Yaşam Okulunun Öğretmenleri…

Ülkemizde ve dünyada yaşanan zihinsel karmaşanın yoğunluğuna bakınca tarihsel kavşaklarda yürümek, geleceği hayal etmek, günü kurtarmak giderek zorlaşıyor. Bu nedenle derinlikli fikirler ortaya koyan, belleğimizin gelişimine katkı sunan, yol açan, önderlik yapan öncüler bugünkü yazı konumuzu ve konuklarımızı oluşturacak.

A+ Yazı Boyutunu Büyüt A- Yazı Boyutunu Küçült

Yıllar önce Büyük Atatürk ne demişti? “Cumhuriyetin kalbi Ankara, milletin kalbi Meclistir.” Nereden nereye dedirtecek bu tarihi sözü hatırlayınca; “Ya tıkıl ya katıl, ya kelepçe ya rozet” dayatmasının egemen olduğu, korkutma, sindirme, vaat politikasının geçerli olduğu günümüzde konuyu kapsamlı olarak özetler ve sorularla ilerlersek:

Davranış kodları değiştikçe toplumsal doku ve çözülme artıp; tehdit, çıkar, baskı, ödül anormal olmaktan çıkıp normalleşmiyor mu? İtiraz unutulup alışkanlık yerleşmiyor mu? “Etin rengini unuttuk!” diyenlerin sayısı her geçen gün biraz daha artmıyor mu? Halkın yüzde 91’inin tatil yapamadığı ülkemizde neleri görüp, neleri görmeyip, niye görmediğimiz soruları havada asılı kalmıyor mu? Üstelik yönetime yakın olanların dil ve edebiyatına göre; şu anda siyaset dehası, hamle ustası, küresel lider, taktik, kondisyon, strateji denilince akla gelen bir yönetici tarafından yönetilirken bunca sorun ve soru neden çözülmez ki?

Acaba! Sevdikçe, seçtikçe, tercihler değişmedikçe bize kesilen faturaların farkında mıyız? Toplumun büyük kesiminin yıllardır ödediği bedeller yapılan tercihlerin alt yazıları değilse nedir? Mevzu derin de olsa, anlayabileceğimiz ebatlarda olmasa da sormak, araştırmak diye bir yöntem yok mu? Sahip olduğumuz haklar neden sahipsiz kalsın? Hele de uzmanların, bilgelerin kanatları daha fazla kırılmadan alacağımız yol yok mu? Benzer korkuları, bitmeyen endişeleri, yaşamın telaşını birlikte hissedenler neden “serçe görünce kartal, kartal görünce serçeleşenleri” bir türlü göremezler? Doğrusu insan bazı şeyleri anlayamıyor, bu gidişle anlayamayacak gibi!

Gelelim yaşam okulunun ustalarına…

Yaşam bir okulsa bunun eğiteni, öğreteni, yol göstereni, öncü ve önder olanı, rol model alınanı vardır ve olmalıdır. Çünkü bu yolculukta onlar sadece bilgi taşımazlar; gözlem gücünü ve cesareti de katarak sözcü olur ve aktarırlar. Kimi öğretir, kimi yer yer şımartır, över; kimi sevgi, kimi saygı ve özgüven aşılar; kimi geçmişe, tarihe, değerlere önem verilmesi gerektiğinin altını çizer; kimi davranış ve iletişimin inceliklerini yaşayarak, yaşatarak anlatır. Tümünü minnetle, saygıyla anıyorum.

Her kademede genelde toplumu, özelde bizleri etkileyen onlarca öğretmenden neler aldığımıza gelince; kişisel bir parantez açarsam eğitim açısından şanslı kuşaktandım. Cumhuriyetin kürsülerinde yetişen, Cumhuriyet değerleriyle eğitilmiş hocaların ellerinde yetiştim. Onları dinlerken hem öğrenip hem örnek aldım. Okuma becerisini, araştırmayı, merak etmeyi, etkili iletişim kurmayı derslerde izlerken kullandıkları pek çok sözcüğü beynime kazıdım. Çünkü hayalim bir gün onlar gibi olmaktı. Çünkü onlar eğitimi sadece kitapla ve müfredatla sınırlamadılar; merak duygusunu, araştırmayı, sorgulamayı da öğretmeye çalıştılar. Bugün geriye dönüp baktığımızda aklımıza öncelikle yolu açanlar, bedel ödeyenler, usta sıfatını yaptıklarıyla hak edenler gelmiyor mu? Hastalıklarla sınanırken, kayıplar ve acılar yaşarken, yoksullukla yüzleşirken, yalnızlıkla baş etmeye çalışırken, haksızlıklara karşı başkaldırmaya cesaret ederken her alanın kendi ölçeğinde birer öğretmen ve yol gösterici olduğunu yaşayarak ve deneyerek göstermenin yolunu yordamını bize öğretenleri sık sık anmıyor muyuz?

Ne zaman aklıma bu konu gelse (sanırım üzerine bir kitap yazabilirim) atama bekleyen ve fakat atanmayan öğretmen sayısının 1 milyona yakın olduğu ülkemizdeki eğitimcileri düşünürüm. Türkçeden biyolojiye, coğrafyadan sınıf öğretmenliğine, sosyal bilgilerden tarihe, psikolojiden fen bilimlerine kadar bunca emek, umut ve hayalin sonunda gözü MEB’de, kulağı kirişte atama bekleyenleri düşünürüm…

Aklıma ne zaman bu konu gelse; tarih ve coğrafya öğretmenlerinin ilkokullarda sınıf öğretmeni olarak görevlendirildiği, ayda 140 saat derse giren bir öğretmenin 25 bin TL maaş aldığı, bu maaşın asgari ücretin bile altında olduğu eğitim gerçeğimizi düşünürüm. Yetinmem; MEB’in bu atamaları farkında olarak mı, farkına varmadan mı yaptığını yoksa tamamen tesadüf mü olduğunu düşünürüm…

Her yıl eğitim fakülteleri ve diğer ilgili bölümlerden 40 bin ile 100 bin arasında öğretmen adayı mezun oluyorsa, MEB son 10 yılda ancak 350 bin öğretmenin atamasını yapmışsa her yıl mezun olan 100 bine yakın aday ne yapsın, nasıl bir önlem alsın, nereye başvursun? Bu konuda yetkili zevatın söyleyeceği bir söz ya da vereceği bir müjde var mı?

Konuya biraz daha derinlik kazandırmak için soralım:

Unutmayalım; atama bekleyenlerin aydınlatacağı gençler, yol göstereceği okullar, iller, ilçeler, öğretmen bekleyen sınıflar ve bilgiye susamış öğrenciler var. Ortak bir sorunda ve sorumlulukta herkesin bagajında hazır bekleyen bahaneler varken, kaygıları susturup cesaretli adımlar atmak varken, başta MEB olmak üzere yönetim erbabı çözüm üretmek yerine sınırları ve sinirleri neden zorlar?

Özetle! Hayatın bize öğrettiklerini düşünürken, yaşadıklarımız önümüze bir bellek koyarken, sınavlarla, yitiklerle, beklentilerimizle yüzleşirken; "Bu da bir yoldur." diyerek sabretmeyi, vazgeçmeyi ya da sessiz kalmayı seçmek yerine yeniden başlamayı, farklı çözüm yolları geliştirmeyi, direnmeyi; yetmediyse omuzlarımızdaki sorumluluğu seçmeyi mi denesek? Ne derler: “Geçmeyecek kış, gelmeyecek bahar yoktur!”

Önemli not: Okulların açılmasıyla başlayan hazırlıklar arasında dikkatimi çeken şey şu oldu; kalem, defter, kırtasiye malzemesinden oluşan okul çantasının üstüne şu yazılmış: “Elif’in okul çeyizi!” İlkokul birinci sınıfa başlayan bir çocuğun neden çeyizi olsun? Bu nasıl bir benzetme ve mesajdır? Biraz ölçü, dikkat ve özen lütfen…