Kuşkusuz ki insanların öncelikleri vardır. Öteledikleri vardır. İhmalkârlıkları vardır. Korktukları vardır. Hele bizim gibi bazı konulara erişimin zor ve pahalı olduğu, cesaretin cezasız kalmadığı ülkelerde konudan komşudan öğrenilenler, gelen önerileri dinlemeler, ‘biraz daha dişimi sıkayım belki geçer, bir yol bulunur demeler’ kaçışlar, sığınmalar, bahaneler, boş vermişlikler vardır.

Oysa başta sağlık, eğitim, ekonomi olmak üzere bazı konular görmezden gelmeyi, yok saymayı kaldırmayacak kadar önemlidir, ilgilenilmesi, iş çığırından çıkmadan önlem alınması gereklidir…

Tabii ki bazı konular gelişmişliğin göstergesidir. Bizim gibi ileri demokrasinin(!)  egemen olduğu ülkelerde uygulanmasa da konunun olmazsa olmazları; bilgidir, birikimdir, deneyimdir, teknolojik alt yapıdır, yaklaşımdır.

Sokaktaki feryat duymazdan gelinirse! Yalan, inkâr, abartı, gösteriş ve şaşaadan geri adım atılmazsa! Enflasyon tırmanışa geçmişse, geçim sıkıntısı derinleşmişse, yoksulluk intiharları artmışsa, bütçe kaynakları sıfırı tüketmişse, toplumsal çözülme önlenemez hale gelmişse! Tüm bunlara rağmen yanlış adım ve tekrarlardan dönülmezse! Açlık ve yoksulluğa rağmen, israftan kaçınılmaz, tasarruf yapılmazsa! Emine Hanımın “porsiyonları küçültün!” önerisine uyulmazsa! Bakan Yanık; “Kadın cinayetlerinde dünya sıralamasında en alt sıralardayız!” diye açıklama yaparsa! Biz daha ne isteriz? Ne diye kaygılanırız? Anlamak zor…

Yazdıklarımı duymuş, okumuş gibi tam da burada imdadıma Goethe yetişip demez mi; “Sevgi, insanoğlunun içinde gelişebileceği tek iklimdir.”

O halde bu sözden yola çıkarak yanıtı kendi içinde saklı öneri ve sorulara geçelim…

Her şeyin temelinde yatanın, her kapıyı açanın sevgi olduğu bilinirken bu sevgisizlik niye? İnsanların başta ekonomi, işsizlik, güven bunalımı, kayırmacılık gibi sorunları tavan yapmışken bu böbür, bu kibir, bu halktan kopuş, bu yanlış adımlar niye?

CB Erzurum’da halka seslenirken; “Kibir, büyüklenme, böbürlenme, vatandaşlarla arasına aşılmaz duvarlar örme bize asla yakışmaz. Bizim siyasetimizde milletle inatlaşmak, hele millete rağmen hareket etme kesinlikle söz konusu değildir. 13 milyon 500 bini aşan üye sayımızla Türkiye’nin en büyük ailesiyiz. 84 milyonun umudu olmaya devam ediyoruz.” Dedi ya!

Acaba Erzurum halkı Kanal İstanbul ve Boğaziçi inadını duymamış mıdır? Yine Erzurumlu kadınlar; “kadınlara yönelik şiddetle mücadelede önemli bir adım olan, bir dur çağrısı ve kararlılık göstergesi, hukuksal teminat sayılan İstanbul Sözleşmesi’nden çıktığımızı duymamış mıdır? Bu sorular izahı gerektirir!

Herkesi, her kesimi kasıp kavuran ekonomik kriz, dinmek bilmeyen zamlar, yazlık, kışlık, baharlık saraylar, gücün, kibirin, gösterişin hız kesmediği bir dönem, kendisini şatafatın güç olduğuna inandıran, gücün şatafatsız bir hiç olduğuna inanmaktan alamayan bir anlayış keşke değerlerle çatışmayan, çelişmeyen bir dil kullansa! Keşke herkesi ve her kesimi kucaklayın sevgi dilini hâkim kılsa! Büyük aile olmanın gereğini yapsa!

Sanatla, sporla al-veri bir türlü oturtamayanlar, sanata kapılarını sıkı sıkı kapayanlar, sanatçıyı, sporcuyu, sanatsal ve sportif aktiviteleri görmezden gelenler keşke kapılarını biraz aralasa!

Hangimizin türkülere sığınmadığını, hangimizin şarkılarda teselli aramadığını, hangimizin müzik dinlerken, spor yaparken rahatlamadığını, hangimizin yöresel müziğimizin ritmine kapılarak piste fırlamadığımızı düşünüp empati yapsa!

Almanya’da 9 bin makam aracı, bizde 125 bin makam aracı olduğunu, Merkel’in iki uçağının sarayın 13 uçağının olduğunu unutmasa! Bu durumda Almanya’nın bizi kıskanmasına yerden göğe hak verse!

Kuraklık bir yandan ekonomik sorunlar diğer yandan devam ederken, israf projeleri hız kesmezken, hayat pahalılığı alıp başını giderken çiftçi tarladaki üründen, arıcı kovandaki baldan ümidini keserken! Geleceği, hayalleri çalınan gençler iş aramaktan yorulurken! İstihdam azalıp, işsizlik artıp, dış borç, yüksek enflasyon halkın belini bükerken! Keşke birileri bu koşullarda bile ülkemizin nasıl şaha kalktığını açıklasa!

“Aldatıldık, aldandık, boşluğumuza geldi, iyi niyetimizin kurbanı olduk, gerçekten safmışız inandık” gibi bildik, bilindik, ezber edilmiş, artık kabak tadı veren savunmalardan, cevabı kendi içinde açıklamalardan vazgeçilse!

İş güvenliği olmayan, sözleşmeli çalışan, utana sıkıla baba eline bakan, boğaz tokluğuna çalışan, pazarcılık, garsonluk yapan, dayanamayıp canına kıyan, yüzde 70’i ekonomik sıkıntı çeken ve yıllardır atama bekleyen öğretmenlerin sayısı yüzbinleri bulmuşken! Keşke MEB üzülerek, özür dileyerek açıklama yapsa! (Siz duydunuz mu? Ben duymadım!)

Sormayan, sorgulamayan, boyun eğen, eleştirel düşünmeyen gençler yerine, donanımlı, yaratıcı, girişimci, iletişim becerileri ve özgüveni yüksek bir kuşak hedeflense!

Gerçekten anlamakta güçlük çekiyorum. Yetkililer bu kadar duyarsız, ilgisiz, taraflı acımasız olmayı, bu kadar öngörüden uzak olmayı nasıl başarıyorlar? İdare ederek, geçiştirerek, en güvenilir liman benim- biziz muamelesi çekerek gelinen nokta nasıl ve niye görülmez?

Çok uzattım biliyorum bu hazin konuyu. Yönetim kapı duvar olunca, plansız, hesapsız, kitapsız açılan okulları görünce, hele de hayalleri olan, umutları olan, gençlikleri olan, sevdiklerinin yüzüne bakamayan eğitimli işsizliğin yüzde 30’a dayandığını okuyunca kendimi tutamadım. Söz çuvalla dinleyen çok azsa! Bu örnekleri sıralamayıp da neyi sıralayacaktım?

Bitirme sorusu! Acep gelinen bu nokta ve sergilenen bu tablo kimleri utandırmalı?