(1’inci Bölüm)

Önceki yazımızda her tarafı saran Korona virüs gerçeğinden biraz olsun uzaklaşıp, operayla ilgili bir okul anımızla bu köşemizden sanata giriş yapmıştık. Çağdaş sanatları sevdirebilmek için mevcut milli eğitim sistemine pratik bazı öneriler de getirmiştik ( 25 Nisan 2020; Sanat Yazıları; Kuleli'den Bir 'İlk Operam' Anısı)…

Bugünkü yazımızda ise Çağdaş Sanatların daha da detaylarına girmek ve ülkemiz için bazı somut çözüm önerileri ortaya koymak istiyoruz. Yalnız görüyoruz ki fikren geride olan belli bir azınlık zaman zaman, kültür ve sanatı öne çıkaran, toplumumuzda sayıları oysa oldukça fazla insana/ aydına, “seçkinci elitler” diyerek yüksek bir ses tonuyla üstelik topluca, adeta bir kurt sürüsü gibi medya üzerinden-sosyal medyadan bazen de trol ordularıyla hücum etmeyi tercih ediyorlar.

Hatta bazıları da mesela “operayı, baleyi, müzikalleri, çok sesli Batı müziğini, resim-seramik sanatını, heykelciliği, vb.” savunanları, özellikle de sosyal medya atışmaları yoluyla ulu orta “halktan ve kendi kültürel değerlerimizden uzak kalmakla” suçlayarak aşağılamayı dahi seçebiliyorlar.

Yazık, bu memleket hepimizin… 

Evet “Baleyi, operayı, tiyatroyu, klasik batı müziğini, müzikalleri, Resim-Heykel-Seramik türü Güzel Sanatlar Kültürünü vb.” belki birileri, insan olarak yetiştirilme tarzı nedeniyle sevmeyebilir; bu durum bizce gayet normaldir. Mustafa Kemal Atatürk’ün yaklaşımıyla “Sanatla ilgisi olmayan insanlar bulunabilir ama sanatsız bir toplum olamaz!” (Karal, Atatürk’ten Düşünceler, s.95).

Yine de bu tür sanatları sevmemenin nedeni aslında onu hiç bilmemekten kaynaklanan ön yargılar da olabilir. Zira bilmeyen, sürekli uzak durur! Bu basit kural bizce burada da aynen geçerlidir.

Oysa mesela bir klasik Batı müziği eserini, opera parçasını operanın hikayesiyle birlikte sözlerinin de anlamını bilerek peş peşe birkaç kez dinlemeyi başarırsanız (kuşkusuz eserine göre değişebilir), onu izlerken-dinlerken ortalama bir insan olarak algılayıp beğenebilirsiniz. Hele güzel bir dinleme ortamı yaratıp konuya merak sararsanız, o başlangıçtaki azıcık ilginiz yaşam boyu hobiniz haline dahi gelebilir.

Sanatta “iyi bir dinleyici veya izleyici olmak” o eseri fiilen “çizmek- yapmak- çalmak” kadar önemlidir. Önce burada bunun altını çizelim. Zira çağdaş sanatlar ancak izleyicisi, dinleyeni, okuyanı olduğu taktirde anlam bulur. 

Ama günümüzde bu çağdaş sanat alanlarının, mevcut sistemden kurnazca ve sabırla “kökünü kazımaya çalışmak” ve herkesi “tek tip oryantal kültürün” içine hapsedip “birbirine benzetmek-aynılaştırmak” şeklinde bilerek bilmeyerek böyle bir çabanın varlığı da, eğer varsa, bilelim ki çağdaş değildir. Bu tür doktriner uygulamalar, hele bu çağda bizce dünyanın her tarafında insanlık için büyük bir zaman kaybıdır. Bu tür yoz ve kıt anlamsız çabalar, hele çağdaşlığı hedefleyen ve de her şeyi sorgulayan aydın-genç yeni nesiller için önümüzdeki süreçler içinde zaten işe yaramayacaktır. Bu çok nettir…

“Çağdaş Uygarlık Düzeyine Ulaşmak” hedefinin içinde, hiç kuşkunuz olmasın ki “Bale-Opera-Tiyatro-Çok sesli müzik-Sinema-Güzel Sanatlar kültürü” ve estetik anlayışı da vardır.

Bir zamanlar kurnazca kolaya kaçıp bazı pratik mevzuat değişiklik işlemleriyle “bir medeniyet projesi” de denilen Avrupa Birliğine (AB) üye olmaya çalışırken, “çağdaş batılı sanatsal değerleri” sürekli olarak gözden kaçırmak, hatta ıskalamak, sürekli oryantalleşmek bizce o süreçler boyunca çelişkili bir durum yaratmıştır. Atatürk’ün kurduğu ilerici genç Cumhuriyet’e bu durum hiç yakışmamıştır.

Aslında özellikle de çağdaş sanatlar alanında, sadece önde gelen AB ülkelerine değil, uzak doğu ülkeleri Çin’e ve Japonya’ya hatta Güney Kore’ye, Rusya’ya vb. biraz dikkatli bakmak bile “çağdaş sanatlardaki halihazır eksikliğimizi” fark etmeye yeterlidir. Bu tür ülkeler asla kendi öz doğu kültürlerinden ödün vermezler. Ancak dünya genelinde batılı anlamda kendi virtüözlerini, kendi ressamlarını, heykeltıraşlarını, yazarlarını, kendi bestecilerini, kendi balet-balerinlerini, kendi orkestralarını-şeflerini, tiyatro-opera yazarlarını, koreograflarını, çağdaş sanatçılarını yetiştirip sürekli bunlara maddi manevi destek sağlarlar.

Bu tür doğu ülkelerinin hemen hepsi de sözünü ettiğimiz çağdaş sanatlarda iddialı ülkelerdir. Bunların içinde, sayıca oldukça fazla olduğunu anladığımız yeteneği kanıtlanmış çağdaş sanatçıların hemen hepsi, kendi devletlerince dünyanın “sanata en fazla değer veren” gelişmiş ülkelerine gönderilip, araştırma yaptırır, sanatsal becerilerini ustaların yanında daha da geliştirir ve hatta devletlerinin yönlendirdiği sanatsal konularda sanatsal mastırlar doktoralar yapar, tezler yazarlar. Sonra da zamanı gelince ülkelerine dönüp kendi uluslarına, sanatçı adayı gençlerine çağdaş sanatlar alanında ciddi “katma değer” sağlarlar ve ülkelerinin gittikleri çağdaş toplumlarla aralarında köprü olup ve kültür sanat elçiliğini üstlenirler. Sistem oralarda hep böyle işler.

AB’ne giriş sürecinde Ankara’da havai fişeklerin atıldığı o gün, keşke bu yazıyı da yazmış olsaymışız. Ogün orada mesela deseydik ki “Avrupalı değerleri benimsemek sadece bir iki mevzuat değişikliği yaparak olmaz”. Bazı kriterleri yerine getirmiş olsanız bile eninde sonunda bir yerde “evrensel/ ortak kültürel-sanatsal değerler” karşınıza çıkar.

Bizce Mustafa Kemal’in o eşsiz devrimleri, o zamanlar aslında tam da bunun kapısını açmıştı. Ama geçen zaman içinde hele şu sıralar, özellikle çağdaş sanatlar alanlarında Batıyla olan ara, bize göre nüfusumuzun da hızlı artışıyla iyice açıldı. Bunu internete mesela sadece “The best 100 musicals veya The best 100 operas” yazın ve hayranlıkla gıpta ederek göreceksiniz ki çok yabancı eser var; ancak bize ait pek de önemli bir şey yok oralarda. Olanlar da adeta nazarlık. Yazık…

Şu ana kadar Cumhuriyet döneminde yetişmiş müthiş yeteneklerimiz oldu, şu anda da varlar aslında ve de gelecekte de olacaklar! Ama sayıları şu sıralar o kadar azalıyor ki, yakın bir gelecekte eğer devletçe ciddi teşvik-destek verilmez ise maazallah ülkece çağdaş sanatçısız kalmaktan korkarız! Uyarmış olalım…

Çağdaş Sanatçı denilince ise biz “evrensel anlamda dünyanın her tarafında kabul görenleri” anlarız, yoksa sadece kendi yerinde-memleketinde sevilenleri değil… Onların yeri kuşkusuz gönlümüzde ayrıdır. Bir Aşık Veysel’i, Neşet Ertaş’ı, Özay Gönlüm’ü, Münir Nureddin’i, Zeki Müren’i nasıl gönlümüzden dışlayabiliriz ki? Ama bu evrensellik, çok seslilik başka bir şey…

Kendi kültürel tek sesli halk müziğinizi veya Türk sanat müziği ezgilerinizi, renklerinizi, seslerinizi “çok sesli evrensel ortama”, hatta doğulu-batılı enstrümanlarla, emek verip yorumlayarak ve yaratıcılıkla taşımadıkça “çağdaş sanat” kolay oluşmaz. Bizce bunu başarabilmek mükemmel ve çağdaş bir iş sayılır ve evrensel kültüre de katma değer sağlar.

Mesela bugün Cumhuriyet döneminin meşhur “Türk Beşlerinden[1]” biri olan besteci Ulvi Cemal Erkin’in “Köçekçe Suiti” buna çok güzel bir örnektir, diyebiliriz. Londra da dahil bu eser, birçok uluslararası platformda sergilenmiş ve beğeni toplamıştır. Artık Kastamonu yöresinde meşhur olan o tek sesli ulusal halk ezgisi, 1943’teki o ilk seslendirildiği andan itibaren “çok sesli evrensel bir değer” haline gelmiştir. Cumhuriyet tarihimizin ilk kadın orkestra şefi İnci Özdil’den bunu dinlemenizi öneririz (Suriye-Türkiye Dostluk Konseri, 2016-Şam(https://www.youtube.com/watch?v=zOOY--W7gTQ). Kuşkusuz burada daha birçok benzeri örnekleri de sıralayabiliriz.

Geç bir öneri olmakla beraber, çağdaş sanatlar alanında güçlü olduğu bilinen Avrupa Birliğine yakınlaşmanın “pratik yoluna” gelince bu; sadece entegre olmuş serbest rekabete dayalı ekonominizin (Kopenhag kriterlerin tümü dahil) veya üstün silah sistemleriyle donatılmış ordunuzun eşsiz gücü, üstün jeo-stratejik konumunuz değildir. Sadece demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, medya bağımsızlığı, güçler ayrılığı gibi çok önemli kriterlerin yerine getirilmesi de değildir.

Bizce bunlarla beraber ve hatta belki de aynı öncelikle “çağdaş sanatlardaki(spordaki)” gerçek gücümüz ve yaratıcılığımız da “diğer üye ülke halklarını olumlu etkileyebilecek” kadar önemli ama mevcut kriterlerin içinde net şart koşulmayan bir uyum kriteridir.

Fakat bu tür bir akılcı/ pratik yaklaşım çok uzun yıllardır bilerek ya da bilmeyerek bizi yönetenler tarafından tam gerçekleştirilememiştir. Muhalefet de gördüğümüz kadarıyla onca büyük sorunların arasında zaman ayırıp da bu ikincil önemde gibi görülebilecek konuda yaratıcı bir proje önermeye yeterince fırsat bulamamıştır. Ancak bizce zamanı gelmiştir…  

O süreçler içinde beklenen üyelik olamayınca da günümüzde, bu ve benzeri gerçekler göz ardı edilip “onlar bizi haçlı zihniyetleriyle AB’ne kabul etmiyorlar vs.” deniliyor ve de hep kolaylıkla (şark kurnazlığıyla) çıkılıyor işin içinden. Ama onlar da geçmişte ne yazık ki hep bahaneler bularak işi sulandırdılar. Yani AB’nin o bıkmaz utanmaz “iki yüzlülüğünü” ve üyelikle ilgili olumsuz gidişat konumuzun dışı olduğundan şu an burada tabi ki tartışacak değiliz. Güney Kıbrıs’ı aralarına kıs kıs gülerek kabul ettikleri o gün bu durum net olarak ortaya çıkmıştı zaten.

Bizce şunu hep kabul etmek gerekirdi; bizim 80 milyon (+ 4,5 milyon Suriyeli) nüfuslu mevcut devasa demografik gücümüze kıyasen “evrensel sanat gücümüz”, acaba ne kadar orantılıydı-orantılıdır? Ya da toplumun tüm kesimlerini kapsayan “çağdaş sanatsal faaliyetlerimiz” mesela benzeri nüfuslu İtalya’ya, İngiltere’ye, Almanya’ya, Fransa’ya ya da daha ufak olmalarına karşın çağdaş sanatlarda ileride görülen Macaristan’a, Çek Cumhuriyeti’ne benziyor muydu acaba?  

Türkiye aslında son on beş-yirmi yıldır gerçekten de “Arap kültürüyle Batı kültürü arasında” oradan oraya çekiştirilip duruyor. O dönemler hilafet ve ümmet anlayışını benimseyen Osmanlıya şu sıralar sanat yoluyla biraz sığınılmak isteniyor ama o da çöküp gitmiş köhnemiş bir sistem, geri gelecek gibi de değil.

Mesela tüm gayretlere rağmen çekimlerde “tarafsız” kalınamadığı için o büyük bütçe ve emeğe karşılık “evrensel sanat” anlamında dünya piyasalarına girişte büyük bir fırsatın kaçırıldığı ve ülkedeki önemli bir çoğunluğun “Ertuğrul” dizisini gerçekçi bulmadığı için izlemediği anlaşılıyor.  Diğer yandan donanmasını otuz üç yıl Haliç’e hapseden ama yapımcı tarafından her nasılsa diğer bütün padişahlara kıyasen sürekli daha fazla öne çıkarılmaya çabalanan İkinci Abdülhamit’in dönemini yansıtan ve belgesele hiç benzemeyen, her hafta istendiği yönde gelişen tek yanlı dizi o ilk zamanlarındaki popülaritesini bir anda kaybediyor.

Böylece de “arzu edilen gençlik-nesil”, onca çabaya karşın, objektif olmayan bu tür kurgusu bol dizilerle filmlerle bir türlü yaratılamıyor. Kaldı ki çağdaş anlamda klasik Batı müziği ve opera konularında Osmanlı İmparatorluğu üstelik onca mevcut soruna rağmen İkinci Abdülhamit dönemi de dahil sanatta çağdaş hamleler yapmaya hatta padişahlardan bazıları besteler yapmaya dahi çabalıyordu.

Mesela 1828’lerden itibaren Guiseppe Donizetti, Callisto Guatelli gibi klasik Batı müziği ustaları Avusturya’dan, İtalya’dan İstanbul’a getirtiliyor ve gelir gelmez de bunlara paşa unvanı veriliyordu. Kendilerinden orkestralar/bandolar kurmaları, konserler vermeleri, yerli ezgileri de içeren özel besteler yapmaları, Batılı anlamda değeri olan operalar, büyük eserler bestelemeleri isteniyordu (Müzikolog Emre Aracı’nın çok sesli ve etkileyici düzenleme çalışmalarına bakınız).

Cumhuriyet kurulduktan sonra ise en başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere diğer kurucularımızla birlikte bir tercihte bulunuldu; devrimlerle birlikte yeni Cumhuriyet’in müzik anlayışını da değiştirecek önemli adımlar atıldı. Hedeflenen Doğu değil, Batı istikametinde “çağdaş çok sesli müzikti”. Batı’ya Avrupa’ya çok sayıda burslu öğrenci/ sanatçı gönderildi. Diğer bütün güzel sanatlar alanlarında da aynı yol izlendi…

Ancak görülebildiği kadarıyla, dini ezgileriyle tek sesli Arap müziği de tıpkı saray odaklı Türk sanat müziği gibi üstelik bunların her ikisi de “çok sesli evrensel müzikle” tam uyuşmuyordu. Fakat asıl sorun bizce sadece bu değildi. O tarihlerde İstanbul’daki Pera bölgesi hariç insanların çağdaş çok sesli müziğe, operalara, balelere, oratoryolara, müzikallere, konserlere ulaşabilecekleri- izleyebilecekleri yeterince alt yapı yani orijinal ve uygun sanatsal mekânlar mevcut değildi.

Atatürk’ün operayla gerçek anlamda ilk buluşması ise, Bulgaristan ataşesi iken (Ekim 1913-Ocak 1915) Sofya’da olmuştur (Altan Deliorman, Türkiye Yayınevi,1959). İzlediği, Carmen adlı operaya ve sanatçılarına (Dünyaca ün kazanmış alto rolündeki Bulgar primadonna Porfola’ya ve bas erkek rolünde Makodonski’ye) eser sırasında izlerken hayran olur. Aslında epeyce şaşırmıştır da zira Osmanlı İmparatorluğundan daha birkaç yıl önce ayrılan Bulgaristan’ın bunu nasıl bu kadar kısa sürede başarabildiğini sorgular. İleride ülkede hep böyle bir çağdaş operanın kurulmasını, ulusunun çok sesli çağdaş Batı müziğiyle buluşmasını ister.  

Cumhuriyet sonrası ilk operanın kurulup, yazılması direktifini de Atatürk 1934 yılında İran Şah’ı Reza Pehlevi’nin Türkiye’ye gelmesinden çok kısa bir süre önce verir. Şah’ın şerefine, soyca Türklerle İranlıların kardeş oldukları barış temalı bir opera yazılmasını arzu eder. Bu durum, Nimet Vahit ve Adnan Saygun’a hızla iletir. Geceli gündüzlü bir hummalı çalışmadan sonra yirmi günde “Özsoy” adlı ilk Cumhuriyet operası böylece sahneye konmuş olur ve Şah’ın ziyaretinin üçüncü günü mevcut sanatçılarla oyun başarıyla icra edilir...

Sonraki yıllarda da Cumhuriyet nesilleri nice çok başarılı opera sanatçıları, besteciler, müzisyenler, balerinler, baletler, tiyatrocular, ressamlar, heykeltıraşlar, koreograflar, orkestra şefleri, sanatçılar yetiştirdi. Ancak çağdaş sanatlar ve az sayıdaki sanatçılar başlangıç yıllarında çok daha saygın bir yerdeydi. Sonra zaman içinde yetersizlikler, milli eğitimin bu konuya yeterince odaklanmaması, bu alanlara devlet destek ve teşvikin giderek azalması, insanların hayat gaileleri, evrensel olmayan alternatif oryantal sanat türlerinin zorlamalarla ortaya çıkarılması ve de bunların açıkça maddi manevi fazlaca desteklenmesi günümüzün çağdaş sanatlarını ve sanatçılarını bizce bir şekilde zorlamaya başladı.

Ama tarihi Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO), İstanbul, İzmir, Bursa Bölge, Antalya, Çukurova Devlet Senfoni Orkestraları ile toplam altı adet Samsun, İstanbul, Mersin, Ankara, İzmir ve Antalya Devlet Opera ve Baleleri, Borusan, Tekfen gibi birkaç büyük şirketin/ kuruluşun ve üniversitenin az sayıdaki senfoni orkestraları halen güzel işler yapıyor olsalar da günümüzde İzmir, Ankara ve hele İstanbul gibi büyük metropollerin “çağdaş sanat” ihtiyaçlarını gidermeye yetecek sayıda değiller. Ciddi eksiklikler var…

Aslında Devlet Opera ve balesi 2018-19 sanat sezonunda 194 eser ve konser ile 608 kez “Perde!” demiş ve bunları 325 bin kişi izlemiş (NTV, 8 Haziran 2018). Sahneye en son olarak yeni konulan üç yüz oyunculu “Troy Epik Operası” ise sürekli olarak İstanbul Ankara ve İzmir’de hep kapalı gişe oynadı. Fakat bilet bulabilene aşk olsun…

Yani bu epik operayı izlemek isteyen yüzbinler, üstelik bilet parası ne olursa olsun kabullense bile, bunu başaramadı. Araya şimdi de Korona girdi. Demek ki bu alanın seyircisi yeterince var…Hele başlangıçta “sevilen eserler” sahneye konulursa yoğun seyirci talebinden bilet bulmak imkânsız olabilir, kanaatindeyiz...

Çoğu Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulmuş bulunan bazı çağdaş sanat mekanları (Mesela çocukluğumuzun Süreyya’sı hariç Elhamra, Emek, Turan vs. gibi tiyatro-sinema sahneleri-günümüzde ne yazık ki önemli bölümü peş peşe yok edildi) ve sanatçı kadroları da mevcut olmasaydı, bizim genç Cumhuriyetimizin dini esaslara dayanan o sürekli birbirlerini yiyen Ortadoğu ülkelerinden pek bir farkı olmazdı…  

Biz burada aslında AB üyeliğinden çok daha ötede, “kendi insanımızın duygu ve ihtiyacına” yönelik barışçıl hoş bir gereksinimden bahsediyoruz. Üstüne üstlük AB’ye giriş vs. söz konusu olmasa bile acaba insanlarımızın, yaşama sevinçlerini daha da güçlendirecek, onları mutlu edecek, daha fazla huzur verecek “çağdaş sanatları” ülkemizde iyice yaygınlaştırmanın kime-ne mahzuru olabilir ki?

Coşkuyla bu sanatsal hizmeti talep eden insanlarımız sizce acaba bunu hak etmiyorlar mı?

Zaten kanaatimizce, yurt sathında 79 adet güzel sanatlar lisemiz (toplam 13 bin öğrencili), konservatuarlar, üniversitelerimiz ve güzel sanatlar akademilerimiz; son on yıllarda mevcut sistem binlerce ressam, heykeltıraş, seramikçi, balerin ve balet, tenor adayı, soprano adayı, enstrüman çalan, insan/sanatçı adayı yetiştirip oldukça “plansızca” topluma salmaya devam ediyor; ama bu yetişmiş ve ince ruhlu insanlar göstermelikler hariç uygun konser alanları, usulüne uygun yeterli sahne, akustik çalışma odası, enstrüman, büyük-küçük çok sayıda orkestra, sergi salonu bulup bunlara ulaşamıyorlar.  

Mevcutlar ise yukarıda da belirtiğimiz gibi oldukça az sayıda ve bizce ne yazık ki istisna sayılırlar. Mesela az sayıdaki bazı çağdaş belediyeler gayret etseler bile, en fazla kendi şehir bandolarına o da ancak birkaç müzisyen-sanatçı alabilirler.

Dolayısıyla soruyoruz şimdi; Her yıl bu sanat okulları, konservatuarlar on binlerce mezun veriyor, peki daha sonra ne oluyor bu genç yeteneklerimize?

Söyleyelim; eğer yetenekleri, şansları ve adamları varsa çok kısıtlı sayıdaki yukarıda belirttiğimiz devlet opera ve balelerine, devlet senfoni orkestralarına ve de bazı belediyelerin ancak “Mehter takımlarına” girebiliyorlar. Yurt dışı çağdaş sanat bursları ise belli ki aslanın ağzında. Geriye kalan pırıl pırıl genç sanatçılarımız ise üçü beşi birleşip Beşiktaş ya da Karşıyaka vapurlarında, sahipsiz meydanlarda konserler veriyorlar. Kimisi sosyal medya konserlerindeler…

Bunu görenler zaten görüyor…

Başarmış “bir avuç çağdaş ve yetenekli sanatçıyı” ise işimize gelince mesela bir devlet başkanı ülkemizi ziyaret ettiğinde hemen koz gibi öne sürüveriyoruz. Bu eldeki az sayıdaki değeri, aslen kendi ülkemiz insanına çağdaş sanat performanslarını izletmek/ dinletmek için çok daha fazla arttırmamız gerekir, diyoruz.

Aslında bu sahipsiz sanatçı çocuklar okul, kurs ya da konservatuar sonraları genelde sağda solda umutsuzca yeteneklerini, melekelerini bile zamanla kaybediyorlar ya da hayatlarını sürdürebilmek için tarz, belki de meslek bile değiştiriyorlar.

Çok yazık değil mi bu güzelim insanlara? Oysa eldeki genç ve yetenekli böylesine yetişmiş insan kaynağının “ciddi sanat projeleriyle” değerlendirilmesinden başka bize göre akılcı çare de yok… (Devam edecek)

 



[1]“Türk Beşleri” özellikle Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin özellikle de başlangıçtaki kuruluş döneminde özgün eserleriyle kendilerinden söz ettirmiş beş Klasik Batı Müziği bestecisinden müştereken bahsetmek için kullanılan bir uluslararası tanımdır. Herbirisi çağdaş Türk müziği için çok önemli figürdürler. dirler. Bunlar: Ulvi Cemal Erkin, Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar ve Necil Kazım Akses’ tir. Ortak özellikleri hepsi de 1900’lerin başında doğmuş olmalarıdır ve devrimlerine müzik alanında da devam eden Atatürk'ün eğitim için yurtdışına gönderdiği sanatçılardır. Doğdukları dönem Osmanlı’da padişahlık dönemiydi. Cumhuriyetin ilanı ve tekkelerin kapatılmasıyla birlikte, çağdaş Türk müziği yapılmak düşünüldü ve bu beş kişi devlet tarafından eğitim için yurt dışına gönderildi. Ardından bunlar eğitimlerini tamamlayıp ülkeye dönüp Türk halk şarkılarını bu yeni bilgileri dahilinde yeniden yorumladılar.