Lübnanlı Halil Cibran; “Bir tarla kuşuna şarkı söylememesi için kim emir verebilir ki?” der. Şimdi söyleyene kulak verip,  sözü dikkate alarak yazıya başlayalım…

MSM’de (Müjdat Gezen Sanat Merkezi) Tiyatro Tarihi, Etkili İletişim ve Yazarlık derslerine giren biri olarak! Sanatın yok sayıldığını, sanatçının görmezden gelindiğini gören biri olarak! Yeteneği, birikimi, deneyimi, geleneğe sahip çıkışıyla sahnelerimizin büyük ve emektar ustaları Müjdat Gezen ve Metin Akpınar’ın sık sık adliye koridorlarında buluşmasından ülkesi adına büyük üzüntü duyan biri olarak! Sanat ve bilimin aynı yöntemlerle farklı sonuçlara ulaşan iki kardeş olduklarını düşünen biri olarak! Her ikisinde de ortak özeliklerin; düşünce, hayal gücü, sabır, emek, özveri, pratik çalışma disiplini olduğunu bilen biri olarak…

3 bölümlük yazı dizimi okumaya hazır mısınız?

Sözcük ve kavramları özenle seçmeye çalışarak sizleri sanatın derinliklerine götüreceğimi anladınız, anlaştık! Neden derseniz? Yazmak da okumak da bir sorumluluktur, hele günümüzde, hele de bizim ülkemizde…

Efendim! Kimi hazine vardır, parıltısıyla, şatafatıyla, gösterişiyle gözlerinizi öyle bir kamaştırır ki baktığınızı göremez olursunuz. Kimi hazine vardır, sessiz, sakin bağırıp çağırmadan, öylesine derinlere dokunur ki içindeki cevherin birkaç kuşağı beslediğini görürsünüz…

Demem o ki; Aldığımız eğitim, okuduğumuz kitaplar, dinlediğimiz ustalar bize şunu öğretti! Sanat için öncelikle; Cesaret, azim, direnme gücü, dayanma gücü, kararlılık, inanç, çaba, emeğe saygı gerekirken, bu özel disiplin için özellikle kin, nefret, öfke, intikam duygularından arınmak şart…

Yaptığı işi sevmek, bunu hissettirmek, karşılığını almak, duygu olarak geçirmek her iş için önemli ve geçerliyken sanatın tüm dalları için olmazsa olmaz koşuldur. Sanata gönül verenler bireysel bir eylem, kişisel bir çaba içinde olsalar da topluma karşı sorumludurlar. Hele de ellerinden tutan, onları anlayan ve onlara destek verenler çok olursa çıktıkları yolda çok daha kolay yürürler…

Şimdi işin mutfağında dolaşma zamanıdır…

Bir oyunun, bir konserin, bir gösterinin atmosferini anlatabilmek, görsel dökümü ve emeği yansıtabilmek adına bir gezintiye çıkarsak, önce kulise dalmak, işin arka planında gezinip, mutfağında dolaşmak gerek. Orada önümüze çıkan tablo şudur: Işık başrolde! Kültürel katmanlar ana rollerde! Eşsiz bir şiirsellik, olağanüstü bir görkem kazandıran bakış ve çok sarsıcı, etkileyici öğeler sahnede. Dikkat ettiyseniz müthiş bir özveri, olağanüstü bir çalışma disiplini gibi konulara girmiyorum bile! Peki, ne yapıyorum “yaşasın sanat!” diye alkışlamakla yetiniyorum…

Mucizeler yaratan sanatsal gücü, insana “sanat nedir, sanatçı kime denir, ne sanattır, kim sanatçıdır?” dedirten sanatçıları, ortaya bir iş koyan, geleceğe yönelik umut veren gençleri, yol açan ustaları, salonu, sahneyi avuçlarının içine alanları görüp “yaşasın sanat!” diye sesli sedalı kutluyorum…

Sahnedeki adımlarına bilgisi eşlik eden, canlandırdığı karaktere tecrübesiyle hayat veren, izleyicisine ufuk açarken derinden düşündüren sanatçılarımızla gurur duyuyorum…

Oyun boyunca sizi tutsak alan, bazen içsel bazen ülkelerarası yolculuğa çıkaran, yoran, yok eden, yaralayan hayatın anlamını sorgulamanıza aracı olan ve oyunun bitiminde içinizde umut rüzgârları estiren sanat erbabını en içten duygularla selamlıyorum…

Not: Sakın bir yere ayrılmayın! Yazının devamı Çarşamba’ya…