“Her şeye yetişilir, hiçbir yere geç kalınmaz ama”. Edip Cansever’in dizelerine sığınarak ikinci yazıya verilen uzun ara için okuyanlara bir özür borcum var. Çeşitli özel sebepler, bıkkınlık dersem durumu anlatmış olabilirim sanırım. Umarım affedersiniz.

Devam ediyorum. Geçmişti anlatacaklarım. Durum, “biz eskiden” diye anlatacağımız hikayelerden daha vahim.

Bugünden söz ediyorum. Aysel Tuğluk’u hatırlıyor musunuz. Hatırlayanız azdır, veya çoktur. “Önemli değil”, o da sizi hatırlamıyor. Tutuklandıktan bir süre sonra annesi vefat etti. Annesinin cesedi gömüldüğü mezardan çıkarıldı, linç edildi. “Memleketinde” başka bir mezara gömüldü. Hangi akıl sağlıklı kalır ki bu durum karşısında. Üstelik hapiste tutulamayacağı raporlarına rağmen.

Veyahut Osman Kavala... Davayı takip eden herkesin bildiği gibi birilerinin inadıyla 4 yılı aşkın süre hapiste tutuluyor. İktidarın iki güçlü kişisi Erdoğan ve Bahçeli, mahkemelere ‘Osman Kavala dışarı çıkmayacak’ diye talimat veriyor ve bu uygulanıyor.

Liste uzar... Selahattin Demirtaş listenin başında. Figen Yüksekdağ. Onu da unuttunuz değil mi? Kimdi o? Selçuk Kozağaçlı’yı hatırlıyor musunuz? Aysel Tuğluk unutmayı tercih etti. Unutmayalım.

Bir şiir okuduğu için hapse davet edilen (galiba 12 Eylül’deki gözaltı süresi kadar da olmayan), bir süre hapiste yatıp, bununla iktidara gelen bir “lider”le idare ediliyoruz 20 yıldır.

Şimdi İBB’nin çalışanlarına terörizmle “iltisaklı” diye… Aklı başında herkes ne olduğunu biliyor. “İltisaklı” ne demek!

Edip Cansever’le başladım. Yine öyle bitireyim:
“Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket,
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün…”

O kadar çabuk

O kadar kısa

işte o kadar.