“Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçekleri söyleyenlerden o kadar nefret eder.” GEORGE ORWELL

Sene 1984 olduğunda, İngiliz yönetmen Michael Radford , George Orwell’in büyük romanı “1984”ü iki dev oyuncu John Hurt ve Richard Burton’la beyazperdeye aktarır.

Filmin hemen başlarında, kalabalığın arasından P.O.V (bakış açısı) kamerası ile O Brien’a bakarız.

Sonra bakışın sahibine, Winston’a bakarız.

Protagonist ve antagonistimiz belli olur.

Ve burada kamera, çok önemli bir şey anlatır bize.

Herkes ekrana, iktidara bakar.

Ancak sadece Winston, gerçek iktidara bakar.

Gerçek iktidar ekrandaki Büyük Birader değildir.

Gerçek iktidar o kültü yaratan partidir, O Brien’dır.

Ve filmin ilerleyen sahnelerinde O Brien’in bedeni, aklı ve ruhu üzerinde tam bir tahakküm kurmak için Winston’a işkence eder.

2+2 = ?

Winston hangi cevabı vermelidir.

Hakikat yoktur. Hakikat görelidir.

Bunu ekstreme taşıdığında, hakikat ve hakikatin önemi tamamen kaybolur.

O zaman da hakikati “baba“ vazeder. İktidarın istediği itaat değildir, bireyin düşünme erkinden tamamen vazgeçip bunu iktidara transfer etmesidir.

Aydınlanmanın sloganını hatırlarız.

Önce Horatius, sonra Kant: Sapere Aude!

Yani “Kendi Aklınla düşünme cesaretini göster.”

Bu sahnede çoğunlukla görünmez olanı fark etmemiz gerekir.

İşkenceye sessizce eşlik eden beyaz önlüklü alçağı.

Bu totalitarist işkence ve baskı süreçlerine eşlik eden bilim adamlarının, yemin etmiş doktorlarının temsilidir.

Ve yönetmen nefis bir şey yaparak o alçağı, alçakta ve küçücük gösterir kompozisyonda.

Peki o doktor bize şunu söyleyebilir mi, ne dersiniz?

“Ben görevimi yaptım.

Karşı çıksam ölürdüm.

Ben olmasam başkası yapardı.”

Eichmann ve Mengele gibi işini en iyi şekilde yapmak isteyen bürokratları, mühendisleri, doktorları hatırlarız.

Bu sorunun yanıtını, Kötülüğün Sıradanlığı eserinde vermiştir, “Kötülük işkencecilerde değil, sıradan insanların işkence yapmasına izin veren bir sistem oluşturan elleri temiz adamlarda” demiş olan Hannah Arendt.

Ve sonunda “doğru“ cevabı verir Winston:

“Bilmiyorum!“

İradeyi, beyni tamamen sıfırlamak...

Sıfırlayacaksın ki üzerine ne istersen onu inşa edeceksin.

İktidar, daha tehdide bile dönüşmeden öldürür vatandaşını.

Öldürmeden önce neden tamamen kimliğini, zihnini, kişiliğini yok ederler ve itaat ettirtirler?

Çünkü öldükten sonra bir direniş efsanesine dönüşmesini istemezler.

Peki neden yine de öldürürler?

Çünkü artık işe yaramaz bir et yığınıdır.

Artık Agamben’in Homo sacer’idir burada Winston; devlete karşı geldiği için çıplak ve o yüzden şiddet uygulanması meşrulaştırılmıştır.

Öldürülse bile kimse yargılanmayacaktır.

Ve nihayet, bu işkence sahnesinde kamera hareket etmeye başlar.

Kamera gelir, O’Brien’da durur.

Kamera neden bu hareketi yapar?

Neden yer değiştirir?

Çünkü cevapları O Brien’da, yani onun temsil ettiği her ne varsa onda aramak tüm erki ona verir.

Verdiği yanıtların doğru veya eğri olmasından tamamen bağımsızdır bu.

Ve tabii çirkin kadrajda, kötülüğün sıradanlığını görürürüz: işkence doktorunu