm belgeleri, imzalı fotoğraflarını verdi. Ben o genç yaşımda onları, akademiyi bitirince nasılsa tekrar görürüm sanmıştım. Ama öyle olmadı; ilk fırsatında aradığımda her ikisinin de vefat ettiklerini öğrendim. Elimdeki malzemeleri ve İstiklal madalyasını “Harbiye Askeri Müzesine” teslim ettim. Ama yazmaya devam ettim. Arşivlere iyice girdim. Tam 26 yıl sürdü yazdığımız kitap. Nasıl oldu nasıl başarabildim bilemiyorum. Öylesine zorlu ve değerli bir hayata, mücadeleye göz yaşlarımı tutamayıp yazdığım günler o kadar çoktu ki. Bu işi hiçbir zaman nedense bir başarı gibi de görmedim. Yazmak sanki Derviş Bey’in birlikte kucağında fotoğraf çektirdiği öz amcası Reşat Çiğiltepe’den omuzlarına devraldığı ve bana devrettiği bir sorumluluk, bir vazife gibiydi yıllar boyu. Ama hakikaten bir sabır işiydi, iğneyle kuyu kazmaktan pek farkı yoktu. Bir yandan ağır vazifelerim bir yandan boş zamanlarda ve daha ziyade geceleri araştırıp yazmak ailemi bile ihmal edecek boyutlara ulaştı. Sonunda 2009 yılında bitti, editoryal çalışması sonrası basıldı ve tükendi…

Babası Ziya Paşa, o meşhur olan kişi değildir. Ama internette bazıları kafadan atma hikayeler yazmaya, anlatmaya hala devam ediyorlar. Mesela öncelikle mevcut resmi kayıtlara göre, “bitmez tükenmez o şaşırtıcı bilgi kirliliğinde yazılmaya devam ettiği” gibi Miralay Reşat Çiğiltepe asla 1’inci, 2’nci İnönü ve Sakarya muharebelerine katılmamıştır.

 Ama yukarıda yazdığım o katıldıkları çok önemli savaşlar herhalde o Ankara’daki ORTA OKULUN ismine Miralay Reşat Bey’in soyadının verilmesini hakkediyordu. Yoksa artık okul ismi almaya yetmiyor mu bu kanla yazılmış çok değerli ve zorlu 27 yıllık muharebe meydanlarında geçen hayat? Ya da acaba merhum malul gazi Miralay Reşat Bey bir insan ve asker olarak, daha fazla neler yapması lazımdı ki “bu ülkede bir orta okula adı verilebilsin ve de sonradan değiştirilmesin”?

18 adet savaş yarası taşıyan İstanbul, Fatih/ Sarıgüzel semtinden, Sicil No.1311-c, P 80, Mai Ela Gözlü, Mülkiye Kaimekamı Mehmet Ziya Bey’in Mahdumu, Orta Boylu, Miralay Reşat Çiğiltepe’nin[2] çok zorlu geçen hayatını kaleme alan bir yazar olarak, en başta Sayın Milli Eğitim Bakanı olmak üzere açık kalplilikle soruyoruz şimdi;

Bu kararınızı tekrar gözden geçirebilir misiniz lütfen?

Çünkü o milli mücadelenin ve Büyük Taarruzun sembol komutanlarından birisiydi… Sonuç olarak tam tam 98 yıl sonra merhumun rakibi olan ve o Orta Okula Miralay Reşat Bey’in adının silinip yenisi olarak verilen, her ne kadar önemli bir insan olursa olsun “Turhan Polat”’ın adının[3]  acaba, Miralay REŞAT BEY’E KIYASEN BU ADI “NEDEN DAHA FAZLA HAK ETTİĞİNİ” birisinin bu çilekeş ulusa anlatıp, inandırması gerek… Yoksa içimiz o isim orada olduğu sürece hep acıyacak, başka yer mi yok, başka bir yere verin o ismi de…Gerçi gerçek savaş kahramanlarının adları zaten yüreklerde yaşar ama böylesi de olmamalı… 

Güzel Günlere…



[1] Çiğiltepe, Cihangir Akşit, Doğan Kitap, 2009.
[2] Kara harp Okulu 19 Numaralı Künye Defteri ve Şakirdan.
[3] Vakıf adı da olabilir.