Başlıktaki soru ve yanıtla yetinmeyip neden diyecek olursanız derim ki; Yazıp çizene, konuşup paylaşana, fikir verip yol gösterene diyorlar ki bazı konulara hiç girmeyin, üstünüze vazife olmayan şeylerle ilgilenmeyin, “ne ile işiniz var ne ile işiniz yok!” iyi belleyin, sınırlarınızı çizin yoksa cızzzz…

İyi de! Rektörlükten büyükelçiliğe, banka yönetim kurulu üyeliğinden bakan yardımcılığına, danışmanlıktan YİK üyeliğine önemli koltuklar ikram edilen, bürokraside kritik görevlere getirilen vekil sayısının 50’yi geçtiği bir yönetim biçimi için yazılıp konuşulmaz mı? Yine liyakati öteleyip, sadakati önceleyen rektör atamaları hakkında, aile çiftliğine dönen üniversitelerle ilgili, çifte maaşlı vefa ve sadakat ikramlarına ilişkin iki laf edilemez mi? Bitmedi…

Biter mi hiç! Zamansız, gereksiz, etkisiz çıkışlara, Türkiye tırmanışta sözlerine, “devletin genç, işverenin yaşlısın!” dediği EYT mağdurlarına ve tüm bu hay huy arasında çanları kim çalacak, ya da çanlar kimin için çalacak, kimlerin canı daha çok sıkılacak beklentisine girenlere iki söz edilmez mi? Yine bitmedi…

Ölümle yaşam, cesaretle korku, çaresizlikle umut, varlıkla yokluk birbirine karışmışken, tepkisizlik politikası alıp başını gitmişken, bazı hataların telafisi yokken, vicdan haritası tüm dünyada yankı bulurken, vicdani sorumluluk diye bir şey hala yürürlükte iken, vicdan duygusu da ancak bilgi ve özenle çoğaltılabilirken!  İnsana “üstüme iyilik sağlık!” dedirtecek onlarca konu, yüzlerce yanlı, yanlış, liyakatsiz atamalarla ülke savrulurken sessiz kalınır mı? Ya da niye kalınsın?

Tasası tasamız, sevinci sevincimiz olan ulusumuzun dertleri karşısında, sıkıntıları için, beklentilerine dair, hayal kırıklıklarına özgü sorular sormayacak mıyız, ya da olup bitenle ilgili tespit ve temennilerimizi kendi çapımızda sorgulayıp, paylaşmayacak mıyız?

Talan edilen ormanların başına gelenlere, doğal kaynakların kimlere peşkeş çekilip, kimleri zengin ettiğine, Giresun’daki HES’in ve yanlış imar ve yapılaşmanın neden olduğu tahribata, giden 9 cana, aranan kayıplara, yaşanan sorunlardan sıfır ders alınmamasına, harcında M. Kemal’in de bağışı olan Bursa’daki Atatürk Kapalı Spor Salonu’nun yıkılarak millet bahçesine katılmasına üzülmeyecek miyiz?

15 Temmuz, Malazgirt Zaferi Kutlamaları, Ahlat’taki saray açılışı ertelenmezken, vatandan başka, sevgili, dost, yaren, arkadaş, aşk bilmeyen kuşağın eseri olan 30 Ağustos törenlerinin pandemi nedeniyle yapılmaması karşısında iki satır yazmayacak mıyız?

TESK Genel Başkanı B. Palandöken’in; “Darbeyi esnaf yedi. Yaklaşık 1 milyon kişi iş bulamadığı için sokak simitçiliği yapıyor, ama satış yapamıyor. 415 meslekte sıkıntı büyük. Entübe odasındayız, ölüyoruz” çağrısını duymazdan mı geleceğiz?

Bu sorunlar yumağının içine girersek çıkamayız endişesiyle şimdilik bu kadar yeter deyip, başa dönersek ve burası çok önemli dersek (siz çokomelli de okuyabilirsiniz!)  sıkça duyduğumuz daha doğrusu gözümüze sokulan ne çok şey var ülkemizde değil mi?

Örneğin! Güçlendirilmiş parlamenter demokrasinin ne demek olduğu ortada iken, bu başlı başına bir soru ve ciddi bir sorunken, bir yanda sisteme yönelik eleştiri okları, diğer yanda sıkı dokundurmalar, her yanda ayar çekme tweetleri arasında gidip gelirken, yönetim ve çevresinin başarı hikâyelerini duymaktan bir kısım halka gına gelmedi mi?

Yine deneyimsizlikten mi? Öngörüsüzlükten mi? Her şeyi ben bilirim edasından mı? Hepsi birden mi? Durmadan yanılan, yanlışa düşen, sonra da faturayı dış güçlere, kıskanan batıya, muhalefete kesenlerden toplum yorulmadı mı?

Dünya siyaset tarihi ve bilge devlet adamları der ki; “Siyaseti sorumluluk olarak alır ve hakkını verirseniz yarınlara kalır, tarihe geçersiniz. Yok, eğer, koltuk gözünüzü karartır, yanlış işlere kalkarsanız çabuk yıpranır, çabuk unutulur, tarihe de geçemezsiniz.” Siyasi hırsı yüzünden gözleri kararanlar neredeyse ve ellerinden gelse (ki gelebilir bir KHK’ya bakar çünkü) 81 ile belediye başkanı olacaklar! Yerel yönetimlere bu kadar müdahale başka nasıl okunabilir?

Yazıyı noktalamadan önce başlığa dönersek; Dünya tarihine bakıldığında; hem lider, hem önder, hem kurtarıcı, hem kurucu, hem yönetici, hem yaratıcı, hem zeki, hem heyecanlı, hem planlama ustası, hem uygulama dehası kaç kişi var kabul gören, unutulmayan, tüm bu özellikleri şahsında toplayan! Şimdi gel de üstüne vazife olan bu konuya sık sık girme…

Onu sevmek için, izinden gitmek için pek çok nedene sahip olmamıza rağmen anlamayanlara, sık sık tartışmaya açanlara anlatmak çok zor olsa da!  Şimdi gel de;  vicdanın, geleceğin, çağdaşlığın, yurttaş olmanın gıdası ve olmazsa olmazı olan Atatürk’ü anlatmayı üstüne vazife sayma, durup oturup anlatma, yazma, paylaşma…

Şimdi gel de; 100 yıl düşünülerek bulunan bir merhemin adı olan cumhuriyeti, onu bulanı, hayata geçireni, katkı sunanı, merhem olanı minnet, hasret duyarak anma, arama…