Son padişaha “Vatan Dostu Sultan Vahidüddin” denilebilir mi?

Tunç Soyer, geçtiğimiz günlerde İzmir Belediye Meclis toplantısında, hiç küllenmeyen bir tartışmayı şu sözleriyle yeniden harladı: “Bu memlekette o hafızayı tazelemezseniz, bir gün birileri vatan hainlerini kahraman yapmaya kalkar. Bir gün birleri onlarca meşakkatle kazanılmış zaferleri, bir kurşun bile sıkılmadan kazanılmış zaferler olarak tarif etmeye kalkar. Biz hafızamızı tazelemek zorundayız. Hain Vahdettin ülkeyi terk etti. Bu ilkokul 2’nci sınıf bilgisi. Başka bir tarih yazmaya kalkışılabilir ama gerçekler değişmez...”

O gün bu gündür haber bültenlerinde, tartışma programlarında, gazetelerde tartışma sürüyor. 

Soyer’in sözlerine cevap olarak siyasal İslamcılar pek çok şey söyledi. Çoğunluğu isabetsiz ve tarihsel gerçekle alakası olmayan yorumlar. İBB toplantısında konuşan, AKP Grup Başkanvekili ve Esenler Belediye Başkanı Tevfik Göksu’nun ezberi ise tanıdıktı: "İBB Meclisi'nde ‘Vahdettin haindir’ diye bağırandan daha büyük bir hain olmaz. Biz tarihimizden utanmıyoruz, gurur duyuyoruz."

Elbette Tayyip Erdoğan da topa girdi ve Tunç Soyer’e dönük hakaretlerini sıraladı “İzmir'de belediye başkanı çıkıyor Osmanlı'ya hakaret ediyor. Be hadsiz, be ahlaksız…”

Bana Meral Akşener’in yorumunu epey enteresan geldi: "Ben inkılap tarihi hocasıyım. 'İhanet içinde olabilirler' şeklinde söylenseydi sorun yoktu ama 'ihanet ettiler' şeklinde hüküm cümlesi olarak kurduğunuzda toplumu kutuplaştırabilir."

Sinekten yağ çıkartırcasına, kitlesini saflaştırmak için cümle, kelime cımbızlayan iktidar için bu nüans farkının önemi var mı? Sağ siyasetin ekseriyeti galiba Vahdettin’e dokunulmasın istiyor.

Soyer, Osmanlı’yı falan tartışmıyor, son padişahın tutumunun “hainlik” olduğunu, 1923’te ilan edilen Cumhuriyetin aynı zamanda yıkılan rejimden kopuş olduğunu söylüyor. Bu yeni bir şey değil. Dediği gibi ilkokul kitaplarında da bu yazıyor.

Resmi tarihin de yıllar boyu tekrar ettiği bu söylemi yetersiz, isabetsiz bulabilirsiniz. Fakat hadsizlikle hele hele ahlaksızlıkla ne alakası var? Mustafa Kemal, Nutuk’ta defaatle aynı sıfatı kullanıyor. Dönemin sosyalistleri de padişah için benzer değerlendirmeler yapıyorlar. Nazım Hikmet Kuvay-ı Milliye Destanı’nda padişah ve Damat Ferit’e dair şöyle yazıyor:

“…Biz ki İstanbul şehriyiz,

Fransız, İngiliz, İtalyan, Amerikan

bir de Yunan,

bir de zavallı Afrika zencileri

yer bitirir bizi bir yandan,

bir yandan da kendi köpek döllerimiz:

Vahdettin Sultan,

ve damadı Ferit

ve İngiliz muhipleri

ve Mandacılar.”

VAHDETTİN YETENEKLİ, GÜÇLÜ BİR PADİŞAH DEĞİLDİ

Aslında kendisinin tercih ettiği ama tarihin ona uygun bulmadığı, dolayısıyla pek de bilinmeyen diğer ismi VI. Mehmet’tir.

4 Ocak 1861, İstanbul’da doğdu. Abdülmecid'in oğluydu, kendisinden önce tahta geçen V. Murad, II. Abdülhamid ve V. Mehmed'in en küçük kardeşleriydi. Babası ve annesi küçük yaştayken öldü. Tahta çıkma ihtimali yoktu, hayatının büyük bölümünü, abisi 2. Abdülhamid tarafından Çengelköy’de yaptırılan sarayda yaşadı. Abdülhamid’in kendisiyle alakadar olması, başta hanedanın diğer üyeleri ve saray çevresi tarafından jurnalcilikle itham edilmesine neden oldu. 

Padişah Mehmet Reşat’ın veliahtı aslında şehzade Yusuf İzzeddin Efendi’ydi. Yusuf İzzettin Efendi şüpheli bir şekilde ölünce Vahdettin, Sultan Reşat’ın veliahtı oluvermişti. Padişahın ölümüyle de artık tahtın sahibiydi. 57 yaşındaydı ve diğer şehzadelerin çok gerisinde bir isim olduğu için kuvvetli bir siyasi iradeye sahip değildi. Hayalini bile kuramadığı tahta çıkıyordu.

Biz deyince bozuluyorsunuz ama son padişah kendisini şöyle anlatıyordu: "Ben bu makam için hazırlanmadım. Çocukluğumdan beri vücutça rahatsız olduğumdan layikiyle tahsil edemedim. Yaşım kemale erdi, dünyada bir emelim kalmadı. Biraderle hangimizin evvel gideceğimiz malum olmadığından bu makamı bekleyişte değildim. Fakat takdiri ilahi böyle teveccüh etti, bu ağır vazifeyi deruhde eyledim. Şaşmış bir haldeyim, bana dua ediniz."

ANLAŞABİLECEĞİMİZ BİR HUSUS: OSMANLI VAHDETTİN YÜZÜNDEN YIKILMADI

Dünya değişirken Osmanlı’nın ilelebet aynı görkemiyle yaşaması elbette mümkün değildi. Görkemli zamanlarında Türkler dâhil olmak üzere, bünyesindeki halklar mutlu, refah içinde bir hayat mı yaşıyorlardı, asla anlaşamayacağımız ayrı bir tartışma konusunu.

Neyse, göğsünüzü kabartan kudretli hal 1700’lere gelindiğinde tökezlemeye başlamıştı. İmparatorluğun son yüzyılının ise milyonlarca insanın felaketi olduğu hepimiz biliyoruz değil mi? Tarihsel gelişmenin buyruğu kesindi, artık Osmanlı ve benzeri sistemlerle yönetilen devletlerin gelecekte yeri yoktu. Kapitalizm gelişiyor, ulus devletler tarihteki yerlerini alıyordu. Bu gerçeği kabul etmeseniz, “şunlar şunlar bizi sırtımızdan hançerledi” diye saysanız ne fayda?

Gerek devlet bünyesinden gerekse aydınlar içinden gelişen ileri fikir ve adımlar Osmanlı’yı kurtarmayı amaçladı. Osmanlı aydınlarının, ilericilerinin ufku uzun süre Osmanlı’yı kurtarma fikriyle sınırları kaldı. Nizam-ı Cedid, Islahat, Tanzimat… ne yapılırsa yapılsın çaresi yoktu. Yeni Osmanlılar, Genç Osmanlılar, Jön Türkler ve en son İttihat Terakki Cemiyeti (İTC) elbette nesnel tarihsel ilerleme olarak değerlendirilir. Fakat Osmanlı’yı kurtarma çabaları nafiledir, imparatorluk artık batılı emperyalist kapitalist devletlerin paylaşmak için gözünü diktiği “hasta adamdır.”

İTC’nin iktidarı ele geçirdikten sonra ülkeyi getirdiği yer ise felakettir.

Vahdettin, 4 Temmuz 1918’de, tahtın sahibi olduğunda, felaketin ortasındaki Osmanlı İmparatorluğu son nefesini vermeye çalışıyordu. Geriye büyük bir yıkıntı kalmıştı ve süreç devam ediyordu. Vahdettin İttihatçılara karşıydı, emperyalist devletlerin paylaşım planları sürerken hükümet hala İTC’nin elindeydi.

Kısacası Vahdettin Osmanlı’nın en yetenekli, en güçlü padişahı olsaydı da devlet yıkılacaktı.

VAHDETTİN’İN VATANIYLA BİZİM VATANIMIZ AYNI YER MİYDİ?

Vahdettin, tahta çıktığı temmuz ayından, 30 Ekim’de imzalanan Mondros Anlaşması’na kadar günahı kadar sevmediği İTC hükümetiyle dengeli bir ilişki kurmaya gayret etti. Mondros sonrası hükümet istifa etti, İttihatçılar kendilerini feshettiler ve başlarındaki paşalar ülke dışına kaçtılar.

Böylece meydan Hürriyet ve İtilafçılara kalmıştı. Uzun yıllar boyu süren Alman emperyalizmi yanlısı Osmanlı siyaseti değişiyor, keramet artık Fransızlar’da ama en çok da İngilizler’de aranıyordu. Vahdettin’in kısa iktidar yıllarında İngiliz hayranı Damat Ferit Paşa dört defa hükümet kurdu. Bu yüzden Vahdettin ve Damat Ferit ismi yan yana anılır.

Padişahın bu dönem yapmaya çalıştığı şey saltanat ve hilafeti korumaktı. Vahdettin gururla oturduğu makamını, çökmekte olan bir düzeni ayakta tutmak için büyük çaba harcadı. Osmanlı hanedanı için Vahdettin bir “hain” değildir.

Şunda anlaşıyoruz değil mi? Bütün Osmanlı ülkesi padişahın mülkü, hanedanın malıydı. Osmanlı coğrafyasında yaşayan çeşitli milliyetlerden insanlar da padişahın kulu. Üstüne bir de (İslam dünyasını temsil ettiği tartışmalı) halifelik makamını koyarsanız, Vahdettin’in o koşullarda bile Osmanlı ülkesine nasıl baktığını kafanızda canlandırabilirsiniz. Bu kendisinin suçu da değildir, 600 yüzyıldan beri olan budur. Tahtta kaldığı kısa sürede tek düşündüğü şey saltanat ve hilafet makamının devamıdır. Sonrasındaki sürgün hayatında bu makamları geri almanın hayaliyle yaşamıştır.

Padişah, Damat Ferit İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin (İngiliz Dostları Derneği) üyesidirler. Mondros sonrası İngilizler’le, işgalcilerle girilen onursuz münasebetler Padişahın “vatanını” kurtarma çabasıdır. Saltanat mümkünse İngiltere’nin egemenliği altında sürebilir.

Kısacası padişahın vatanı saltanatıdır. Anadolu ve Trakya halkının vatanı ise bambaşkadır!

VAHDETTİN VE İSTANBUL HÜKÜMETLERİ MONDROS SONRASI NE YAPTILAR?

Vahdettin de abisi 2. Abdülhamid gibi 1945’ler sonrasında yoğun şekilde gündeme getirilmeye başlandı. Palazlandırılan Siyasal İslam, Osmanlı’nın yıkılışına neden olduğunu iddia ettiği 1908 ve 1923’le hesaplaşırken iki dönemin padişahlarını itibar sahibi yapmaya çalışıyordu. Biliyorsunuz bu ezberin oluşturulmasında ve 2. Abdülhamid “Ulu Hakanlığa” terfi etmesinde Necip Fazıl’ın rolü büyük. Fazıl, “Vatan Dostu Sultan Vahidüddin” kitabıyla da “hain” nitelemesinin tam aksini ispat etmeye çalışıyordu.

İddia şuydu: “Mustafa Kemal’i Anadolu’ya Vahdettin gönderdi. Bu yüzden Kurtuluş Savaşı’nı da o başlatmıştır.”

Bu iddianın aslı astarı olabilir mi? 30 Ekim sonrasında yaşananlara kısaca göz atarak anlamaya çalışalım. 13 Kasım’da İngiliz, Fransız, İtalyan ve bir süre sonra ABD gemileri Haliç’e demir attılar. Bir süre sonra Anadolu’nun pek çok bölgesi işgal edildi. İngilizler Karadeniz kıyılarına ve Anadolu’nun güneydoğusuna; Fransızlar Çukurova dolaylarına; İtalyanlar Akdeniz bölgesine askerlerini çıkarttılar. 21 Aralık 1918'de Padişah Vahdettin tarafından, yeni seçimler yapılmak üzere parlamento feshedildi.  Paris Konferansı’nın ardından Yunan birlikleri 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıktılar. İstanbul Hükümeti bu işgalden sonra direnmemeyi emrediyordu.

HİF ve Vahdettin, İTC’nin hükümetinin yıkılmasını fırsat olarak gördüler ve İngiliz emperyalizmini de arkalarına alarak iktidarlarını geri aldılar. Ahmet İzzet Paşa Hükümeti’nin ardından kurulan Damat Ferit Paşa Hükümeti İngilizler ne diyorsa yapıyordu. Saltanatı ve ülkeyi korumanın tek yolunun işgalcilerle iyi geçinmek olduğunu savunuyorlardı.

MUSTAFA KEMAL’İ ANADOLU’YA KURTULUŞ SAVAŞI BAŞLATMASI İÇİN VAHDETTİN Mİ GÖNDERDİ?

Mustafa Kemal’in Anadolu’ya, Vahdettin tarafından gönderilmesi meselesine gelelim. Mustafa Kemal dâhil olmak üzere Kurtuluş Savaşı’nı örgütleyen askerler İstanbul’la bağı hemen kopartmadılar. İstanbul hükümeti ve padişahı da hesaba katan pek çok siyasi girişimde bulundular. İstanbul merkezli bir mücadele olanağının olmadığı somutlaşınca Anadolu’ya geçmeye başladılar. Erkan-ı Harbiye içinden sağladıkları destekle kendilerini Anadolu’da konumlandırdılar. Ali Fuat Cebesoy Paşa Ankara’ya, Kazım Karabekir Paşa Erzurum’a ve Refet Bele Bey Sivas’a atandı. Deniz subayı Rauf Bey istifa ederek Anadolu’ya geçti.

Mustafa Kemal bu fırsatı 1919 Mayıs’ında yakaladı. İstanbul Hükümeti, İngilizlerin de baskısıyla Anadolu’da oluşan siyasi boşluğu doldurmak istiyordu. İnisiyatifi dışında gelişen ve gelişmesi olası hadiselere müdahale etmenin derdindeydi. “Mondros’un 7. maddesine bahane üretilmesine engel olmak istiyordu” denilen iyimser yorumlar da var. Evet, Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişliği görevine Vahdettin’in imzası bulunan bir kararla getiriliyor ve Samsun’a hareket ediyordu. Kısa sürede Anadolu’daki bütün asker ve bürokratlarla iletişim kurdu.

“Kurtuluş mücadelesi için gönderildi” ve hatta “Kurtuluş Savaşı’nı padişah planladı” iddiası gülünçtür, gerçekle uzaktan yakından ilgisinin olmadığı açıktır.

SALTANAT MÜCADELE EDENLERE DÜŞMANDI

19 Haziran’da yayınlanan Amasya Tamimi, İstanbul Hükümetinin aczini açık biçimde ifade ediyordu. Gerçek niyeti anlayan İstanbul harekete geçti. 8 Haziran’da Mustafa Kemal geri çağırıldı, 23 Haziran’da yetkileri alındı, 9 Temmuz’da görevden alındı, 30 Temmuz’da tutuklanması için 15. Kolordu’ya yazı yazıldı. Elazığ Valisi Ali Galip Bey Sivas Kongresi'nin yapılmasını engellemek ve Mustafa Kemal’i ortadan kaldırmak için İstanbul tarafından görevlendirildi. 11 Mayıs 1920’de idam kararı verildi ve padişah tarafından onaylandı. Şeyhülislam “kuvvacıların katli vaciptir” fetvası çıkarttı.

Örneklere İstanbul hükümeti tarafından kurulan Halife Ordusu’nu, Anadolu’da örgütlenen, kışkırtılan pek çok isyanı ekleyebiliriz.

Kurtuluş Savaşı süreci aynı zamanda Anadolu’da yaşanan bir iç savaş, pek çok siyasi kutup arasındaki siyasi mücadeleler sürecidir. Bununla birlikte saltanat ve hükümetinin Anadolu’daki hareketle tekdüze bir ilişkisi yoktur. Öncelikle ezmeyi hedeflemiş, beceremeyince uzlaşma çabası da göstermiştir. Buradaki tek amacı siyasi varlığını korumak, alternatif siyasi oluşumları massetmektir.

Amasya Tamimi, Erzurum ve Sivas Kongreleri süreciyle oluşan iktidar odağı da, İstanbul’la pek çok taktiği içeren bir ilişki içindedir.

Bu gelgitli ilişkilerin son başarısı Ankara İstanbul arasındaki yoğun trafiğin ardından 12 Ocak 1920’de toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’dır. Bu toplantıyla Ahd-ı Milli (sonrasındaki Misak-ı Milli’nin ilk hali) adlı mücadele programını karar haline getirdi.

Bunun üzerine 16 Mart günü İstanbul İşgal edildi, yeni tutuklamalar yaşandı ve meclis süresiz kapandı. Ali Rıza Paşa hükümetinin istifasının ardından, Damat Ferit hükümeti tekrar kurulduğunda, Vahdettin, Meclis’i tamamen kapattığını ilan etti. Artık Anadolu’yla İstanbul arasında en küçük bir bağ dahi kalmıyordu. Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de ilan edilerek ülkenin kaderinde tek yetkili olduğunu duyuruyordu. İstanbul Hükümeti’nin10 Ağustos’ta Mondros’un devamı ve daha da ağırı Sevr Anlaşması’nı imzalaması Ankara hükümeti tarafından reddediliyordu.

İlerleyen yıl Sakarya Savaşı, onun ardından gelen yıl da Büyük Taarruz gerçekleşti. Bu yıllar aynı zamanda Ankara Hükümeti’nin kendisini hem ülkeye hem de tüm dünyaya tek meşru temsilci olarak kabul ettirmeye çalıştığı bir dönemdi.

İNGİLİZLER’LE İŞBİRLİĞİNDE ISRAR VE KAÇINILMAZ SON

Ankara, tek temsilci olarak kendisini kabul ettirmek için mücadele ederken, aynı zamanda İstanbul Hükümeti ve Vahdettin’in gayrı meşruluğunu tescillemeye çalışıyordu. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Başta İstanbul olmak üzere her yerde Vahdettin karşıtı bir rüzgâr estiriliyor, gazetelerde kaçacağı yazılıyordu. Bu arada Vahdettin İngilizler’den medet ummaya devam ediyor, yaptığı görüşmelerde Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Bolşevik olduğunu söylüyordu. Emperyalistlerin yumuşak karnı “Bolşevik tehdidi” idi. Fakat yapılacak pek bir şey kalmamıştı ve Lozan’ı Ankara Hükümeti imzalamış ve İstanbul’un varlığı fiilen ortadan kalkmıştı.

Saltanatı kaybeden Vahdettin, halifeliği kaybettiğini hiç kabullenemedi. Hayatından endişe ettiği için 16 Kasım 1922’de, İstanbul İşgal Kuvvetleri Komutanı Harington’a iltica talebini bir yazıyla iletti. “Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı Genaral Harington Cenaplarına; İstanbul’da hayatımı tehlikede gördüğümden, İngiltere devleti fahimesine iltica ve bir an evvel İstanbul’dan mahall-i ahara naklimi talep ederim. 16 Teşrin-i sani 1922. Müslümanların halifesi Mehmet Vahideddin.”

Mektubun ardından 17 Kasım’da İngiliz zırhlısıyla Malta’ya götürüldü. Ankara Hükümeti’nin Vahdettin’in gitmesine göz yumduğu, hatta tercihinin bu olduğu anlaşılıyor. İngilizler ise sonrasında, siyasi olarak bir anlamı kalmadığı için devrik padişahı başlarından savmaya çalıştılar.

Vahdettin, 16 Mayıs 1926'da San Remo'da öldü. Şam'a getirilerek Süleymaniye Külliyesinde defnedildi.

Ana hatlarıyla olan biten budur. “Vahdettin’e hain denmesin”, “Vahdettin kaçmadı, ülkeyi terk etti” gibi pek çok itiraz soğukkanlılıkla tartışılabilir. Fakat çok rica ederim öncelikle elinizdeki “vatanı için canını dişine taktı”, “Kurtuluş Savaşı’nı o başlattı”, “Vatan Dostu Sultan Vahidüddin” gibi mesnetsiz tezleri yavaşça yere bırakın. Emin olun memlekete olmadığı gibi sağcılığınıza ya da İslam davanıza da zerre faydası yok.

 

KAYNAKLAR

Stafenos Yerasimos, Az Gelişmişlik Sürecinde Türkiye, 3.cilt, Belge Yayınları 1993

Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele, İş Bankası Yayınları 2022

Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, YKY 2020

Başından Sonuna Her Yönüyle Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet Yayınları

A. M. Şamsutdinov, Türkiye Ulusal Kurtuluş Savaşı Tarihi, Doğan Kitapçılık

Murat Bardakçı, Şahbaba, Everest Yayınları

Orhan Koloğlu, Sorularla Vahdettin, Pozitif Yayınları

Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemalin Ağzından Vahdettin, Pozitif Yayınları

Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi 6. cilt, İletişim Yayınları