Sıradan faşizm ve bahar

Kemal Kılıçdaroğlu’nun acayip tweeti düşüyor önümüze. Seçime on gün kala iktidar tarafından bir şeyler yapılacakmış anladığımız kadarıyla. O şeyler ne bilmiyoruz ama yıllardır bir şeyler yapılıyor.

Evimin önünde mor salkımlar açtı. Çok severim, güzel de kokarlar. Eve girip çıkarken ensemden aşağı düşüyor taneleri. Yaşam sevinci verir insana. Havalar ne kadar sert geçse de bahar geldi işte. Bir süre sonra erguvanlar şenlendirecek İstanbul’u. Dut çıkacak mesela.

Benim yaşımdakiler ve benden biraz büyükler hatırlar Sıradan Faşizm filmini. Müthiş bir belgeseldir. Almanya’da faşizmin yükselişini anlatır. Sadece onu değil, faşizmin nasıl sıradan insanın içinde olduğunu.

Bahardan faşizme geçmek acayip.

Mesela geçen cumartesi gününden söz edeyim. Sabahın erken saatlerinde iki gazeteci arkadaşımın gözaltına alındığı haberiyle uyanıyorum. Bir gün önce Diyarbakır’da dört gazeteci tutuklanmış. Basın toplantısıyla duruma itiraz etmek gerekiyor. Bir sendika binasında, bir odada itiraza itiraz eden bir grup gazeteci akşam Kadıköy’de “Yeter yahu” diye basın açıklaması yapacak. “Tabii ki gelirim” diyorum.

Bu arada Cumartesi Anneleri bir kez daha Galatasaray’a gidiyor ve gözaltına alınıyor. Normalde gözaltında alınanlar arasında ben olmalıydım. Ablam gözaltında.

Gazetecilerin tutuklanmasına karşı basın toplantısı yapıyoruz, bir gün önce tutuklanan gazetecilerden daha az gazeteci geliyor izlemeye. Söyleyeceğimizi söylüyoruz.

Sendikayız ya, iki gün sonra 1 Mayıs. Pankart falan gerekiyor. Yeni bir pankart için para topluyoruz “basın açıklamasını” izleyenlerden arda kalanlarla. 5-10 ve 20 liralar çıkıyor ceplerden, çantalardan. Aslında bu fakirlik durumu hoşuma da gidiyor doğrusu. Eskinin samimiliğini hatırlatıyor.

Canım yoldaşlarıma komiklikler yaparak sendikadan çıkıp, pankartı bastıracağımız yeri şaşırarak İHD’ye gidiyorum. Aralarında kardeşimin de olduğu 25 kişi gözaltında. Onları bekliyoruz. Bırakılacaklarını biliyoruz. Telefonlarımızla, sosyal medya ile oynuyoruz sohbetlerimiz arasında.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun acayip tweeti düşüyor önümüze. Seçime on gün kala iktidar tarafından bir şeyler yapılacakmış Anladığımız kadarıyla. O şeyler ne bilmiyoruz ama yıllardır bir şeyler yapılıyor.

Gözaltındakilerin İHD’ye gelmesi akşamı buluyor, uzun bir basın toplantısı. Konuşanlardan daha az gazeteci izliyor.

Kadıköy’deki gazeteci toplantısına yetişemiyorum. Orada da gözaltı olacağını biliyorum. Müdahale oluyor, yeniden gözaltına alınıyor gazeteciler.

Onların yanında olmama mahcubiyeti yaşarken gazeteci arkadaşlarım Sedat Yılmaz ve Dicle Müftüoğlu’nun Diyarbakır’dan Ankara’ya kelepçeyle karayoluyla getirildiklerini öğreniyorum. 14 saat kelepçeyle yolculuk. Bunun adı eziyet değil, doğrudan işkence. Ama zaten işkence ilk andan başlamış, Sedat’ın kafasına tekme atılmış.

“İşkenceye sıfır tolerans” diyen iktidardan işkenceyi tüm ülkeye yayan iktidara. Neredeeen nereyyeee.

Sedat ve Dicle tutuklandı. Hapishanelerdeki gazeteci sayısı iki daha arttı.

Ertesi gün bu kez İstanbul’da sosyalist bir gazeteci tutuklanıyor.

Ama evveliyatı var. 11 ay önce düzenlenen operasyonda 16 Kürt gazeteci tutuklandı. Çoğunu tanıyorum ve gazeteci arkadaşlarım. Bir süre sonra benzeri Ankara’da yapıldı, 9 meslektaşımız tutuklandı. İktidara göre onlar gazeteci değil, terörist! Tutuklamaların tamamında gizlilik var. Neden tutuklandıklarını avukatları dahil kimse bilmiyor. Aylarca iddianame çıkmıyor. (Birinde çıktı, yaptıkları haberler terör propagandası sayıldı).

Tuhaf olanı bu tutuklamalara, gözaltı furyalarına bir avuç insanın dışında kimsenin karşı çıkmaması. Nazım’ın şiirindeki gibi “yüreklerin kulakları sağır”. Önümüzde seçim var ya. Mesela muhalefet “Bu kadarı da olmaz, basın ve ifade özgürlüğü alanını değiştireceğiz” diyebilirdi. Bazıları dedi ama seçimde iktidarı alacağı sanılan kesimden böyle bir ses çıkmadı.

Tıpkı her hafta gözaltına alınan Cumartesi Anneleri’nin yanlarında olmadıkları gibi. Helalleşme sözünün ilk karşılığı olan insanlarla bir kez bile yüzleşmemek, değişenin ne olacağını anlatıyor bizlere.

Yaşlandığımı ve yorulduğumu hissediyorum. Mor salkımlar iki kez açıyor. İlk baharda ve son baharda. İkincisini de göreceğim. Ama kaç kez bu döngüyü göreceğimi bilmiyorum. Ama ne kadar yaşarsam yaşayayım, bu faşizme, faşizm karşısındaki suskunluğa karşı en azından konuşacağım.

Sıradan Faşizm’i çok önceden, gençken izlemiştim. Üzerine yeni faşizm türleri eklendiğini biliyorum. Faşizme alışmayalım. İtiraz edelim. Bu sanıldığı kadar zor bir iş değil.