Seçim yaklaşırken iktidar partilerinin söylemlerinin muhalefetin söylemlerine yaklaşmasını gözleriz. Çünkü iktidarda olan parti illaki yıpranmıştır. Muhalefette vaatlerde bulunmak daha kolaydır. Hatta muhalefet partisi iktidara ne kadar uzaksa, seçmenin hoşuna gidecek radikal politikaları savunmak da o kadar kolaydır.

İktidar partisinin de seçim atmosferine girerken daha özgürlükçü, daha sosyal devlet söylemli, daha kapsayıcı bir hal alması gerekir. Daha çok insan yaşamını, ekonomik durumunu iyileştirici vaatlerde bulunmalıdır. Yüzü daha fazla güler, gençliğe, kadına, tüm merkez dışına itilmişlere mesaj verir, daha çevreci olur, hayvan sever olur vs.

Normal gidişatın bu olması gerekir. Ama bir süredir Türkiye'de iktidarın seçimler yaklaşırken giderek alanını daraltan, sertleşen, kadına, gençlere, muhaliflere, yoksullukta ezilenlere bir had bildirme hali var. Ve işin tuhaf tarafı, muhalefetin de bu sertliğe kimi zaman sessiz kalarak, kimi zaman farklı tonda ama aynı sesi kullanarak, kimi zaman da katılarak yanaştığını görüyoruz.

Bugün TBMM'nde olan siyasi partilerden, özellikle Millet İttifakı ve bu ittifak ile hareket edenlerin, kimi sorunlara yaklaşımında Cumhur İttifakı ile paralellik gösterdiklerini görüyoruz. HDP, TİP gibi 3. ittifakta adı geçenleri bir kenara ayırarak, birkaç başlıkta muhalefet partilerine seslenmek istiyorum.

CEMAATLER MESELESİ

Cemaat yurdunda gördüğü baskılar sonucu intihara sürüklenen Enes Kara'nın ardından başlayan cemaat yurtları tartışmasında, bu yurtların kapatılmasına dönük yükselen seslere özellikle Deva ve Gelecek Partileri'nden tepki geldi: "İlk akla kapatmak mı geliyordu? Kapatmak yerine denetlenmesi gerekti."

Cemaat yurtları denetlenebilir yurtlar değildir. Çünkü her şeyin gizli kapaklı yürüdüğü, çocuklara dair en ufak bir pedagojik kaygı gütmeyen bu okulların amacı, iktidar ortağının arzu ettiği topluma uygun dindar ve sorgulamayan çocuk yetiştirmek ve bunun üzerinden rant elde etmektir. Bu nedenle denetimleri iktidar yardımıyla pas geçerler; ne çalıştırdıkları ne topladıkları paralar şeffaftır. Cemaatin yurtlarının denetlenmesi demek, zaten onun artık bir cemaat yurdu olmaktan çıkmış olması demektir. Yani denetim varoluşuna aykırıdır.

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu "yeterli yurt olmadığı ve kendi iktidarlarında yurt sayısının artarak bu sorunu çözeceklerini" söylüyor ama yeterli yurt da olsa, bu çocuklar cemaat yurtlarına aileleri tarafından yönlendirildiğinde bu felaketlerin önü alınmaz. Bu nedenle eğitimin her alanı kamusal hale getirilmelidir. Asli görevi eğitim, sağlık gibi temel hizmetler olan devlet, bu işleri özele ihale etmiş, uçuk kaçık, deli, çılgın israf projeleriyle oyalanmaktadır. Acil olarak eğitimin her yaş seviyesinde ve her tür hizmetinde kamusala dönülmelidir. Bunu söylemek muhalefete netlik sağlar.

SİYASİLİK SORUNSALI

İntiharın ardından gelen sessiz bekleyişte, iktidarın sözcüsü Ömer Çelik ön alarak, intiharın mukadderat olduğu minvalindeki mesajının ardından bir de tepki gösteren ya da gösterecek olan muhalefeti önceden azarladı. Sonra gelsin "bu işi siyasete alet etmeyelim"ciler.

Daha önce de yazdım, yine yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim: Bu intihar bal gibi dayatılan bir siyasetin sonucudur. Adı da siyasal İslamdır. O nedenle başta CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere, bu konuların siyaset dışı olduğuna dönük mesaj verenler, "bu konuların siyasete alet edilmemesi" yönündeki söylemler büyük bir yanılgıdır.

Cemaatlerle işbirlikleri, ortaklıklar, aynı menzile yürümeler bu ülkenin yıllarını heba etmiştir. Siyasal İslamın her dönem mağdurmuş gibi görünerek "aman ses etmeyelimciler"le kendisine bir duvar örmesi ve o duvarın ardında devletin paylaşılmasının sonucudur bu yıkım. Eğitimde her dönemin mezununun hakkı yenmiş, çocuklarını cemaatlerden kaçırabilenler, çalıntı cevap anahtarları yüzünden haksızlığa uğramışlardır. Çocuklarını cemaatlere teslim etmek zorunda bırakılanlar ise ezildikçe ezilmiş, evlatlarını ya bir yurt yangınında kaybetmiş, ya deccal haykırışlı bir katilin bıçağına kurban vermiş ya da son örnekteki gibi evlatları canına kıymıştır. 15 Temmuz'dan habersiz içeride yatanlar da cabası.

Tüm mağduriyetler siyasidir. Kadın cinayetleri de, iş cinayetleri de, depremde kaçak ve çürük inşaatlar ölenler de, hatta katırların vurulması bile siyasidir. Bu böyle netlikle anlatılmalıdır.

İKTİDARA ÇAĞRI YANILGISI

Bu ülkenin kangrenleşmiş sorunlarında AKP iktidarını ortak çözüme çağırmak tamamen faydasız bir durumdur; zira bu sorunların sebebi zaten iktidardır. İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener kürsüde sıklıkla "Sayın Erdoğan'a buradan sesleniyorum, gelin elbirliğiyle bu sorunu çözelim" cümlesini kullanmaktadır.

Buradaki amacı, seçmenlere, özellikle de tereddütlü, endişeli ve hatta kararsız AKP seçmenine "bakın biz uzlaşmacı bir partiyiz, hala el uzatıyoruz" mesajı vermek olabilir. Ancak bu söylem, çözüm noktasının hala Cumhurbaşkanı ve AKP iktidarı olduğunu ortaya koyarak iktidarı güçlendirmektedir.

Muhalefet hiçbir sorunun çözümünde AKP ile bir işbirliği ortak çözüm aramamalıdır. Çünkü 20 yıldır "söz konusu iktidarda kalmak ise, her yol mübahtır" şiarıyla hareket eden bu iktidar tüm yıkıma rağmen yüzde 30 oy alabilmektedir. Başarıdan değil, iktidar gücünden gelen bu oy oranının burada direnç göstermesi biraz da muhalefet sorunudur. Sonuçta kararsız seçmen sandık başına gittiğinde hala AKP iktidarını çözümün merkezi olarak görebilme riski taşımaktadır.

ORTAK AÇIKLAMALAR AÇMAZI

İktidar bir süredir parlamentoyu etkisizleştirme politikası güdüyor. Tek başına hareket ediyor, muhalefet partilerini neredeyse muhatap dahi almıyor. Ancak ne zaman ki yurt dışına dair bir mesaj verme ihtiyacı duyuluyor, haydi hep beraber bir ortak açıklama yapılıyor. HDP'nin çoğunlukla katılmadığı bu açıklamaların üslubu ve yaklaşımı da AKP'nin kelimeleri ile oluyor.

Buna ne gerek var?

Ey muhalefet partileri! Neden sizi tanımayan, kaale almayan bir parti ile ortak bildiriye imza atıyorsunuz? Altına imzanızı attığınız bu metin gerçekten sizi anlatıyor mu? Neden her parti kendi üslup ve yaklaşımıyla ya da muhalefet olarak farklı bir metin yazmıyorsunuz? Yurt dışına birlik ve beraberlik içinde görünmeye dair en ufak bir duygusal ortaklık kırıntısı kaldı mı ceplerinizde? Bakınız, metinler önemlidir, tutum belgeleridir ve siz AKP belgelerinin altına imza atıyorsunuz.

İşte en son Kazakistan ile ilgili belge. Kazakistan'da 30 yılın birikimi olan yoksulluğa, yolsuzluklara karşı sokağa çıkmış ve üzerlerine "sıkın" emri verilmiş silahsız sivil vatandaşı, AKP'nin metni ile 15 Temmuz darbecilerine eş tutunuz.

Neden? Çünkü bu metni imza etmez iseniz sizi darbecilikle suçlayacaklar diye korktunuz.

İmzayı attınız da kurtuldunuz mu?

Buyurun siz istediğiniz kadar "aman biz sokağa çıkmayız zaten" deyin; Cumhur İttifakı’nın iki ortağı da hiç duymamış gibi yaparak her kürsüye çıktığında diline doluyor zaten. İçişleri Bakanı bile Pensilvanya iddialarında bulunuyor.

Siz, kendi özgün özgürlükçü metninizi yazın.

EKONOMİYE DÖNÜN

Bırakın kararsız ve çekingen olduğunuz alanları bir kenara. En iyisi ekonomiye dönün. Çünkü orada hala çok güçlüsünüz. Şu günlerin en önemli, en yakıcı ve vatandaşın gündemini en çok tutan konu ekonomi, enflasyon, işsizlik, para piyasalarındaki tutarsızlığın vatandaşın üzerine bir heyelan gibi çökmesi.

Sayın Kılıçdaroğlu, bağıra bağıra, daha yüksek perdeden "kamulaştıracağız" deyin. "Müteahhitlere aktarılan paraları vatandaşımıza eğitim, sağlıklı çevre, iş, aş olarak aktaracağız" demeye devam edin.

Sayın Akşener, vatandaşı kürsüye çıkarmayı sürdürün, hatta daha çok çıkarın.

Ve ekonomi konulu mitinglere başlayın.

Bir elektrik faturaları mitingi yapın.

Bir doğalgaz mitingi yapın.

Bir "geçilmeyen köprülerle tünellere para vermeseydik nelere verirdik" mitingi yapın.

En kuvvetli alanınız. En çekindikleri alan.

Haydi.