(2’nci ve Son Bölüm)

Uluslararası güvenlik uzmanı olarak pandemik Covid-19 konusunda dünyadaki ve ülkemizdeki rahatlamayı görüyoruz ama henüz ihtiyatlıyız. Zira doğrusunu söylemek gerekirse hele şu son üç aydır dünya çapında yaratılan ani korku ve yine ani rahatlamaya, çok sayıda yönlendirilmiş yalan yanlış haberlere, ülkelerin teşhis-tedavi sonuçlarına, büyük ülkeleri yöneten bazı liderlerin başlarına gelenlere ve de tuhaf paylaşımlarına, ortaya çıkan çelişkili verilere, birbirinin tıpa tıp benzeri ölümcül virüslü-bakterili TV dizilerine, filmlere bakınca, bilimin doğası gereği bir aklımızda “kuşku doğuyor”. Dolayısıyla bu konuda henüz olup bitenleri sorgulayıp şimdilik köşemizde son bir “uluslararası Kovid-19 güvenlik yorumu” yapmayı şimdilik uygun görmüyoruz, bir süre daha ihtiyatlıyız... Ama bilime güvenmeyi ve yapılan bütün uyarıları dinlemeyi kuşkusuz sürdürüyoruz.

İşte bugün biz, önceki gün Birinci bölümünü yayınlamış olduğumuz “çağdaş sanatlara” dair yazımızın İkinci ve son bölümüne, kaldığımız yerden yine aynen devam ediyoruz…

Yer yüzündeki “Aşırı küreselleşme yanlısı” yönetimlerin genel mantığı; çok muazzam ve görkemli, dünya çapında bir Opera ve Bale Binası inşa ederek “adını tarihe yazdırmak” sanki. Açık kalplilikle kültürel ya da sanatsal bir eser inşa edilirken adeta mesela bizdeki gibi “Mimar Sinan dönemleriyle” rekabete girilmesine bizce hiç gerek yok, diyoruz. Duygusal değil akılcı olmanın daha uygun olacağını düşünüyoruz…

Dolayısıyla daha en baştan söyleyelim buradaki önerimizi; bize göre “büyük metropollerimiz için birkaç adet büyük opera ve bale yeterli”, ama asıl olan daha mütevazı ve az sayıdaki küçük-orta büyüklükteki mevcutların sayılarını arttırıp bunları “yurt sathında yaygınlaştırabilmektir” …

Sporda da var bu alışılagelmiş mantık; mesela dünyadaki ve ülkemizdeki çoğu karar vericiler genelde “Bir iki adet 100 bin kişilik” devasa futbol stadı (vb.) inşa edip ve böylece orada “22 kişiyle oynan” maçların bağıra çağıra izlenmesini desteklemekten yanadır.

Bu anlayışa bilerek bilmeyerek destek veren, sosyal ve psikolojik anlamda da takımlarıyla özdeşleşip fanatikleşen ve de “taraftar” denilen insanlarımızın ise, bizce günümüzde artık iyice kanıksanan bu ciddi sorun nedeniyle suçu yoktur. Olamaz da zaten…

Zira bu insanların bir şekilde kaybettikleri-kaybettirildikleri kimliklerini bir başka yerde bulmaya çalıştıklarını söylemek, bizce o kadar şaşırtıcı olmayacaktır. Buna karşın mesela sporda centilmenlik (Fair Play) konusunda, kimse kusura bakmasın ama, bu çoğu aydın olan izleyicilerimiz bile yeterince eğitimli değildirler.

Sporda “Fair Play” aslında tüm yaşamda da “Fair Play’i” beraberinde getirir. Kaybedeninin, hakkedeni alkışladığı ne bizim statlarda ne kurumlarda [1] , ne de yaşamlarımızda pek görülmez. “Bu sefer kaybettim, ders alayım, bir sonrakinde kazanırım!” çağdaş yaklaşımı nedense toplumumuzda pek benimsenmez. Çünkü orada sahada yenilmenin, kaybetmenin adeta ölümden farkı yoktur. Zaten tezahüratları bile “Ölmeye ölmeye geldik!” şeklinde değil midir bu güzel ama öfkeli insanlarımızın?

Bir keresinde İzmir’deki NATO görevimiz sırasında akşamüstü Alsancak istikametinde servis otobüsüyle iş bitiminde eve gidiyorduk. İçeride doğal olarak çok sayıda Amerikalı, İngiliz ve İtalyan müttefik subaylar da vardı. Tam sahile doğru yönelmiştik ki bir anda Galatasaray’ın bir yabancı futbol takımını yendiğini anladık. Zira hemen maç sonrasıydı ve şehir gerçekten hızla ana baba gününe dönmekteydi. Biz de otobüsün içerisinden müttefik subaylara İngilizce olarak “Bizde maçların ülkece böyle çok ciddiye alındığını, insanların da sevinçlerini bu şekilde sokaklarda belli etmekten hoşlandıklarını” söyleyip duruyorduk…

Her taraf, sokaklar dahil ellerinde irili ufaklı Türk ve Galatasaray bayraklarıyla çılgınca tezahürat yapan genç-ihtiyar insanlarla doluydu. Ev balkonlarından bile salkım saçak sevinç gösterileri yapanlar vardı. Otobüs, önce gayet güzel ilerlerken trafik akışı bir anda yola doluşmaya başlayan sevinçli insanlar tarafından engellenmeye ve yavaşlamaya başladı. Ama yine de yol alıyorduk. İşte tam bu sırada kendinden iyice geçmiş bir gurup insan aniden otobüsün önüne atlayıp bilinçli bir şekilde yolumuzu kesti.

Deneyimli şoför, neyse ki aniden fren yapıp otobüsü zar zor da olsa durdurabilmişti. Otobüsteki yabancı subayların gözleri ise fal taşı gibi açılmıştı, şaşkındılar… Çünkü yolumuzu kesen başlarında sarı-kırmızı Rambo kuşaklı iki- üç genç “Platoon” filmindeki o Amerikan askeri gibi dizlerinin üzerinde, yüzleri bize dönük, elleri ya ikisi yukarıda ya da yaka-bağırlarında, göğüslerini parçalarcasına açmış bir halde, otobüse doğru tükürükler saça saça bağırarak “Ez beni, ezin bizi, ez abi Allah aşkına ez, çünkü artık ölsem de gam yemem!” diye adeta yalvarıyorlardı.

Bunları yabancılara tercüme etmek ve durumu açıklamak gerçekten oldukça zor oldu. Yabancı subaylar hayretle ve de dehşet içinde “Neden!” diye sorup, insanlarımızın bu aşırı sevinç tepkisini anlamaya çalışıyorlardı. En çok da İngiliz olanı “Yahu kazanan insan daha çok mutlu olur, neden böyle ezilip ölsün ki?” diye soruyordu. O gün otobüsteki arkadaşlarımızla ülkemize özgü bu “Ez beni!” durumunu ve gerçeğini, müttefiklere bir türlü tam açıklayamamıştık…

İşte umudu ve teselliyi stadyumdaki çim sahada nokta gibi görünen sadece o aşağıdaki çimdeki 11 kişide arayan, çoğu genç insanın çığlıklarının gerçek nedenini bilmeyenlerin bizce siyasette de yeri olmamalıdır.

Yani buradan şunu demek istiyoruz; sanat yok, spor yapacak yer yok, hatta belki de bu insanların bazıları iş bulamadığından, bulduğu işten tatmin olamamaktan, evinde mutlu olamamaktan, kimisi ise aile baskısından bıktığından, kimisi de tutucu toplumsal baskılardan iyice sıkıldıklarından dolayı oraya gelip (kaçıp) özgürce ve bazen de şok edici ses tonlarıyla adeta haykırarak topluca reaksiyon göstermektedirler.

Öfkeyle bağırılıp sürekli topluca tempolu olarak küfredilen-aşağılanan rakip takım; belki o kendisine iş verilmeyen, hakça ücreti kendilerinden esirgenen, sigorta primi yatırılmayan, sağlığı yeterince önemsenmeyen çalışanların umarsız yöneticileridir; belki de sorun bu insanların yıllardır sürekli engellenen demokratik-anayasal haklardır. Mesela bitmeyen ve sürekli betonlaşan yaşanan yerlerdeki çevre katliamlarına özgürce bir araya gelip özgürce “Dur!” diyememektir sorun; belki ne yaparsa yapsın nereyi bitirse bitirsin güzel bir iş bulamamaya karşı çözümsüzlüğüdür, belki de yap boz şeklinde sürekli değiştirilen eğitim sistemine ve veya özellikle de yüksekokul eğitimde fırsat eşitliğinin giderek kaybolmasına karşı sesini bir yerlere duyuramamaktır… Kim bilir?

Yani bu büyük ve boşta kalmış genç insan yığınları ülkemizde artık ne yazık ki sanki sadece orada kocaman bir statta özgür olabilmektedirler ve de oradaki birlik beraberliğin getirdiği gücü bağırarak ruhlarında hissetmekte, dolayısıyla da içini oraya dökerek huzur bulmaya, teselli olmaya çabalamaktadırlar. Statlara gidemeyen ancak nargilesi bol kahvehanelerde duman içinde sanki futbolcular kendilerini duyacakmış gibi kocaman TV’lerden topluca bağıra çağıra heyecanla maçları izleyen, kız-erkek sosyalleşmeye çalışan önemli bir kısmının da bu insanlardan pek farkları yoktur bizce. Eğer oradaki insanlar, acaba Anayasal “gösteri ve yürüyüş yapma haklarını” her istediği zamanda yasalara uygun ve barışçı olmak kaydıyla toplanıp kullanabilselerdi, sizce öylesine şiddetli tepkiler ve tezahürat sürekli doğar mıydı statlarda?

Oysa yüz bin kişinin izleyeceği devasa “bir beton stadın” yerine, hiç izleme yeri olmayan ve mesela “yüz bin gencin” oynayabileceği aksine “bin adet “minyatür futbol sahasının, ülke sathında uygun yerlere yapılması fikri, acaba daha akılcı olmaz mıydı? Bu çözüm, ülkemizde zaman zaman dile getirilse de uzun yıllardır nedense bir türlü benimsenmez.

İşte bize göre, sporda olduğu gibi aynen sanatta da hemen her yerde o eskiden kalma aynı mantık devrededir. Mesela “on bin” kişiyi alacak bir Taksim Atatürk Kültür Merkezi (AKM) inşası, “İstanbul’a yeter de artar” mantığıyla genelde toplumda herkesten rağbet görür. Ama bu inşaat, ballandıra ballandıra anlatılsa bile “on iki yıldır” halkın hizmetine ne yazık ki sunulamamış haldedir. Oysa görüyoruz ki; bütün büyük ve devasa camiler yıldırım hızıyla peş peşe bitti-bitirilmekteler. Bir türlü bitmek bilmeyen AKM inşaatında ise, başlarken yeni doğan çocuklar artık on iki yaşını geçtiler. Yirmi yaşındakiler de otuz iki yaşlarını geçmiş durumdalar. Kısacası buna göre neredeyse birkaç nesil İstanbullu, çok istemelerine rağmen opera ve baleyle yeterince tanışamamıştır. Çok değerli Devlet Opera ve Bale sanatçıları ise uzun yıllardır İstanbul’da daracık bir sahneye (Süreyya Operası, Kadıköy Belediyesi) tıkılıp kalmıştır. Yazık…

Ayrıca, 30 “büyük şehrimiz” olmasına rağmen, yaklaşık “on yıldır” ülkemizde sadece altı adet bulunan “küçük/ orta büyüklükteki opera ve balelerimizin” sayısı da yıllardır bir türlü artırılamamıştır. Oysa bize göre her ilimizin çağdaş sanat ihtiyacı için bir opera ve balesinin ve de buna uygun yeterince sayıda yetenekli sanatçı kadrolarının bulunmasının uygun olacağı kanaatindeyiz.

Zira devletin vatandaşlarına borcu olarak sunmak zorunda olduğu “çağdaş sanat hizmetleri” o yöre halkı için bize göre “ruhun gıdası denilen” kolay göz ardı edilemeyecek sosyal bir ihtiyaçtır. Üstelik bu, herhangi bir il-bölge ayrımı yapılmadan yerine getirilmek zorundadır.

Bundan sonra partilerin seçim programlarına bu konu da girmelidir, diyoruz.

O halde bu söz konusu on-on beş yıllık atalet ya da yetersiz bütçe, bir tesadüf olabilir mi sizce?

Mesela yapımı çok uzayan İstanbul AKM projesi ve uzun bekleyiş kimine göre bazı sanat severlerde, bu çağdaş sanat alanına yönelik olarak İstanbul’un Batı yakasındaki sanatseverler için adeta spontane bir “kültürel soykırım” uygulaması oluyormuş gibi üzücü bir intiba da veriyor olabilir.

Bir diğer konu ise; Sanatı ve sanatçıyı, insanları ısrarlı oryantalist dayatmalarla çağdaş-batı kültürlerinden uzaklaştırıp sadece oryantalleştirmek hırsı, eğer bilinçli bir siyasi-ideolojik taktikse, bizce durum hakikaten bu güzel ve genç Cumhuriyet için üzücüdür. Yok eğer bu eksiklik, bilmeyerek farklı önceliklerden kaynaklanıyorsa, ki olabilir, ama o zaman da bunun derhal düzeltilmesi gerekmez mi?

“Yerli milli” sanatçı olmak ise, mesela resim gibi alanlarda bunların sadece “hattatlarla, minyatür ve süsleme, ebru sanatçılarından oluşması” anlamına gelemez. Ülkemizdeki çoğu ekranlarda görüyoruz ki çağdaş/ Batılı anlamda müzik veya diğer güzel sanatlara da pek yer verilmemektedir. Neyse ki “TRT 2” televizyon kanalı bir süredir tekrar yaşamlarımıza girdi. İyi ki var. Ama dikkatli bir izleyici, orada da kurnazca bu oryantal düşüncenin aynen dayatılmaya çalıştığını görüyor olabilir. Bir iki çağdaş sanat görsel programının ya da batılı anlamda müziğin-söyleşinin arasına hemen oryantal ve veya dini motifli bir sanat-sanatçı anlayışının “alternatif sanat” anlamında ısrarla orada da gündemde tutulmaya çabalanması bizce pek de anlamlı değildir. Eğer böyle bir ihtiyaç varsa Diyanet TV kanalı yeterli olur kanaatindeyiz. Hiç değilse medyada sanat dallarına eşit ağırlık verilsin…

Sadece “tek sesli” müziğe ve mesela bağlamaya-halk müziğine kıymet vermek de bu devirde bir başına yeterli olamaz. Halk müziğini sevmek ve desteklemek bizce de çok hoş bir yaklaşımdır ve de çok uygundur. Ancak “çok sesli” müzik çağdaşlığın da göstergesi olup, üstelik uzunca süredir boşta ve işsiz kalan güzel sanatlar lisesi-konservatuar-akademi-Üniversitelerin müzik bölümlerinin on binlerce mezununa “sanat yapma” fırsatı vermek suretiyle bizce çağdaş dünyaya daha fazla yaratıcılıkla katma değer sağlayabilir. “Yazık oluyor!” diyoruz bunca sanat eğitimi almış gençlere.

Kim bilir içlerinde eğer desteklense dünya çapında büyük müzik sanatçısı olabilecek kaç gencimiz vardır? Olmaz demeyin; kuşkusuz olur. Zira mesela Leyla Gencer, Fazıl Say, Suna Kan, İdil Biret, Güher ve Süer Pekinel, Şefika Kutluer, Hakan Aysev, Bülent Bezdüz, Okay Temiz, Mercan Dede gibi kendi kültürümüzden de evrensel/ çağdaş müzik sanatına değer katan ve daha niceleri bu toplumdan çıkmışsa, genç nesillerden de benzerleri kuşkusuz çıkacaktır.

Hele bir düşünsenize güzel sanatlar liselerinin öncesinde, mesela “Güzel Sanatlar Orta Okullarının” da açıldığını; çok küçük yaştan itibaren en yeteneklilerin seçilerek piyanoya, kemana, flüte, klarnete, resme, seramiğe vs. başlatılıp, zamanla nasıl ustalaşacağını şöyle bir hayal edin. Mükemmel bir yatırım olmaz mı geleceğe?

Aslında Güzel Sanatlar okulu, Konservatuar, çağdaş çok sesli müzik, tek sesli müzik vs. deyip bu konuyu “Eninde sonunda çalgıcılık işte!” diye kolay es geçmemek de gerekir. Zira evrensel müzik biraz araştırılırsa, temelinde “matematik ve fizik” yatar. Yani kökeni “bilimdir”. Aksi halde sesler birbirleriyle iletişime geçip tınlamaz. Onu disipline edip kağıtlara notalar, besteler haline dökemezsiniz. Yani müzik bir “seslerin frekansı” işi, ya da sorunudur ve kökeni eninde sonunda “doğaya” da dayanır.

Defalarca da belirttiğimiz üzere, tüm “evrensel müziğin” temeli tempera sisteminden güç alan [2] “klasik müziktir”. Çok sesli klasik müzik ve günümüzde de caz/ Jazz arasındaki büyük ilişki (bizce aşk) artık net olarak ortaya konmuş durumdadır. Sevenleri bunu bilirler.

Mesela, 20’nci yüzyılda geçen süreç içinde; Gershwin (Rapsody in Blue), Duke Ellington (Jazz Symphony), Leonard Bernstein (Young People's Concerts), Stravinsky ( Ebony Concerto), Zimmermann (Nobody Knows The Trouble), Shostakovich (Suite For Jazz No.2), Copland ( Piano Concerto) ve gibi adları kendi alanlarında efsaneleşmiş bazı çağdaş sanatçılar bunu klasik müzikle caz arasındaki çizginin iyice kaybolduğu eserleriyle icra ederek kanıtlamışlardır. Bu sanatçılar ü lkelerinin sanatsal gurur kaynaklarıdır… Günümüzün birçok caz ustası, hatta uçarı/ marjinal denilen müzisyenleri çok sesli çağdaş/ evrensel klasik müzik kökenlidir…

Bizde ise sıkışınca, sanatta en kolay çare olarak; uzun yıllarca emek verip yetiştirmek yerine özellikle de ne yazık ki son on yıllarda aynen atletizmde basketbolda, futbolda vb. hep yapıldığı gibi, yine bazı ülkelerin yıllarca emek verip yetiştirdiği meşhurlarını ülkemize bol yeşil dolar karşılığı getirip bunları transferle yani “hülleyle vatandaşlığa almak”, şeklinde görülüyor olabilir. Ama bu “suni uygulama” sanatta, öyle spordaki kadar kolay olmaz. Bu tür yaklaşımlar bizce “Sanata destek” de olamaz! Sanatçılara öğretmen olarak ya da çok özel bir maksatla (Troy Operasının bestelenmesinde böyle oldu), bu tür “çok yetenekli yabancı sanatçıların” ülkeye getirilmesi belki düşünülebilir ama “mecbur kalmadıkça” kendi yetiştirdiğimiz sanatçıları sanat kadrolarımızda görmek bizce daha çok tercih sebebi olmalıdır, diyoruz…

Hem yine bize göre çağdaş sanatlara ve sanatçıya destek olmak böyle “dostlar alışverişte görsün, laik kesim rahat dursun, Avrupa Birliği bizi beğensin vs.” diye zorla da yapılmamalıdır. Hele neredeyse tek ses olmuş ama devasa o kıt medyadan yararlanıp, sadece oryantal kültüre uyan sanatları, çağdaş Batı sanatlarına kıyasen “kör göze parmak” açıkça ayrıcalık verip tercih ederek, ideolojik yaklaşımlarla sadece bir sanat kesimine devlet olarak maddi manevi daha seçici davranmak, aşırı desteklemek, bize göre çağdaş dünyadan uzaklaşmaktan başka bir şey anlamına gelmez. Çözümsüzlüktür bu!

Sürekli “Neden Avrupa Birliğine almıyor bizi bu haçlı zihniyet? Bunlar bizi zaten aralarına almaz!”, demek de artık çare değildir. Siz mesela; demokrasinizin gücüyle, kendi insanınıza ve onun özgürlüğüne verdiğiniz değerle, özgür basınınızla, ülke içinde ve dışında insan haklarına saygınızla, yargı bağımsızlığınızla, güçler ayrılığı ilkesine siyaseten uymak kararlılığınızla, laikliğinizin gücüyle, gelir dağılımı adaletinizle, “önce insan” diyen çok güçlü ve özgün “sosyal devlet” anlayışınızla ve de mesela evrensel karşılığı olan “çağdaş güzel sanatlarınızla” bütünleşmiş Türkiye olarak öylesine mükemmel hale gelin ki onlar sizi AB’ne yalvararak ve de büyük bir hayranlık içinde mecburen alsınlar. “Çağdaş sanatların” medeniyetler ve ülkeler arasında çok özel bir “anahtar olmak” işlevi var bizce…

Şu an tebessüm ettiğinizi görür gibiyiz; evet sanki hayal gibi değil mi? Hayır değil, zira genç nesiller bu durumun çoktan farkındalar. Lütfen “uzayda mı yaşıyor” gibi falan olduğumuzu da iddia etmeyin.

Zira mesela Araplaşmış Ortadoğu kültürlerinden, oralardan dünya çapında bir opera sanatçısının, bir usta balerin ya da balet çıkması da beklenemez (Yurt dışlarında yetişen birkaç istisnası hariç). Ama Atatürk devrimlerini başarmış bir Türkiye’den böylesine bir sanatsal çıkış pekâlâ da beklenebilir. Daha önce yukarıda adlarını saydık bazılarının…

En azından mezun olduktan sonra ortada kalan-bırakılan ve bu işe gönül vermek isteyen on binlerce sayıdaki yetenekli ve genç çağdaş sanat insanına devlet olarak yeterli teşvikler-bütçe, destek ve ortamlar sağlamalıdır, diyoruz burada biz….

Bu konuda somut önerimize gelince; Tüm illerimiz bazında, hatta büyük şehirlerin “büyük ilçeleri de dahil, akustiği, ses düzeneği mükemmel “opera ve bale sahneli, konser ve sergi salonlu” küçük/ orta büyüklükte sanat binaları yapılması ile bunların tüm kadrolarının sınavla yetenekli çağdaş sanatçılarla doldurulması ve her birinde senfoni orkestraları kurulması, çağdaş sergi salonlarının açılması” tüm yurt sathı dikkate alındığında halen yerinde sayan sistemi bir anda rahatlatır ve bu konudaki çoktandır bozuk olan moralleri de epeyce düzeltir. Sanatsever aydın olan bize göre sayıca oldukça büyük ve “vergilerinin istedikleri yere gitmesini isteyen” önemli bir kitleyi de sevindirir…

Yani burada biz aslında “On beş ile yirmi bin kişilik saray yavrusu 2-3 AKM inşasından” bahsetmiyoruz. Bunun yerine tekrar altını çizelim; ülke sathına bütün illere, hatta bazı büyük ilçelere çağdaş sanat kültürünü yayacak şekilde Kadıköy Süreyya Sahnesi gibi uygun ses akustiği olan ama daha mütevazı mesela 400-500 kişilik “50-60 adet” yeni tür Opera, operet, müzikal, oratoryo, bale, resital ve konser salonu, yeterince küçük çalışma odası ve görsel sanatlar sergi salonu binasının, yani küçük/ orta büyüklükte “çağdaş sanat merkezlerinin” yapılmasını kastediyoruz. Bazı uygun mekanların tekniğe uygun restorasyonları da düşünülebilir…

Bu düşüncenin hayata geçirilmesi 5-10 yıllık bir zamana da yayılabilir. Ama yapılacak iş, kesinlikle bir “sanatsal seferberlik projesi” olarak görülmelidir. Bu proje bize göre gerçekçidir, Cumhuriyet ile başlatılan ve yarım kalan “kültürel devrimin” de devamı niteliğinde olacaktır…

Köyler ve “Köy enstitüleri” kavramı o dönemler (bizce bugün de) ne kadar önemliyse, bu devirde de nüfusun daha fazla yaşadığı yeni yerler olan “büyük banliyöler ve bazı yeni ilçeler” öne çıkmıştır. Kuşkusuz akla hemen “Bu millet operadan baleden, senfoniden anlamaz!” sert tepkisi gelebilir. Kıt görüşlü bazı tutucu insanlar “Her iş bitti de buna mı sıra geldi?” saptırmasını yine yapabilirler.

Oysa bu tür reaksiyonlar, bizce çok yanlıştır ve bunlar “kadim halkımızı küçümseyen ve değerini anlayamayan bir yaklaşım olur” diyoruz. Bu “anlamaz” denilen halk yani o güzel insanlar, eğer kendisine güzel ve keyifli çağdaş sanat gösterileri, performanslar, müzikaller, sergiler sunulursa, hiç kuşkunuz olmasın ki bunu aynen Cumhuriyet’in başlangıcındaki gibi destekleyecek ve de bu satırların yazarı da mutlu olacaktır. Bu tür sanat merkezlerindeki gösterilerin kapalı gişe oynayacağını iddia etmek hiç de abartılı olmayacaktır. “Bu kasaba, oldu olalı böyle eza görmedi!” şeklindeki sanat ve sanatçı aşağılamasının devri artık geçmiştir. Bu konu bize göre, “uygun eser seçimleriyle” daha ilk günlerden itibaren çok da kolay çözümlenebilecektir.

Aslında yaklaşık 70 yıl önce ülkece imzaladığımız BM. 1948 “Evrensel İnsan Hakları beyannamesinin” 24’üncü maddesine göre zaten “Herkesin dinlenmeye, eğlenmeye…” hakkı vardır. 27’nci maddesine göre ise “Herkes toplumun kültürel yaşamına serbestçe katılma, güzel sanatlardan yararlanma hakkına” da sahiptir. Bunun dayanarak 1966 yılında hazırlanan ama ülke olarak imzalamadığımız “BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi” içeriğinde ise “Kültürel yaşama katılma hakkı”” önemli ana başlıklardan birisidir. Ülkemizin halen mevcut kendi “asgari ücret tespit sisteminde”, söz konusu bu insan haklarının ne ölçüde her ne kadar dikkate alındığını bilemiyorsak da “Asgari ücret yönetmeliğinin 4’üncü maddesinde “işçilere normal bir çalışma günü karşılığı ödenen gıda konut giyim sağlık ulaşım ve “KÜLTÜR gibi ZORUNLU İHTİYAÇLARINI” günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek ücreti…” ifadesine yer verilmiş olması da önemlidir. “Kültür” kavramının aynen gıda gibi zorunlu ihtiyaçların içinde geçmesi bizce mükemmel bir düşüncedir. Kimin oraya yazılan bu üç kelimede dahli ya da emeği varsa biliniz ki sanata destek anlamında heykeli dikilecek insan o dur…

Ancak bir asgari ücretlinin “kültür ve eğlence” için ayırabileceği tutarla bildik aylık sinemaya, baleye, tiyatroya, senfonik konsere, hele yüksek fiyatlı müzikallere-konserlere gidebilmesi çok iyi biliyoruz ki tamamen “hayaldir”. Dolayısıyla bilet fiyatlarının, özellikle de devletçe bu projedeki önerilerimiz kapsamında dikkate alınarak sürekli sübvanse edilmesi şarttır.

Bu tür kültürel çağdaş sanat faaliyetlerinin yaygınlaştırılıp sergilenmesinde zaten “kar etmek” çok fazla düşünülemez. Aksi taktirde söz konusu “çağdaş kültürün” yaygınlaştırılması, sevdirilmesi zaten mümkün olamaz…

Mevcut Anayasa’mızın Bilim ve sanat hürriyeti- Sanatın ve sanatçının korunması başlıkları altındaki 27 ve 64’üncü maddelerinde de “Herkes … sanatı serbestçe öğrenme …hakkına sahiptir… Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur; sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat ‘sevgisinin yayılması’ için gereken tedbirleri alır” içeriği yine net bir şekilde yer almaktadır. Yani bizce, burada önerdiğimiz ülkemize özgü bir “mega sosyal ve sanatsal proje” uygulanması zaten devletin Anayasal sorumluluğudur, diyoruz.

Biz 1997- 1999 yıllarında serhat şehrimiz Kars’ta bu ferasetli, sabırlı ve çok yetenekli Anadolu insanının göz ve gönüllerindeki o müthiş sanat ışığını; “her ay bir açık hava konseri” şeklinde şehir merkezinde görevlendirdiğimiz Tugay bandosunun oralardaki sürekli konserlerine, marşlardan ziyade “senfonik halk ezgili çok sesli sevilen eserler” çaldığındaki, o satranç sever aydın Kars insanının büyük coşkusundan, sevincinden ve sıcak ilgisinden ve de Valilik ile TSK olarak birlikte bir harabeden onarıp restore ettiğimiz “Gazi Muhtar Paşa Köşkü Müzesi ve Sanat Galerisindeki” Karslı gençlerin o hoş resim sergileriyle zaten hemen anlamıştık.

Yani diyoruz ki; “Deneyle sabit! Siz yeter ki oralara bu hizmeti götürün, o insanlar hem anlar hem de değerini bilirler”. Bu mega projeyi, dolayısıyla bizce o bildik istisnalar hariç aynen Kars’ta olduğu gibi yurt sathında toplumun bütün kesimlerini kucaklayacağından ve yapılacakların herkesin çıkarına olacağından, çok büyük oranda kabul göreceğini de değerlendiriyoruz.

Yalnız, bu yeni merkezlerde eğer monoton akışlı “ağır tempolu oda müzikleriyle” bu işe ilk başlarsanız sonuç tabi ki üstelik dünyanın hemen her yerinde pek olumlu olmayabilir…

Öncelikle de vatandaşlar olarak çağdaş sanatların kendi memleketlerine de getirilmesi için “cesur olmak” ve bu kültürel imkânı ve hatta “zorunlu halk hizmetini” yine halk deyimiyle “peynir ekmek gibi” devletten “ısrarla talep etmek, demokratik olarak istemek” gerekmektedir. Boynu büküp öyle beklenilirse “öncelik” her daim başka alanlara kayar. Sosyal medya yoğun kampanyaları bile işe yarayabilir…

Lütfen “Korona virüs ve sonrası yaklaşan ciddi ekonomik sorunları” hemen getirip önümüze koymayın. Biz kuşkusuz o önemli ve öncelikli engeli biraz aştıktan sonrayı da bekleyebiliriz. Ancak bu büyük projeden eğer bir şekilde, yeterli kamuoyunun da oluşmasıyla karar verilirse vaz geçmemek, unutmamak da şarttır, diyoruz. Açık yürekli yaklaşım ve düşüncemiz budur…

Nasıl ki ülkemizde eğitim millidir ve bu, eğer somut faaliyetlerle gerçekleştiriliyorsa, aynen bu projede de çalışmalar aynen benzeri şekilde uygulanmalıdır. Bu, bizce toplumca henüz tam tamamlanamayan “aydınlanmanın” da bir yoludur.

Sistem zaten ülke çapında estirilecek bu muhteşem rüzgarla, “ulusal ezgilerimizi de dikkate alan yaratıcı ve yeni çağdaş eserlerin peş peşe bestelenip sahneye konulması” konusunda sanatçılar ve il-ilçeler arasında büyük bir yarışma havası da oluşturabilecektir. Bunu, Cumhuriyet dönemi kültür miraslarımızdan Hasan Ferid Alnar’ın ünlü “Kanun Konçertosu” gibi yepyeni ve yaratıcı bestelerle geliştirecekler için süreç içinde çok güzel ortamlar da doğabilecektir.

Fakat bu önemli konuya yönelik olarak da konunun uzmanlarından emektar bestecimiz ve müzikolog Yalçın Tura [3] şu uyarı ve tespitlerde bulunmaktadır: “Kadınlı erkekli karma korolarla, değişen akortlarla akıl almaz tempolarla, her notada değişik nüanslarla, o eserin bestelendiği dönemle hiçbir ilişkisi olmayan sazlarla hatta elektronik aletlerle, çok garip olan seslendirmelerle yapılan icralar ve aranjmanlar, bizce Klasik Türk Musikisinin çağdaş icrası değil, icra edilen eserlere ve onları dinleyenlere karşı işlenmiş büyük saygısızlıktır… Bütün bunlar ancak o imkânlar ve vasıtalar göz önünde tutularak bestelenmiş yeni eserlerde mubah olabilir. Geçmişin eserleri böyle yollarla çağdaşlaştırılamaz...”

Yani konunun uzmanı olmasak da bu net uyarıdan anladığımız kadarıyla burada da “yaratıcılık” ve bu doğrultuda yeterince “emek vermek” gerekiyor, kolaya kaçan “kurnaz kopyacılık” değil…

Sonuç olarak; bu çağdaş projeye başlayabilmek için ilk önce özgün bir “halka paylaşılan çağdaş sanatlar vizyonu” ortaya konmalıdır, diyoruz.

Ardından söz konusu bu taslak TBMM’nde tartışılarak seçmiş olduğumuz “milletin vekillerinin” desteği alınır ve buna yönelik olarak diğer milli güç unsurlarıyla da uyumlandırılmış son şekliyle ama dinamik bir “stratejik plan” şeklinde hazırlanarak projeye başlanır. Çok sesli evrensel müziği sevdirmeye yönelik kuşkusuz bazı aydın sanatçılarımızın çabaları eskiden olduğu gibi yine devam etmelidir. İşte gerçek “Akil adamlara” asıl çağdaş sanatların bu vizyonunun paylaştırılması sırasında ihtiyaç vardır ve de sürekli yalnızlaşan bu büyük ulusu çağdaşlaşma yolunda “geriye doğru çekmek değil ileriye doğru uçurmak” zamanıdır.

Bize göre; projenin en önemli ayağı ise, yetişmiş ve umutla halen görev bekleyen insan kaynağının genel olarak ülkemizde hazır ve üstelik başlangıç için oldukça maliyetsiz olmasıdır. Devletin ve ilgili tüm kamu kurumlarıyla ve belediyelerle birlikte asıl uygulayıcı olacak Kültür Bakanlığı’nın yönlendirmesi ve ısrarlı maddi manevi teşviki, bütçe desteği bu projenin sabırla ve bir plan dahilinde gerçekleştirilmesinde temel rol oynayacaktır. Bu yaratıcı ve yenilikçi ama iddialı, çağdaş proje bizce, benzeri ülkelere de “model ve esin kaynağı” olacaktır. Hatta bu “mega proje” gerek AB’nden gerekse UNESCO’dan yeterince destek de alabilir. Alamıyorsa asıl onlar utanmalıdırlar…

Hele eğer bu içten ve barışçıl gayretler; gereken yasal sistemler kurularak, şu sıralar gereksiz yere rekabete girilen seçilmiş tüm belediyelerin gayretleriyle de birleştirilirse ve hatta aynen eskiden kalma usul olan ve süre gelmiş “gönüllü cami yardımları” gibi gönüllü “Çağdaş sanat bağışları” veya özel katkı paylarıyla da tamamlanırsa, söz konusu yaratıcı proje belki de “ülkemize özgü” büyük bir “sanatsal diriliş mucizesi” haline dahi everilebilir; böylece Atatürk’ün tamamlayamadığı çağdaşlık idealine en pratik şekliyle önderlik dahi yapabilir… İşte bizce aydın insanlarımızın beklediği asıl “açılım” bu olacaktır…

Evet, hiç umutsuz olmayın; zira her şeyi sorgulayan Kovid-19’dan da yeterince ders alan bilimi ve sanatı öne alan “paylaşılan vizyonun” anlamını bilen genç nesiller istesek de istemesek de gerilerden “gümbür gümbür” geliyor…

Güzel günlere…

(Bakınız; Sanat Yazıları: Türkiye’de “Çağdaş Sanatların, Sanatçının Açmazı ve Somut Bir Öneri”- 1’inci Bölüm

https://www.gercekgundem.com/yazarlar/cihangir-aksit/2106/sanat-yazilari-turkiyede-cagdas-sanatlarin-sanatcinin-acmazi-ve-somut-bir-oneri-1 )



[1] Bu konuda geleneksel anlamda “kışlaları okul olarak gören” Genelkurmay Başkanlığı, Türkiye’de ilk resmi kurum olarak 2003-2004 yılında yurt sathında Mehmetçiklerine personeline “sadece sporda değil yaşamda da Fair Play” vizyonu oluşturmuş, tıpkı tarihte çağdaş resim sanatında olduğu gibi sporda da bu konuda halkına önderlik yapmış ve de tüm TSK çapında düzenlediği kışlalarda-lojman bölgelerinde-askeri okullarda yıl boyu süren yoğun kampanyalar ile bu anlamlı ödülü, emek vererek almaya hak kazanmıştır. Ardından bunu geç de olsa örnek alan Millî Eğitim Bakanlığı ancak 2010-2011 yıllarında bu önemli kampanyayı tüm okullarında başlatabilmiştir. Ama TSK’nin bu önderliği ve başarısı 2004 yılında sessiz sedasız internette yer alsa da Genelkurmay Başkanlığının tevazuu nedeniyle toplumumuzda pek bilinmez… Şu anda, onca cephede çetin savaşlar veren şanlı ordumuz acaba yine bu işe zaman ayırabiliyor mudur, tabi ki bunu bilemiyoruz…

[2] Mesela Do notası ile ince Do’yu kendi aralarında iyice yedirmek gibi... Aslında bu terim yağlı boya Resim sanatında da var; mesela su yüzeyindeki keskin renk tonlu fırça izleri-geçişler genişçe yumuşacık yuvarlak samur tüylü “tempera fırçalarla” ile hafifçe yedirilerek, tempera yapılarak yumuşatılır

[3] Yalçın Tura, “Türk Musikisinin Meseleleri”, 1988, İstanbul,