Cumhuriyet tarihimizin şekillenmesinde öyle zorlu bir dönem vardır ki, bu dönemde asker olup da hayatta kalmayı başarabilenler, neredeyse bir elin parmakları kadar azdır. Gerçekten de 1908 ile 1922 yılları arasındaki, insan ömründe kısa ancak aslında asırlara bedel, o çok kritik 14-15 yılda, peş peşe; 1908 İkinci Meşrutiyet’in ilanı, Yemen, Ermeni, Arnavutluk ve Aşiret isyanları, 1911 Trablusgarp Savaşı, 1912-1913 Balkan Savaşları, 1914-1918 dokuz cepheli Birinci Dünya Savaşı, 1919-1925 Kurtuluş Savaşı ve Anadolu’daki iç isyanlar gibi, birçoğu günümüzde bile geçerliliğini koruyan büyük olaylar savaşlar yaşanmıştır. Mustafa Kemal Atatürk ve aynı dönemde yaşamış bazı silah arkadaşları, işte bu çetin dönemin hemen her anında en kritik görev yerlerinde bulunmuş ve Türk tarihinin akışına yön vermiştir.

İnsan öğüten böyle bir ve dönemin içinden sıyrılıp sağ çıkabilmek, kuşkusuz çok zor olmuştur. Bunun için sadece başarı değil, şans da gerekmiştir. Şans bazen saat olmuş şarapneli önlemiş, bazen de gemi olup Karadeniz’in azgın sularına dayanabilmiştir.

Bu dönemde yaşamış isimsiz kahramanların çoğu, yoğun vatan sevgileri ve mecburiyetler nedeniyle, sürekli silahlarının gölgesinde yaşayıp fedailik yapmıştır. Bunların büyük bir bölümü, bu kan ve barut kokan ateş cehennemi içinden çıkamayıp bir tepecikte, bir çukurda, çölde, denizde, herhangi bir yerde, ne yazık ki eninde sonunda bir şekilde toprak olup gitmişlerdir. Çoğunun mezarı bile belli değildir.


Tarih açısından özellikle de son birkaç yüzyılda, bu mazlum millet ve onun yansıması olan Mehmetçik, yukarıda belirtilen haksız, hukuksuz, sebepsiz ve hayâsız pek çok saldırıya maruz kalmıştır.

Miralay Reşat Bey’in yaşamı da, çetin geçen yakın tarihimizin içinden alınmış çok ilginç bir kesittir. Yukarıda adı geçen savaşların, olayların birçoğunda bizzat yer almış ve/veya yaşananlara tanık olmuştur. Bunu tam 18 defa yaralanarak kanıyla da kanıtlamıştır. Dile kolay, yani ölüm ya da düşmana ait bir şarapnel veya kurşun, çoğu farklı zamanlarda olmak üzere 18 kez başına, eline, koluna, göğsüne, karnına, bacağına çarparak etini, kemiğini delerek parçalamıştır Reşat Bey’in...

O fedakâr nesil, neredeyse “yedi düvelden yedi mermi” yemiştir. İşte Reşat Bey için de durum aynen böyle olmuştu. 1896 Harbokulu mezunu olan Reşat Bey’i bu kritik dönemdeki hemen her kritik cephede görebiliyoruz. Osmanlı’ya baş kaldıran Bulgar komitacılarıyla ve Arnavutluk İsyanında ihanet içindeki çetelerle göğüs göğse çarpışırken oralarda Balkanlarda bir yerdedir. Balkan Savaşı’nın en çetin cephelerinde kendisini ünlü İşkodra Tümeni’nde Şehit Cavit Paşa komutasında Sırplara karşı kritik bir tepede boğaz boğaza muharebe ederken görebilirsiniz. Bir bakarsınız, tarihe bir destan olarak geçen meşhur Yanya Savunmasında Yunanlılara karşı savunmanın en kritik kesiminde rastlayabilirsiniz kendisine. Bir de bakarsınız Çanakkale Savaşı’nın yine en çok zayiat verilen Zığındere mıntıkasında İngiliz, Senegalli, Hintli veya Fransızlara karşı, bir gece karanlığında taburuyla süngü hücumunun en başındadır.
Bir bakarsınız Mustafa Kemal’in emrinde meşhur Conkbayırı’nda, Anzaklara karşı Anafartalar Cephesi’nde göğsünü yine düşmana siper ediyordur. Bir bakarsınız Doğu Cephesi’nde, yine Mustafa Kemal’in emrinde, en çetin muharebelerin yapıldığı ve kumanda ettiği alayının sancağına madalya verilen, “Muş’un Ruslardan kurtarılışında” rol almaktadır. Bir bakarsınız Filistin Cephesi’nde, Yıldırım Ordular Grubu’nun emrinde Arap çöllerinde İngilizlere ve bazı Arap çetelerine karşı çarpışıyor; bir bakarsınız Kâzım Karabekir’in meşhur Doğu Kolordusunda Ruslara ve Ermeni ordusuna karşı mücadele veriyor; bir bakarsınız Kurtuluş Savaşı Büyük Taarruz ’un en kritik bölgelerinden birinde ikinci kez Yunanlılara karşı kan ve can veriyor.

Bu oldukça kısa sayılabilecek yaşantısında Filistin Cephesi’nde düştüğü bir yılı aşan keder dolu esareti ve bunun getirdiği büyük acılar da cabasıdır.
31 Mart Vakası, İstanbul Büyük Yangını vs. derken takip etmesi bile oldukça güç olan, insanın âdeta başını döndüren ve bu kadar kısa bir zaman dilimine nasıl sığdığını anlayamadığımız bir yaşamdır bu.

Reşat Bey, birçok defa “namluya karşı” yürümüş bir piyade zabitidir. Çok çetin mermi sağanaklarından, ölüm tehlikelerinden son ana kadar hep başarıyla, sağlam olarak çıkmıştır... Son ana kadar!

1983 yılında yüzbaşıyken yapmakta olduğum bir harp tarihi kurmay araştırmam sırasında Yeğeni merhum Kaymakam Derviş Bey’i ziyaret etmiştim. Beni eşi Cahide Hanım ile beraber çok iyi karşıladılar; içeri buyur ettiler. Her ikisi de oldukça yaşlı ve eski İstanbul zarafeti taşıyan, görmüş geçirmiş insanlardı. Her hallerinden bunu anlayabiliyordum.

O gün hep birlikte çok duygulu anlar yaşadık. Ben peş peşe iyi hazırlandığım sorularımı sıraladım. Ailesi olarak bütün bildiklerini bana saatlerce anlattılar. Ben de detaylı notlar aldım. Üstelik Reşat Bey’in ve yine kendisi gibi zabit olan kardeşinin bazı fotoğraflarını, eski gazete kupürlerini, Miralay Reşat Bey’in 1922’deki o çok talihsiz ölümünden sonra kendisine verilen İstiklal Madalyası dahil, ellerindeki her şeyi bana verdiler...

Yeğeni merhum Kaymakam Derviş Bey, büyük bir saygıyla amcasını, onun başından geçenleri ve uğradığı haksızlığı anlatırken son derece özenli bir üslup kullanıyor, zaman zaman gözleri doluyordu. Geçmişe çok saygılı biriydi. Not aldığımı gördüğü için de kimseyi incitmemeye çabalıyordu. Ancak konu amcasının intiharına gelince, asıl nedenin asla söylendiği gibi “Atatürk’ten kaynaklanmadığını, böyle anlatılmasının kesinlikle yanlış ve büyük haksızlık olduğunu” belirtiyordu. Ayrıca kendisinin olay sırasında amcasının yakınında bulunan bazı birinci ağız tanıklarla da bizzat konuştuğunu ve olayların ayrıntılarına girdikçe bu tarihi yanlışlığı daha da iyi anladığını söylüyordu.

Elindeki kısıtlı ancak özellikle kendisi için çok kıymetli olan son belgeleri teslim ederken “kurmay adayı genç bir zabit olarak benim bu sorumluluğa sahip çıkacağımdan oldukça emindi”. Ayrılırken son vedalaşmamız olduğunu büyük ihtimalle hissetmesine rağmen gülerek ve omzuma dokunarak veda etti. Bana çok güvenmişti. Onun beyefendilik yansıyan yaşlı yüzündeki o zarif gülümsemeyi de hiç unutamadım. Ne yazık ki bu bizim son görüşmemizmiş; tabii ki ben bunu o genç halimle anlayamadım.

Sohbet sırasında Derviş Bey, özellikle de muhtelif harplerde 18 düşman kurşununun vücudunda bıraktığı yara izlerini taşıyan amcasının intiharını, kaderin kendisine tanıdığı bazı tesadüflerin yardımıyla nasıl öğrenme imkânı bulduğunu da uzun uzun anlattı. Bu yardımları kendisinden o zaman esirgemeyen merhum Ankara Vilayet Jandarma Kumandanı Fettah Bey’le ve 1945’te Adana-Saimbeyli’de kaymakamken kendisiyle tanışmış olduğu, yine o zamanki Askerlik Şubeleri Mıntıka Kumandanı Tümgeneral Seyfi’ye de minnettar olduğunu vurguladı. Bana olayı, aileyi, yaşamını uzun uzun, bildiği bütün ayrıntılarıyla ve sanki o günü yaşıyormuş gibi heyecanla anlattı.

Yeğeni Derviş Bey bana belgeleri verirken ayrıca “O bu madalyayı hiç takamadı. Bunlar sizin köşede (Kara Harp Akademisi’nde) ebediyete kadar kalır, herkes de görür” diyerek hem madalyasını hem de Reşat Bey’in birinde kendi el yazısı bulunan fotoğraflarını teslim etmişti . Sonra yıllar öncesine dönüp olayı ve Derviş Bey’in anlattıklarını biraz daha düşünerek, o tarihten itibaren zaten aralıklarla kısıtlı boş zamanlarımda tutmaya devam ettiğim notlarımı tekrar okuyup irdelemeye, Reşat Bey’in hayatını araştırmaya ve bana verilenleri artan bir tempoyla düzenlemeye çalıştım.

İlk iş olarak özel bir dilekçe ve resmi bir yazıyla Kara Kuvvetleri’ndeki şahsi dosyasında bulunan bilgilere ulaşmaya çalıştım. Sonra Millî Savunma Bakanlığı’nın (MSB) Ankara-Lodumnu’daki TSK. Arşivleri ile Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı arşivlerine ulaştım...
İncelemem ve yazmam tam 26 yılı buldu….

İncelerken, onun askerlik hayatı boyunca, Mustafa Kemal’in verdiği o büyük mücadelede, dört kez onun yanında ve emrinde bizzat savaşarak güvenine layık olduğunu fark ettim. Hatta, “Çanakkale’de Conkbayırı’ndan başlayarak 3. Ordu Muş Cephesi’nde, Yıldırım Ordular Grubu Suriye Cephesi’nde ve Kurtuluş Savaşı Büyük Taarruz Cephesi’nde Atatürk’ün daima bir şekilde alt kadrolarında yer almıştır” denilirse bunun hiç de yanlış olmayacağı sonucuna da vardım.
O eski bir mutasarrıf paşanın çocuğuydu ama yaşamı boyunca bundan hiç istifade edemediği, etmediği anlaşılıyordu. Zira “dinlenmesi için” İstanbul’daki geri hizmete yönelik rahat görevlere her tayin edilişinde hemen dilekçe verip tekrar muharebe alanlarına gitmeye gayret ettiği belgeleriyle sabittir.
Miralay Reşat Bey’in kim olduğunu anlayabilmek için, canını verdiği son muharebesi olan Büyük Taarruz esnasında özellikle de 26-27 Ağustos gün ve gecelerinde yaşadıklarından da kısaca bahsetmekte yarar olduğunu değerlendiriyorum:

26 Ağustos 1922, Saat 23.45, Çiğiltepe/Afyon:

Büyük Taarruz’ un ilk günü bitmek üzereydi. Gece yarısına neredeyse dakikalar kalmıştı. Yeni bir gün daha başlamak üzereydi.

Bu sabah şafakla beraber açılan dehşetli bir topçu ateşinin ardından baskın şeklindeki şiddetli taarruz, ordu cephesi boyunca tüm dağlarda ve ovalarda 18 saattir bütün hızıyla, aralıksız devam ediyordu. Tepeler boğaz boğaza mücadeleyle el değiştirip duruyordu. Her taraf alev ve dumanla kaplıydı. Gün boyunca ardı arkası kesilmeyen patlamalar ve silah sesleri, tüm sessizliği bozmuş, dağlarda yankılanıp duruyordu. Etraf, havadaki ve yerdeki patlamalarla ara ara, sanki gündüzmüş gibi aydınlanıyor, hemen kararıyordu. Ortalık âdeta mahşer yerini andırıyordu.

Gece, düne oranla daha soğuktu ve çiy, insanın içine fena işliyordu.
Miralay Reşat Bey, üstü ağaç gövdeleriyle kapalı toprak siperin köşesindeki sığınakta toz toprak içinde, az önce çalan siyah manyetolu telefonun ahizesini sıkıca kavramış, öylece karşı tarafın bağlanmasını bekliyordu. Bugün her türlü fedakâr çabalarına rağmen, tümeniyle kendisinden istenen hedefi henüz ele geçirememişti. Yine de bütün şanssızlıklara rağmen, bir yere kadar ilerleyip çıkış arazisini kontrol altına alarak, düşmanla sıkı bir teması ancak az önce sağlayabilmişlerdi. İçerideki titrek gaz lambasının loş ışığında yüzü oldukça yorgun görünüyordu.

Yıllardır kanını dökerek katıldığı muharebelerin kazandırdığı sezgileri ve tecrübesi kendisine, “düşmanın muhtemelen en kuvvetli yerine çattıklarını” söylüyordu. Yani, korktuğu başına gelmişti. Gecikmeye rağmen yine de iyi durumda olduklarını ve bu işi yarın belli bir zamanda tümüyle halledebileceklerini düşünmeye çalışıyordu.

Az önce de tüm cephedeki kendi eşiti diğer birliklerin tamamına yakınının, birinci gün hedeflerini başarıyla ele geçirdiklerini öğrenmişti. Bu yüzden içi buruktu.

Telefonun karşı ucunda, ordu karargâhındaki emir zabitleri heyetinden Fettah Bey vardı. Kulaklıktan gelen sesten 1. Ordu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa’nın hemen kendisiyle konuşmak istediğini söylüyordu. Heyecanlanmıştı.
Reşat Bey, yanındaki Emir Zabiti Selim oğlu Refik Efendi ve karargâh zabitlerinin uzaklaşmasına gerek duymadı. Eliyle işlerine devam etmelerini işaret etti. Verilecek emirleri yazmak üzere not defterini diğer eline almış, ordu kumandanının karşıdan gelecek sesini bekliyordu. Karşılıklı makineli tüfek tarakalarıyla, patlama ve ateş muharebesi sesleri, hemen ilerideki temas hattında kesintisiz devam ediyordu.

Sakallı Nureddin Paşa ile Telefon Görüşmesi:

Sakallı Nurettin Paşa’yla ilişkisi mesafeliydi. Birkaç gün önce, tümenin denetlenmesi sırasında da astlarının haksız yere incitilmesi karşısında belirgin bir tepki göstermiş, çok istememesine rağmen kolordu kumandanının yanında ordu kumandanıyla arasında gerilimli bir ortam oluşmuştu.
Paşa’nın herkes tarafından dile getirilen ve kendisinin de bildiği sert ve kırıcı mizacı yüzünden, emrine girdiği günden beri mümkün olduğunca kendisine yaklaşmıyor ve haftalardır ölçülü davranıyordu.
Ancak telefonun kulaklığından birden, selamsız sabahsız hiddetli bir bağırma sesi yükseldi: “Tepe niçin işgal edilemedi?”

Şaşırmıştı. Kısa bir süre sessizlik oldu. Paşa'nın sesi kesinlikle normal bir konuşma tonunda değildi. Tam anlamıyla bir hesap sormayla, hatta hakarete benzeyen bir azarlamayla karşı karşıyaydı. Sırtı dahil bütün vücudundan soğuk soğuk terler boşalmaya başlamıştı.

18 kez yaralanarak geçirdiği uzun ve çileli askerlik yaşamında çoğunda yer aldığı muharebe alanlarının hiçbirinde başına böyle bir şey gelmemişti. Bu ani, sert ve acımasız davranış yüzünden bir anda kahroldu. Yüzünü ateş bastı. Karargâh zabitleri, ordu kumandanının hiddetle ne konuştuğunu, daima saygı duydukları tümen kumandanları olan miralayın azapla kırışmış yüzündeki mutsuz ifadelerden anlamaya çalışıyordu.

Reşat Bey, dün sabah hava aydınlanırken çok erken saatte baskın şeklinde tüm ordu cephesinde başlayan Büyük Taarruz’ un kendi tümenine düşen cephesinin, Yunan birliklerince çok iyi savunulduğu daha önce defalarca söylenmiş bu kritik kesimini, oraya buraya koşturup mermi sağanağı altında 17-18 saatten fazla bir süredir idare ediyordu. Belirli ilerlemeler de sağlanmıştı. Bunun yukarıdan takdir edilmekte olduğunu sanıyordu.

Böylesine şiddetli bir tepkiyi hiç beklemediği için çok şaşırmıştı... Üstelik ilk amiri olan 1. Kolordu Kumandanı İzzettin Bey’den önce, ikinci amiri konumundaki ordu kumandanının, ilk amiri atlayarak tepeden inme, böyle öfkeyle bağırarak kendisini araması, hiyerarşik olarak da gelenek olarak da pek normal sayılamazdı.

Nurettin Paşa ahizeden tekrar aynı tonda kükredi:
“Miralay Reşat Bey, niçin tepe işgal edilemedi !!!???”
(Devam edecek)

1- Harbiye Askeri Müzesinde sergilenmektedir.
2- Nurettin Sakallı, Emekli Korgeneral (Sakallı Nurettin Paşa, 1309¬P. 31) (doğumu, 1873¬Bursa, ölümü 1932 İstanbul). Kurtuluş Savaşı’nın önemli kumandanlarındandır. O kadro içinde sakallı tek kişi olduğundan bu lakapla anılagelmiştir. 1. Ordu kumandanı, Bursa milletvekili, Şapka Devrimi’ne muhalefetiyle tanınır. Atatürk, büyük Nutuk’ta kendisiyle ilgili düşüncelerini kızgınlıklarını net bir şekilde açıklamıştır.