(2’nci Bölüm)

Süvari Teğmeni İrfan Uludoğan (311-1)

Önceki bölümümüzde: “98 yıl önce tam da bugün oralarda; daha 17 yaşındayken Kuleli Askerî Lisesinden Anadolu’ya kaçıp Mustafa Kemal Paşa’nın ordusuna Millî Mücadeleye katılan Süvari Teğmeni İrfan Uludoğan’ın (1-337) da aralarında yer aldığı, bir çoğumuzun dedeleri, büyük babaları, büyük amca ve dayıları, tam bağımsızlık uğruna ‘bugünleri bizlere kazandırabilmek için’ ulusça çok büyük bir ‘ölüm kalım savaşı’ veriyorlardı…” demiş ve Büyük Taarruz, Dumlupınar Meydan Muharebesini anlatmıştık (Bakınız: 30 Ağustos 2020, 30 Ağustos, Bir Devrin Battığı Yer ve 'Süvari Teğmeni Parmaksız İrfan' ).

Teğmen İrfan Efendi’nin babası, büyük dedemiz İbrahim Ethem Efendi, Balkan Savaşına Yunan cephesinde seferberlikle beraber ihtiyat zabiti yüzbaşı olarak katılmıştı. Fakat Balkan Savaşı felaketle sonuçlanıp Osmanlı savaşta mağlup olunca çoğu diğer subaylar gibi müstafi durumuna düşürülmüştü. Orada durumların gerek savaş öncesi gerekse savaş ve sonrasında kötüleşmesi ve de Osmanlı İmparatorluğunun oralarda her yeri kaybetmesiyle birlikte büyük dedemiz artık oralarda geleceğe yönelik bir umut görmeyip 1912 (ya da 1913) yılı başlarında en küçüğü kundakta biri kız üçü erkek dört çocuğu, eşi ve de diğer aile fertleriyle birlikte, bir at arabasıyla bugün Arnavutluk sınırları içinde olan İşkodra’dan kalkıp, tehlikeler atlatıp uzun yollar, dağlar, dereler aşarak, İstanbul’u da geçerek, en sonunda Bursa’ya göç edip oraya yerleşmişlerdi. Böylece köklerimiz o savaş cehenneminden ve de acımasız sonrasından, canlarını ailece son anda kurtarabilmişti …  

Şanslıydılar…

Zira oralarda geride bıraktıkları, gelemeyen ya da “kaderime razıyım, koskoca Osmanlı nasılsa bırakmaz bizi buralarda …” diye saltanata ve sultana güvenip yerinde kalan komşularının birçoğu; o “yorgun Osmanlı İmparatorluğunun” gücünün giderek tükenmesiyle birlikte, tutunmaya çalıştıkları o sevimli Balkan kasabalarında, köylerinde ya da o çetin göç yollarında bir dolu komitacı çeteciler ve yeni işgalciler tarafından, ailece pusulara düşürülüp, ev baskınlarına uğrayarak katledilmişlerdi…

Ama yakın tarihimize “kara leke” olarak geçen “Balkan Savaşı yenilgisi” sonrası göçmek suretiyle esaretten tam kurtulduk derken, yani göçten birkaç yıl sonra bu sefer de yerleştikleri güzelim Bursa’yı 20 Temmuz 1920’de bir anda Yunan Ordusu askerleri gelip işgal etmişti. Üstelik ardından da Yunan Orduları şehirde zaptı raptı sağlayıp Ankara’ya doğru da ilerlemeye de başlamıştı. Ailenin aslında çoğu Bursalı gibi kaçacak gidecek yeri de artık kalmamıştı… Koca İmparatorluk ve devlet çökmüş, insanlar o çöküş içinde yapayalnız kalmışlardı.

Bereket ki aile olarak birkaç sene önce büyük oğulları İrfan Efendi’yi Kuleli Askerî Lisesi’ne (İdadi) diğer ortanca oğlunu da askeri tabip olsun diye askeri orta okula (Rüştiye) kaydettirebilmişlerdi…

O sıralar İrfan Efendi’nin sınıf arkadaşlarıyla Harp okuluna gitmelerine de eğer savaş çıkmaz ise az bir zamanları kalmıştı. Bugünkü askeri müze olan “Harbiye’de” okumak istemekle beraber böyle işgal altında gelecekte ne olacağı belli olmadığından, kendisine ve arkadaşlarına bu yöntem, o zamanlar aralarında tartışsalar da pek cazip gelmemiş.

Ama zaten İstanbul da 16 Mart’tan beri tümüyle İngiliz, Fransız, İtalyan işgali ve boyunduruğu altına girdiği için askeriyede de düzen bozulmuştu. Padişah’ın işgal devletlerine esir olduğu da artık çok açıktı zira hiçbir tepki vermiyordu işgalcilere…

Tam aksine İstanbul’daki Sadrazam Damat Ferit’in denetimindeki Nemrut Mustafa Paşa askeri mahkemeleri o sıralarda acımasızca Anadolu’yla irtibatta olanları, oraya kaçmaya çalışanları yakalayıp tutukluyor, hapislere tıkıyor ve bazen de bunlara ölüm cezaları veriyordu. Buna rağmen Kuleli’ deki öğrencilerin çoğu fikrinden vazgeçmeyip risk içinde kaçıp Ankara’ya katılmakta ısrar ediyorlardı.

İşgalcilere ilk direnenler olan ve daha ziyade ormanlık dağları üs edinen Kuva-yı Milliyeci’lerin haricinde ülkedeki herkesin üzerine; Sevr Anlaşması sonu yurt sathındaki fiili işgal uygulamaları nedeniyle bir şaşkınlık, yılgınlık ve keder dolu bir sessizlik çökmüştü.

İstanbul, idareye el konularak fiilen işgal edilince de İngilizler, başlangıçta Kuleli Askerî Lisesinin öğrencilerinin çocuk yaşta olmalarından dolayı onları tehlikesiz bulup okula dokunmamışlardı.

Ama dedemizin anlattığına ve hatıratına göre, onlar ise Kuleli ‘de arkadaşlar arasında Çanakkale kahramanı Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki yaktığı o “bağımsızlık meşalesinin” artık iyice farkına varmışlardı. Paşa, İrfan Efendi’nin kendisini de diğer çoğu arkadaşları gibi sürekli etkilemekteydi.

Kendisi hayattayken bize, Üsküdar’da bir sinemaya sık gittiklerini ve orada Çanakkale şehitlerinin ve de Çanakkale’de çekilmiş savaşan kahramanlarla özellikle de Mustafa Kemal Paşa’nın bulunduğu mevcut kısa filmleri hayranlıkla izlediklerini anlatırdı. Hatta kendisi de dahil, Mustafa Kemal Paşa’ya özenen Kulelili askeri öğrencilerin birçoğunun okulda zaman zaman kalpakla dolaştıklarını ve dolayısıyla da yakalananların idareden derhal ceza aldıklarını da söylerdi.

İşte çok genç askeri lise öğrencilerinin milli mücadele yanlısı bu tür kıpırdanışlarının zaman içinde artması sonucunda durum İstanbul işgal komutanlığına İngilizlerin kulağına gitmiş ve onlarda bahane bulup Kuleli kışlasına aniden el koymuşlardı.

Dedemiz bir anda okulları kapanınca Kağıthane’ye ardından Beylerbeyi’ne askeri bir binaya gidip öğrenimlerine mecburen orada devam ettiklerinden, hatta çoğu zaman çadırlarda zorlukla ders yapmak mecburiyetinde kaldıklarını anlatmıştı. Öğrenime o sırada aylarca ara verildiği de olmuştu. Mevcut yazılı kayıtlara göre İngilizler 1921 yılında, şehirde de kontrolü sağladıktan sonra, Kuleli’nin tekrar öğrenime açılmasına izin vermişlerdi.  

İrfan Efendi işte tam da bu yıllarda bir süre istikbal ve ülke geleceği endişeleri içinde, durumu sorgulamaya devam etmekteydi. Özellikle de öğrenime ara verildiği zamanlarda Bursa’daki baba evi ile okulu arasında diğer arkadaşları gibi mecburen o da mekik dokumuştu …

Bugün mevcut kayıtlara göre, o zamanlar mesela İrfan Efendi’nin bulunduğu Kuleli ikinci sınıfta toplamda haftada on yedi ders görülmekteymiş. Bunun yedi saati sosyal (Tarih, coğrafya …), dört saati fen (Cebir, kimya, hendese…), dört saati yabancı diller, iki saati de resim ve beden eğitimi gibi özel yetenek dersleriymiş… 

Kendisinin anlattığına göre okuldan Anadolu Ordusuna ve Ankara’ya kaçarken o yoklukta çoğu “askeri elbiseleriyle” kaçmak mecburiyetinde kalmışlar. Ankara hükümeti ise milli mücadele taraftarı bazı gözü pek zabitlerin yardımıyla öğrencilerle sürekli irtibat kurmuş ve onların kaçışlarına sürekli bilinçli olarak yardım etmişler.

İrfan Efendi kararını verdikten sonra o çetin kaçışında mümkün olduğunca gizli hareket edip, gece yol alıp sonunda bazı arkadaşlarıyla beraber bindikleri bir yabancı gemiyle Mudanya üzerinden Bursa’ya zar zor gelebilmişler…

Kaçtığı günden birkaç gün sonra da İrfan Efendi o sıralar Yunan işgali altında bulunan Bursa’daki baba evinin yolunu tutup elinden geldiğince dikkat ederek gizlice ailesini ziyaret etmişti. Ailesine “Mustafa Kemal Paşa’nın ordusuna katılmak için Anadolu’ya geçeceğini” böylelikle o zaman ilk kez haber vermiş ve anasından babasından son kez helallik isteyip, onlarla yüz yüze vedalaşmıştı.

Ama o gün her ne olduysa evlerinin tam karşılarındaki ekalliyetten bir komşuları, karşı evdeki Türk komşularının büyük oğulları İrfan Efendi’nin alelacele ana-baba eli öpüp oradan ayrılır ayrılmaz bunu bizzat gördüğünü, ne yazık ki Yunan işgal kuvvetlerine koşup bunları ihbar etmişti…

Balkan Savaşı sonrası çoğu dağılıp esir ve terhis edilen ordunun bir müstafi yüzbaşısı olarak muhtemelen Yunan karargahlarında “tehlikeli ve şüpheli kişiler” arasında “Türk Kuvayı Millîye teşkilatına eski zabit olmasından da kaynaklanan potansiyel adaylığı” kapsamında İrfan Efendi’nin babasının, Bursa bölgesinde Yunan Ordusunun fişleme listelerinde zaten adı geçmekteymiş.

İşte hem bunun hem oğullarının Kuleli ‘de askeri öğrenci olması hem de asıl sebep olarak da o çok üzücü komşu ihbarı nedeniyle, İrfan Efendi’nin bir gün önce vedalaştığı babası, evlerine gelen Yunanlı inzibatlar tarafından “sabaha karşı” bir anda baskınla kapısından alınıp (Bu size acaba neyi hatırlatıyor?) merkeze götürülen, büyük dedemiz İbrahim Ethem Efendi, dedemin bize defalarca anlattığına ve hatıratına göre orada hiç tutulmamış, apar topar doğruca Ege’deki Kos/ İstanköy adasına, oradaki bir esir kampına götürülmüş. Ondan bir daha savaş sonuna kadar da haber alan da olmamış… Gidiş o gidiş…  

Ankara’ya gelir gelmez arkadaşları gibi İrfan Efendi de hemen yeni kurulan Cumhuriyet Ordusu’nun özel askeri talimgahına alınmış. 4-6 aylık devreler halinde yapılan muharebe eğitimlerin sonunda Kuleli’den kaçıp gelen öğrencilerin hemen hepsi subay yapılmışlar. Mezuniyetlerinde ise diplomalarını Mustafa Kemal Paşa’nın elinden almışlar. Düzenli ordu kurulduğundan dolayı o Birinci Dünya Savaşı cephelerinde tükenen nesil ve subay kıtlığı nedeniyle o Kuleli ‘den Anadolu’ya kaçanlar, 1921 yılından itibaren daha 18-19 yaşlarında iken peyderpey yurt sathındaki birliklere takım kumandanı asteğmen olarak gönderilmeye başlanmışlar …  Kısa süre sonra gittikleri yerlerde teğmen yapılmışlar, hatta kendilerine maaş da bağlanmış. [1] İrfan Efendi de Albay Kazım Sevüktekin’in kumandanı olduğu 8’inci Piyade Tümeninin Süvari Bölüğü emrindeyken ordugahta teğmen rütbelerini takmış.

İlk muharebe görevleri süvari müfreze komutanı olarak daha ziyade muharebe alanında “keşif yapılması” üzerineymiş. Sonra en uçtaki Yunan muharebe ileri karakollarına kadar yaklaşıp, geceleri onların aralarına sızıp, o kendilerine verilen “Savaş aleyhtarı Yunan gazetelerini ve de Yunan askerlerinin morallerini bozucu yazılmış kâğıt yapıştırılmış kazıklı propaganda levhalarını”, gündüz görülebilecek şekilde uzun bir süre aralıklarla her tarafa dikip durmuşlar…

İrfan Uludoğan’ın bunları anlattığı ses kayıtları devletin İstanbul Radyosunda da mevcuttur…  

İşte kıtasına katılan o gencecik Teğmen İrfan Uludoğan da 26 Ağustos 1922’de baskın şeklinde başlayan ve hızla gelişen Büyük Taarruz sırasında; emrindeki, o kendisi gibi hepsi de ana baba kuzusu, çilekeş Anadolu’nun bağrından kopup da namus bildikleri vatanları ve bağımsızlıkları için hiçbir karşılık beklemeden koşup Mustafa Kemal’in ordusuna katılan, müfrezesindeki “35 kişilik süvari Mehmetçiğiyle” at üstünde, şaşkın şaşkın muharebe etmeye çabalayan Yunan piyade birliklerinin içine “Allah Allah!” diye haykırarak yalınkılıç dalanların arasındaydı…

Ancak “Afyon ovasında” o talihsiz gün Teğmen İrfan da kendilerine ateş kusan, uzuvları bıçak gibi kesip biçen, can alan, kor haline gelmiş, aralık vermeyen makinalı tüfek barajlarına ve de alevli namlulara doğru atıyla, dört nala bütün hızıyla gözü kara ilerilere akarken, bugün o bazılarının “bilmeden basıp geçtiği” bir metre karesi bile kanla sulanmış Afyon Dumlupınar’da ansızın, “kurşunu yiyip” acıyla mukaddes kara toprağa düşüvermişti…

O gün orada takip harekatında İrfan Efendi, süvarileriyle ileriye atılırken bir anda karşısına çıkan ve o kendisini vuranın “Limon kabuğu gibi kayık kepli çok genç hatta çocuk yaşta eli tüfekli bir Yunan askeri olduğunu ve o an hele göz göze gelince ona kıyamadığını ve kılıcını üzerinden savurarak salladığını ve de bilerek atını topuklayıp hızla onu aşıp, diğerlerine yöneldiğini; ancak aynı anda da gerisinde kalan o çocuk askerin, geçer geçmez aniden tam arkasından kendisine ateş ettiğini; merminin bir anda önce alttan atının sağrısını delip, ardından, belinden girip karnından çıkarak, “dizgin tutan sol elinin üç parmağını birden kopartıp” bunların, akan kanıyla birlikte Afyon ovasına kara toprağa düştüğünü, o hızla da atıyla beraber takla atarak yere kapaklandığını ve o an kendisini kaybettiğini” anlatmıştı. Eski Türkçe yazılı olan hatıratında da var bunlar …  

Ama yere düşen Teğmen İrfan Efendi’nin; hemen arkasından gelen kendi takımının süvarilerinin, kumandanları Teğmen İrfan’ın acıyıp da es geçtiği ancak “büyük Yunanı kurmak” hayalleriyle kandırılmış o tüfekli Yunanlı çocuğu, orada anında “mecburen kılıçlayıp öldürdüklerini” Savaş sonrası buluşmalarında öğrendiğini, yine de üzülerek aileye anlatırdı… 

Sonra kendisi, o muharebe alanlarındaki silah arkadaşlarının “Parmaksız İrfan” olarak isim taktığı, İbrahim Hayati Efendi’nin oğlu o gencecik süvari takım komutanı teğmen İrfan Efendi, Büyük Taarruzdaki ve özellikle de Dumlupınar’da meydan muharebesindeki o başarılarından dolayı, elimizdeki “terfi belgesine göre 13 Eylül 1922’den geçerli olmak üzere Ankara TBMM tarafından üsteğmenliğe terfi ettirildi… Bu terfi tebligatını da ancak günler sonra, cephe gerisinde hasta ve yaralı çadırında yatarken öğrenebildi…

Ayrıca, Teğmen İrfan Efendi, Büyük Taarruzda at üzerindeyken o kendi yaralandığı aynı gün, bize aktardığı kendi hatıratına göre esarete düşen babası büyük dedemiz İbrahim Ethem Efendi’yi de On iki adalardan birisi olan İstanköy/ Kos adasındaki esir kampında bir dipçik darbesi ile bir Yunanlı muhafız, bilmediğimiz bir sebeple haksız bir şekilde öldürüldüğünü de anlatmıştı. Sonradan, aynı esir kampından kurtulan birisinden öğrenmiş… Aslında 1922 yılının Eylül’ünün ilk haftasında hem dedem hem de babası baba-oğul aynı anda toprağa düşmüşlerdi…

İrfan dedemizin babası, Balkan Harbi’nden müstafi yüzbaşısı “İbrahim Ethem Efendi” o ünlü turistik adada, meçhul bir yerlerde yatıyor şimdi…

İki çocuğunu da önceden Kuleli ’ye veren büyük babaannemiz Emine Hanım ise eşi İbrahim Ethem Efendi çok acı veren bir şekilde öyle aniden tutuklanıp götürülünce, kalan iki evladına çok iyi bakmıştı. Zaman sürecinde en küçük erkek çocuğunu da o zamanın kuralları dahilinde, müracaat edip günü geldiğinde ayağındaki takunyalarıyla Çengelköy’deki Kuleli Askerî İdadisine götürüp kapısına teslim ettiğini de biliyoruz …

Dedem ve kardeşleri, büyük amcalarımın hepsi de savaştan sonra iyi okuyup mücadele vererek bu şekilde subay olmayı başarmışlardı. Hepsini de tanımak, sohbetler etmek fırsatımız oldu.

Biz ilgili ve şanslıyız da biliyoruz bunları; ya bilemeyenler ve o on binlerce toprağa düşüp kaybolmuş memleket evlatlarının özellikle de Birinci Dünya Savaşının Sarıkamış ve Kanal seferleri vb. dahil o her tarafa dağılmış cephelerde kaybolan izleri ve hatıraları ne olacak?

Mukaddes kucağını memleketin her köşesinden insana eşit açan geleneksel “Kuleli Askerî Lisesi” olmasaydı eğer, bizler de galiba olamazdık … Bizim gibi çok var bu çilekeş ülkede…

Teğmen İrfan Efendi, nadiren anlatsa da işte bu komşuları tarafından ihbar edilmek olayına çok üzüldüğünü bilirdik. Babasının Yunan askerlerince kendi yüzünden yok yere tutuklanmış ve de öldürülmüş olabileceğine dair hep üzülürdü ama duygularını dışarıya belli etmemeye çalışırdı …

Savaşta bir süvari zabiti olarak o kadar düşman imha etmesine rağmen o Yunanlı çocuğa da konu açıldığında her seferinde kızsa da onun o anki “kadir bilmezliğinden” dolayı pek üzülürdü…

Torunlarını bizleri sık sık alıp çok büyük bir keyifle şehirde gezdirirdi. Genelde ceketli ve madalyalı gezerdi. Böylece kopuk parmaklarından utanmasına gerek kalmazdı. Arka cebinde savaş alışkanlığı mutlaka bir küçük “çok maksatlı alet kutusu” olurdu. O zamanlar takazima diye bir mide ilacını yanından hiç ayırmadığını da hatırlarız.

Ancak o uçları yumuşacık kopmuş kısa parmakları soğuk havalarda bizlere kıyasen hemen üşürdü. Bazen de o parmakları eksik ve küçülmüş sol elini de kullanarak İstanbul Küçük Pazar’daki üç katlı cumbalı ahşap evlerinin en alt katında bulunan mangalla ısınan küçük yemek odasında, masada zorlansa da elma, portakal soyardı. Bunu başarınca da keyiflenirdi… Neden öylesine basit bir şeyden keyiflendiğini de o gençlik zamanlarımızda bir türlü anlayamazdık. Şimdi düşünüyorum da her türlü engele rağmen “başarma azmiydi” bu; şükrederek her koşulda mutlu olmaya çaba göstermek isterdi, etrafı ulu orta ama hoş ve zarif esprilerle neşelendirmekten o kadar hoşlanırdı ki zaman zaman Osmanlı kadını tonton Anneanne duruma müdahale bile ederdi …

İrfan Efendi Başkumandan Mustafa Kemal Paşa ile Büyük Taarruz ordugahında teftiş sırasında tuttuğu bir nöbet anında aniden yüz yüze gelmiş, biraz konuşmuş… İşte onu da hiç unutmazdı… Paşa yaşasa, o yaşlı haliyle o gün bile onun arkasından yine ölüme atılacağından hepimiz o kadar emindik ki…  Dedem buna “Gönül Bağı” derdi…

Sadece; eksilen parmakları yüzünden muharip subaylığı ve kurmaylık haklarını kaybetmesine açıkça üzüldüğünü bilirdik. Bize de hep kurmay olmamızı vasiyet ederdi.

Kendisi savaş sonrasında da sudan çıkınca “Ağlıyorlar!” diye artık “balık tutmamaya bile yemin etmiş, insanı çok seven, çok okuyan geniş kütüphanesi olan, yağlı boya resim yapan bir Atatürk zabitiydi. Son rütbesi de emekli süvari zabiti sicilli ama parmakları olmadığı için personel albayı idi. Son görevi de askerlik şubesi başkanlığıydı.  

O çocuğu o gün orada kılıçlamayarak es geçmekten dolayı acaba İrfan Efendi pişman mıydı, biz işte bunu hiç öğrenemeden kendisi bu hayattan aniden çekildi. 1976’da Haydarpaşa’da raylardan karşıya geçerken basit bir tren kazasında, aymaz bir tren makinistinin aniden lokomotifi geri hareket ettirmesi nedeniyle en arkadaki vagonun gövdesine çarpması suretiyle, ama en büyük erkek torunu olarak bizim ilk gün elimizden tutup kapısına bıraktığı Kuleli-Harbiye mezunu teğmen olduğumuzu görerek huzur içinde, fakat hiç beklenmedik bir şekilde vefat etti. Sarıkamış’ta sonbahar tatbikatlarında görevdeydim. Dedemin Edirnekapı şehitliğindeki kabristanındaki de dahil cenaze törenine yetişemedim… Hala çok üzülürüm.

Bunların çoğunun yazılı belgeleri mevcuttur aile arşivimizde… Zaten kullandığı haritası, o yukarıda bahsettiğimiz mermi delikli kanlı palaskasıyla, cebindeki kurşun delikli kanlı keşif raporu ailemiz tarafından Harbiye Askeri Müzesine hediye edildi. Sergileniyor orada…

Ama biliyoruz ki bizim örneğimizde dedemizin helal kanı ve kanlı parmakları tam da orada Afyon Sincanlı ovasında, Dumlupınar’da kara toprağa karışıp kaldı. Onun gibi diğer birçoğunun ise, orada tüm bedenleri o gün toprağın altında kaldı. Sırf bizler “bugünlerin değerini bilelim” diye oldu bütün bunlar… Onun için bilmeden basıp geçmeyin o mukaddes yerleri, tanıyın…

Bir çift söz de dedemizin Babası İbrahim Ethem Efendi gibi daha nicelerinin oralarda esir kamplarında yok yere toprak olduğu, mesela bugünlerin turistik adaları o “Kos/ İstanköy ve benzeri adalar” için söyleyeceğiz…

Hükümet politikası olarak geçtiğimiz o zamanları hatırlıyoruz da vize kolaylıkları tuzağıyla “Yunan turizmine ve perişan durumdaki batık ekonomilerine katkı olsun” diye vatandaşlarımızın bile bile o silahlandırılmış adalara seyahatleri, ziyaretleri bizce kabul edilemez bir şekilde, aşırı teşvik edilip, pişkince kolaylaştırıldı.

Bu uğurda Kurtuluş Savaşı’na katılıp oralarda toprak altına seve seve gitmiş şehit ve malul gazilerimizin, bizce sırf bu nedenle uzun süredir kemiklerinin sızladığından da adımız gibi eminiz biz…

“Dostluk ve barış” kuşkusuz gelsin Ege’ye Doğu Akdeniz’e ama “ne pahasına olursa olsun” değil …

Onun için açık kalplilikle öneriyoruz şimdi; Türk vatandaşlarının özellikle de “Lozan anlaşmasına uyulmayarak silahlandırılmış ya da tarihte kurnazca işgal edilmiş o adalara” vatandaşlarımızın turistik ziyaretleri artık durdurulsun … En azından bu bilinç yaratılsın …

Zira bu tür bir haysiyetli tepki, bugün artık çoktan toprak olmuş o “yüzbinlerce kara toprağa düşene” de bir saygının gereğidir … Ruhları şad olsun…

 

[1] İçlerinden; İnönü, Eskişehir Kütahya ve Sakarya Meydan Muharebesine katılanlar bile olmuş. Bu muharebelerde 18 Kulelili zabit gencecik yaşlarında şehit olmuş. Zaten 1920 itibarıyla Kuleliden Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu Ordusuna kaçanların toplamı 250 civarında olduğu bilgisi Kuleli Askerî Lise kayıtlarında mevcuttur. Bunların da yine o aynı kayıtlara göre 88’i Kurtuluş Savaşı boyunca şehit olup çok genç memleketleri uğruna toprağa karışmışlardır.