Hem yüce tepelerin en üst düzeyden yüksek gerilimli siyasi açıklamaları arasında, hem bu toz duman içinde, hem de bu sis ve alacakaranlık ortasında başlıkta belirttiğim gibi kendime ev ödevi verdim! Şimdi başlıkları sıralama zamanı…

Tarım ülkesi olan memleketimizde! Başarı hikâyeleriyle avunan ve avutan siyasi irade görmezden gelse de; Saman karaborsaya düşmüş. Memleketim Kars’ın o güzelim kaşar ve gravyer peyniri dururken, Çanakkale’nin o tadına doyulmaz Ezine peyniri varken, Venezüella’dan peynir almaya başlamışız. Adana, Kahramanmaraş, Hatay, Mersin, Denizli’yi unutup Burkina Faso’dan pamuk ithal ediyoruz. Çukurovalı değil; Afrikalı, Ugandalı, Suriyeli çiftçi kazansın diye 120 ülkeden 140 kalem mal ithal eder hale gelmişiz. Siz bizdeki bu alicenaplığa, bu yüce gönüllülüğe bakar mısınız? 

MHP genel başkanının fikir babası olduğu, AKP genel başkanının hayata geçirdiği, halkın sponsor yapıldığı, kesenin ağzının iyice açıldığı, mahdum beye bağlı Okçular Vakfı’nın; Kılıçlı, mızraklı, at üstünde cirit atmalı,  Bizans ordusunu yeniden canlandırmalı gibi gösterilerle sahne aldığı, yağız atların kişnediği, kırbaçların şakladığı, okların atıldığı, cumhur ittifakının aile boyu katıldığı otağ dekorlu 1071 metrekarelik Ahlat sarayımız açıldı! 98 yıl önceki büyük zaferi önemsemeyip, 949 yıl önceki zaferi büyük, şaşaalı, pahalı törenlerle kutlayarak, pandemiye de gözdağı vererek(!) bir kez daha dosta- düşmana nam saldık ya! Siz bizdeki “itibardan tasarruf edilemez!” sözünün boyutlarına bakar mısınız?

Uzman görüşü değil, ekonomistlerin açıklaması değil, cumhurbaşkanlığı strateji ve bütçe başkanlığının raporuna göre 17 yıllık dönemde Türk Lirası dolar karşısında dramatik bir kayba uğrayarak, tuş olmuş, yüzde 340,5 değer yitirmiş. Sadece bir yıllık dönemde dolar karşısındaki değer kaybı yüzde 33.3’e ulaşmış. Siz bizdeki yerli ve milli duruşa, damadın ekonomide yazdığı destana, bizim için yok hükmünde olsa da dış güçlerin, faiz lobisinin, yabancı mihrakların, ülkemizi çekemeyen provakatörlerin, Türkiye’ye gıcığı olan batılıların yaptıklarına bakar mısınız?

Diplomaside; Bol keseden atmak yerine, aralara ihtiyat cümleleri yerleştirmek, tedbirli bir iyimserlik içinde olmak teamülken! CB’nın; “Yaparız diyorsak, yaparız!” Maliye Bakanının; “Kimse bileğimizi bükemez! Bu doğalgaz rezervi ülkemizin eksenini değiştirecek” Dışişleri Bakanının; “Dolduruşa gelmekten vazgeçin!” şeklindeki uluslararası ilişkilerin kitabını yazacak düzeydeki diplomatik üsluba bakar mısınız?

Turizmde sessiz, sakin, ıssız bir yaz geçiriyoruz. Yabancı turist sayısında yüzde 86 azalma var. Ülke genelinde büyük ve orta ölçekli otellerin bir kısmı hala kapalı! Turizm sektöründen gelen bakana rağmen siz bizdeki şanssızlığa bakar mısınız?

Ülkemizde 54 bini resmi, 13 bini özel 67 bin okul var. 19 milyon öğrenci, 1 milyon 100 bin öğretmenle eğitim görüyor. 460 bin öğretmen atama bekliyor. Okulların şu andaki öğretmen eksiği 144 bin! 590 bin çocuk okula gitmiyor. 15-17 yaş grubundaki her 5 çocuktan biri çalışıyor. Ne düşündüğünü, bunun bilinçli bir erteleme olup olmadığını, eğitimdeki önceliklerini ne olduğunu bi türlü öğrenemediğimiz, okul sahibi MEB’na sahip olmamıza rağmen siz bizdeki şansa(!) bakar mısınız?

Yükseköğretimdeki tabloya gelince; 131’i devlet, 78’i vakıf 209 üniversitede 7 milyon öğrenci yükseköğrenim görüyor. YÖK’ün sesinin soluğunun çıkmadığı, üniversite mezunu her 4 gençten birinin işsiz olduğu ülkemizde! Hesapsız kitapsız atılan adımların, açılan okulların ülkeyi getirdiği yere, yine sık sık müjdeler veren, hayal satarak gündemi belirleyen, ancak derde deva olmayanların yarattığı düzende sayıları her gün artan işsiz, aşsız, umutsuz, hayalsiz milyonlarca gencin dramına bakar mısınız?

Ülkemizin nüfusu 83 milyon, çalışabilir nüfus 63 milyon, çalışan sayısı 26 milyon. Yani çalışan bir kişi 3.2 kişiye bakıyor. Milyonlarca kişi işsizken, aynı soyadını taşıyan 49 kişinin THY’de görevlendirilmesi sırasında gözetilen eş, dost, akraba, hısım, kayın, baldız, yeğen, enişte, damat, okuldaşlık ilişkilerinin bu kadar pervasızca göze sokulmasına bakar mısınız?

Giresun felaketini HES’lerin tetiklediğini görmeyenlerin, 38 adet HES ve halen yapımı devam eden 7 adet HES için heyelan öncesi verilen imar izinlerini önemsemeyenlerin; “Toprak yağmura doydu, toprak kayganlaşıyor, yaşadığımız afetin yapılaşmayla, imarla ilgisi yok!” şeklinde açıklama yapanların, HES ve baraj projeleri için kesilen ağaçların heyelana yol açtığını unutanların, “dua, sabır, tevekkül, tahammül önerenlerin” rahatlığına bakar mısınız?

Demem o ki: Bakış açısı mı, mercek altına almak mı, çerçeve çizmek mi, gözlem yapmak mı, çağrıda bulunmak mı, yoruma açık olmak mı, yaşamın dayattıklarına ya sabır çekmek mi? Bir kısmı mı, hepsi mi? Kendime verdiğim ev ödevinde bu soruların kişisel ve toplumsal etkisini sorgulamaya çalıştım…

Artık bunun adı akıntıya kürek çekmek mi olur, buna hayatı ötelemek mi denir, bu bir bakıma beklentileri ertelemek mi sayılır, boşa bir çaba olarak mı görülür, adına alışkanlık mı, denir? Yoksa insana dair, yaşantımıza ait, ülkemize özgü, geleceğimizi içeren umut diye mi bakılır? Ya da bu vesileyle kaşar ve gravyer peynirini hatırlatarak Kars’a uzaktan da olsa kol kanat germek mi?  Bu sorunun yanıtı ben de yok ne yazık ki!

Not: Ağaç değil saman kalmayan bir memlekette! Bir zamanlar ulusal bayramlarda yöneticilerin aniden hasta olduğu bir ülkede, şimdilerde halk hasta olmasın diye bazı bayramların iptal edildiği bir düzende ben bunları niye yazarım? Boşa çıkan beklentiler yumağı desek mi?

Nokta Falih Rıfkı Atay’ın “Eski Saat” adlı eserinden! Şöyle diyor ünlü kalem; “Çektiklerimizi dinlemek için sizin ömrünüz, çektiklerimizi söylemek için bizim ömrümüz yetişmeyecektir.” (çektiklerimiz yerine değiştirilenleri koyabiliriz!)