ÇİN MODELİ VE ERDOĞAN

2008 krizi, tüm ülkelerin kaderini birbirine bağlayan neoliberal küresel ekonomi modelini tartışmaya açtı. Batı ülkeleriyle sıkı ekonomik ilişkilere sahip olan Türkiye gibi yarı-çevre ülkeleri, bu ülkelerde yaşanan finansal istikrarsızlıklar ve talep daralmasından daha az etkilenmek ve kendi rotalarını çizebilmek için alternatif modelleri gündemine aldı.

2010’lu yıllarda arayışa giren yarı-çevre ülkelerinin imdadına Çin modeli yetişti. Bu modelde, devletin basit bir hakem olarak sınırlı kalması yerine üretim ve ihracatı teşvik edip yönlendiren etkin rolünün öne çıkması, Erdoğan gibi güç odaklı liderlerin iştahını kabarttı.

Çin modeli sadece düşük faiz-yüksek ihracat basit denklemine dayanmayıp merkezi ve bütüncül bir planlama gerektiren bir model olsa da Erdoğan, modelin planlamacı değil otoriter ve keyfi yönlerinin alıcısı.

Erdoğan’ı Şangay Beşlisi’ne üye olma isteğinde bulunacak kadar cezbeden Çin modeli, uluslararası normlara bağlılık yerine egemenliği ve devlet gücünü kullanmayı temel alıyor. Böylece siyasilerin ekonomide otoritesini kullanarak stratejik kararlar almasını teşvik ediyor ve siyasileri bağımsız ulusal ve uluslararası kurumlar karşısında “özgürleştiriyor.”

Erdoğan’ın 2013’ten beri düşük faiz ısrarı nedeniyle Merkez Bankası başkanlarıyla sorun yaşadığını ve bu talebinden ısrarla vazgeçmediğini biliyoruz. Erdoğan’ın referansta bulunduğu Çin modeli de düşük faiz politikasıyla sektörleri üretim ve istihdama yönlendirmeyi amaçlıyor ve Erdoğan’ın iktisadi fikirlerinde kopmadığı Milli Görüş geleneğinin faiz karşıtı ve üretim yanlısı ekonomik anlayışıyla örtüşüyor. 

Peki Merkez Bankası’nı faizleri indirmeye zorlayarak Türk Lirası’nın 2021 yılı içinde neredeyse %50 değer kaybetmesine ve döviz kurlarının yaklaşık 2 katına fırlamasına yol açan Erdoğan neden seçmen davranışı açısından çok riskli görünen bu kararları bile bile alıyor? Cevap seçim ekonomisi.

SEÇİM EKONOMİSİ

Seçim ekonomisi, Erdoğan’ın 2011’den bu yana iktidarda kalmasını sağlayan strateji oldu. Bu strateji iki boyuttan oluşuyor: Partizan seçmenler için sürekli kutuplaştırma, partizan olmayan rasyonel seçmen için ekonomik büyüme.

Rakiplerini düşmanlaştırarak siyaseti kutuplaşma savaşına çeviren Erdoğan, böylece seçmeni her zaman seçime, yani çarpışmaya hazır tutuyor. Erdoğan iç ve dış düşmanlara karşı ülkeyi sürekli olağanüstü koşullarda yöneten benzersiz ve yenilmez bir lider olduğu imajını pekiştiriyor.

Yüksek dozaj öfke-coşku sarmalıyla kendi seçmenine düşmanlara karşı aktif özne olarak hareket etme bilincini aşılayan Erdoğan bu sayede seçmenleri partizanlaştırarak dönüştürüyor. 2009-2018 arasında Türkiye’de partizan seçmen oranı %40’tan %75’e çıkarken, AK Parti’de bu oran %90’ı gördü.

Seçmenin yaklaşık %25’i partizan olmayan ve ülke ekonomisine bakarak oy vermeye yatkın seçmen. Ekonomik oy verme davranışı teorisinde, seçmenlerin iktidarın seçimden önceki son altı ayda performansına dair değerlendirmeleri üzerinden karar verdiği ve ulusal ekonomik göstergelerin oy tercihlerini etkilediği düşünülüyor.

Erdoğan partizan olmayan seçmenin desteğini almak için fiyat istikrarını amaçlayan para politikaları yerine düşük faiz ve ekonomik büyümeyi tercih ediyor. Bu aşamada TÜİK’in büyüme hesaplamasının da değiştiğini ve bu sayede büyüme rakamlarının da yükseldiğini hatırlatmak gerekir.

Erdoğan’ın seçimlerden çıkardığı dersin özeti şu: “öncelik fiyat istikrarı değil, büyüme ve istihdam’’

Düşük faiz yanlılığını “faiz lobisi ve dış güçlerle savaş” kavramını icat ederek meşrulaştıran Erdoğan hem partizan seçmenin motivasyonunu diri tutuyor, hem de büyüyen ekonomiyle partizan olmayan seçmenin oylarına ulaşıyor.

Ekonomik büyüme aslında hem üretimde hem de borçlanmada büyüme anlamına geliyor. Düşük faizli krediler neticesinde bir yandan yatırım ve üretim artarken, diğer yandan çılgın projeler için borçlanmanın önü açılıyor.

Neticede Türkiye’de hızlı ekonomik büyüme orta ve uzun vadede kalkınmaya dönüşmedi, kur istikrarsızlığı ve enflasyonu tetikledi. Fakat kısa vadede refah yarattı, partizan olmayan seçmenlerin sandıkta iktidarı ödüllendirmesinin önü açıldı ve Erdoğan seçim zaferlerine yenilerini ekledi.

Öte yandan Merkez Bankası’nın Erdoğan’ın bu stratejisine ters şekilde politika faizini 4,50’den 10’a yükselttiği 2014 yerel seçimlerinde ise AK Parti’nin oyu %49.9’dan %45.6’ya düştü. Benzer şekilde faizlerin 17,75’ten 24’e çıkarıldığı 2019 yerel seçimlerinde İstanbul, Ankara, Adana ve Antalya kaybedildi. CHP nüfusun %50’sini yönetmeye hak kazandı. Dolayısıyla Erdoğan’ın seçimlerden çıkardığı dersin özeti şu: “öncelik fiyat istikrarı değil, büyüme ve istihdam”.

EKONOMİK GÖSTERGELER VE AK PARTİ OYU

Büyüme ve Tüketici Güven Endeksi


Grafik 1: Büyüme-Tüketici Güven Endeksi-AK Parti oyu
NOT: 2019 yerel seçimlerinde AK Parti’nin elde ettiği oy oranını hesaplamak için, MHP’nin AK Parti ile ittifaka girmeyip AK Parti’ye rakip olduğu bölgelerde aldığı oy Cumhur İttifakı toplam oyundan çıkarıldı. Elde edilen ülke geneli oy oranı (%49), 2018’deki AK Parti/MHP oranı nispetinde bu iki partiye dağıtıldı.

2007-2019 arasında ekonomi büyüdükçe tüketici güven endeksi ve AK Parti oy oranının arttığı, ekonominin büyüme hızının düştüğü veya küçüldüğü dönemlerde ise tüketici güven endeksinin ve AK Parti oy oranının gerilediği gözlemleniyor.

İşsizlik

Grafik 2: İşsizlik-AK Parti oyu

Erdoğan’ın ana rakibi işsizlik

Ekonomik büyüme ve tüketici güven endeksi AK Parti oyunu pozitif etkilerken, işsizliğin etkisinin negatif olduğunu vurgulamak gerekiyor. AK Parti’nin oyunun %40’ın altına gerilediği 2009 ve 2019 yerel seçimlerinde işsizliğin %14’e yaklaştığı görülüyor. İşsizliği AK Parti’nin ana rakibi olarak tanımlamak mümkün.

Enflasyon

Grafik 3: Enflasyon-AK Parti oy oranı

2007-2015 arasında %6-9 arasında istikrarlı sayılabilecek bir görüntü çizen enflasyon, 2015-2018 seçimleri arasında düşük faiz ve kur artışıyla birlikte %8.1’den %15.4’e yükselse de AK Parti oyu düşmedi, aksine %40.8’den %42.6’ya çıktı.

2018-2019 arasında enflasyon %15.4’ten 19.7’ye yükselirken, bu kez AK Parti oyu geriledi. Çünkü 2015-2018 arasında ekonomik büyüme oranı %5.5’ten 6.6’ya çıkmışken, 2018-2019 arasında %6.4’ten %-2.9’a düşmüştü.

PEKİ ERDOĞAN ŞİMDİ NE YAPIYOR?

2021 kışına geldiğimizde, Erdoğan’ın düşük faiz politikasıyla üzerinde kumar oynadığı Türkiye ekonomisinin son çeyrekte %7.4 büyüdüğünü görüyoruz. Fakat önceki dönemlerin aksine ekonomi büyürken tüketici güven endeksi ve AK Parti oy oranı artmıyor, aksine tarihin en düşük rakamlarına gerilemiş durumda.

Grafik 4: 2007-2021 AK Parti Oy Oranı, Ekonomik Büyüme, Tüketici Güven Endeksi

Ekonomi büyürken tüketici güveninin dibe vurduğu ve AK Parti’nin 2002’nin gerisine düştüğü bu grafik ezberleri bozuyor. Bunun 2 nedeni var:

1-Katma Değersiz Büyüme: Üretim ve ihracatın katma değerli ürünlerle değil, TL’nin değer kaybının ihracatçı için yarattığı avantaj sayesinde artması ekonomik büyüme kalkınmaya dönüşmediğini gösteriyor.

2-Refahsız Büyüme: Düşük faiz politikası ve yüksek kırılganlık neticesinde ekonomi büyüse de TL’nin sürekli değer kaybetmesi ve yaşanan kur şokları tüketicinin alım gücünü gün be gün azaltıyor. 1980’den bu yana temizlik ürünlerinden giyime, aksesuardan otomobile, yani hayatın her alanında ithal mal satın almaya alıştırılmış olan tüketici yaşadığı şoklara reaksiyon gösteriyor, ülke ekonomisine güvenini kaybediyor.

Ancak oynanan kumarda Erdoğan’ın elinde tüketici güvenini geri kazanmak için halen birkaç koz bulunuyor:

1-Enflasyonun iktidar oyuna etkisinin kısa vadeli ve geçici olması.

2-Fiyat artışında ivme azaldıkça seçmenin enflasyona alışkanlık gösterebilmesi

3-Enflasyonun kalıcı etkisinin işsizlik üzerinden gerçekleşmesi ve AK Parti oylarını düşüren en önemli faktörlerden biri olan işsizliğin üretim ve ekonomiyle kısa vadede durdurulması.

4-Kamu kaynaklarıyla ücretleri yükseltme ve düşük faizli krediler kullandırma imkanıyla seçmenlerin alım gücünü enflasyona karşı koruma hamlesi. Erdoğan bu hamleyi yapacağının sinyalini “asgari ücret bugüne kadar yapılanları çok çok aşacak” açıklamasıyla verdi.

5-Kur avantajı ve ucuzlayan işçilik maliyetiyle yabancı yatırımcıların Türkiye’ye yönelmesi. Örnek: BAE ziyareti.

SONUÇ

Anlaşılan o ki Erdoğan seçime kadar kumar oynamaya devam edip yüksek kur ve enflasyon pahasına üretim&ihracata dayalı ekonomik büyüme ve kamu kaynaklarını kullanarak tüketicinin alım gücünü yükseltme hamlelerine yüklenecek. Nitekim önceki seçimlerde AK Parti’nin başarısı fiyat istikrarından çok büyüme, istihdam ve tüketici güven endeksiyle ilişkili görünüyordu.

Fakat bu stratejinin aşil topuğu önceki seçim dönemlerinden farklı olarak enflasyonun hiperenflasyona dönüşme riski ve AK Parti’nin bugüne kadar hiç hiperenflasyonla mücadele etmemiş olması.

Düşük faiz politikasının sürdürülmesi ve bu politika neticesinde kurun hızla artmaya devam etmesi hiperenflasyonu tetikleyebilir. Bunun sonucunda alım gücünün kamu kaynaklarına rağmen enflasyonu karşılayamama ihtimali güçlenir.

Pandemi döneminde Avrupa ve ABD’de daha önceden görülmemiş parasal genişlemenin sebep olacağı küresel çapta enflasyon artışı neredeyse kaçınılmaz. Erdoğan bu sürece hazırlanmak yerine düşük faiz ve değersiz TL ile katma değersiz ihracat ve refahsız büyüme modelini seçiyor. Fakat iç piyasanın kur artışı kaynaklı yüksek enflasyon beklentisi her kesimde stoklamayı tetikliyor ve hiperenflasyonla yüzleşme riskini kaçınılmaz kılıyor.

Eğer hiperenflasyon senaryosu gerçekleşirse son iki aydır yaşanan panik hali orta vadeye yayılır ve seçimlere kadar sürer. Erdoğan’ın seçim kazanma şansı olağanüstü koşullara bağlı kalır.

Çin modelinde serbest seçimlerin gerçekleştirilmediğini, Türkiye gibi seçimli otoriter bir rejimde bile Çin modelini uygulamanın çok maliyetli olacağını vurgulamak gerek. Türkiye neoliberal ekonomiye geçişin ilk adımı olarak kabul edilen 24 Ocak 1980 kararlarını ancak askeri rejimle hayata geçirebilmişti.

1980 koşullarının aksine tarihsel bir gerekliliğe dayanmayan ve planlama mantığını takip etmeyen mevcut “refahsız büyüme” politikası tercihi rejimin daha da otoriterleşeceğine işaret ediyor. İktidar, halkı refahsız büyümeye alıştırmak ve tüketim alışkanlıklarından vazgeçirerek hayat kalitesini düşürmeye ikna etmek için muhalif sesleri susturmaya ihtiyaç duyuyor. Ekonominin MGK gündemine sokulması bunun zeminini çoktan hazırladı.

Son olarak şunu eklemek gerekiyor: Erdoğan bir şekilde hiperenflasyon riskinin önüne geçer veya bu riskin gerçekleştiği durumda seçmenin alım gücünü korumayı başarırsa, seçimleri kazanabilir. Zor görünüyor ancak imkansız değil. Fakat iki senaryoda da olağanüstü koşullara hazırlıklı olmak gerek.