İmar yağmasına yurttaş bakışı! (3)

Sokağa egemen olan yağma düzenine tutsak edildiğimiz için, politik ve idari sistemin vurdumduymazlığını umursamadığımız için, kültürel mirasa sahip çıkmadığımız için, talana, yalana göz yumduğumuz için bu konu sık sık anlatılmalıdır.

Yazı dizisinin üçüncü bölümünde yine önemli bulduğumuz iki konu var. Kars’a 30 km uzaklıkta, Ermenistan sınırına yakın turistik bölgenin adı Ani Harabeleridir! Yıllarca bu harabelerin taşlarını çevre köylüleri alıp, inşaatlarında kullanmışlar, ta ki bir yetkili uyanıncaya kadar! Yine Kars’ta 12 Havariler Kilisesi bir zamanlar camiye dönüştürülmüş, sonra da vazgeçilmiş! Şimdi sorularımızı sıralayalım? Onarım adı altında yapılanlar tarihe saygısızlık değilse nedir? İnsanlığın ortak tarih ve kültür bilincine darbe değilse nedir? İnsanlık suçu değilse nedir? Altyapıyı ve çevreyi gözetmeyen hırslı politikalara teslim olmak değilse nedir? Yılların uygarlığına vefasızlık değilse nedir?

Tüm bu hoyratlığa karşın, yapan usta zamanında öyle bir plan yapmış ki, yıllar önce Kars’a gelen yazar Refik Durbaş izlenimlerine şöyle başlamış: “Burası doğuda bir kent olamaz. Yanlışlıkla Berlin’e gelmiş olmayayım?” Boşuna dememişler “kent, kentlinin aynasıdır” diye.

Yıllar önce Nokta Dergisi adına Antalya Belediyesi eski başkanlarından Dr. Bekir Kumbul ile yaptığım bir söyleşide şu yanıtı almıştım: “Yaşadığımız yeri daha cazip hale getirmenin yolu sadece yol, su elektrikten geçmez. Onlar rutin işlerdir. Biz şimdi aile tarihlerini araştırmaya ve kent müzemizde o resimleri sergilemeye başladık.”

Yine Çankaya Belediyesi eski başkanlarından Erdoğan Yavuzlar’la yaptığım görüşmede şunları duymuştum; “Göreve gelir gelmez ilk iş olarak, TBMM kütüphanesinden gazetelerde Çankaya için son on yılda çıkan haberleri topladık, halkın en çok nelerden yakındığını saptayarak işe başladık”.

2001 yılında Tarihi Kentler Birliği’nin Kars toplantısında 10. Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer şöyle konuşmuştu: “Yerel yönetimler meslek ve sivil toplum örgütleriyle el ele çalışırsa kültürel ve tarihsel doku korunur. Bu birliktelik gelecek kuşaklara güzel ve temiz kentler bırakır. Kültürel mirasa sahip çıkmanın yolu kentlilik bilinci ve katılımdan geçer. Olanı ve yapılanı korumak ise yurttaş olmaktır”.

Yıllar önceki bu girişimlerin sonucunda ne mi olmuştu?

Anıtlar kurulu başta Pamukkale, Safranbolu, Nemrut gibi 9 yeri koruma altına alırken Kars’a da bir iyilik yaparak, karakteristik binalarımız olan ve eski taş işçiliğinin en güzel ve görkemli örnekleri sayılan 200 evi tescil etmişti. Böylece ilgisizliğe hayır diyen, umutları ateşleyen bir seferberlik başlamış, varsıl hemşerilerimiz eski taş binaları alarak aslına uygun restore ettirmiş, otel, konukevi, konservatuar, konsolosluk binaları yaparak hizmete sokmuşlardı. Böylece kiliseleri camiye çeviren, o güzelim taş binaları yıkıp yerine uyduruk apartmanlar konduranlara unutulmaz ve gözle görülür bir ders verilmişti…

Gelelim başka illere özgü örneklere!

Şimdi Erzurum’dayız! Yıllar önce yaşını başını almış iki kadını dalgın, uzak, yabancılaşmış gözlerle küçük bakımsız bir eve bakarken görmüştüm. Belli ki görkemli geçmişlerinin ufalanıp, yitip gitmesinin ve küçük bir yapıya dönüşmesinin hüznünü yaşıyorlardı. Halleri bunu anlatıyor gibiydi. Bir yandan gözlerini siliyor, diğer yandan tarihe tanıklık eden, kıymetli eşyalarla dolu evlerini arıyorlardı kuşkusuz. Konuşmaya çalıştım, “geçmişimizin dilsiz tanıklarıyla karşılaştık ne diyebiliriz ki?” dediler. Sohbet sırasında Erzurum’un köklü ailelerinin kızları olduklarını, yıllar önce göçüp gittiklerini, yıllar sonra büyük umutlarla geldiklerini ve büyük üzüntüyle döneceklerini söylediler. O görüntüyü ve o sözleri hala unutamadım…

Erzurum’dan güncel ve düşündürücü bir örnek daha! Lala Paşa Camii çevresindeki 11 ağacı keserek, yerine İran’dan getirttiği metal ağaçları diken ve iki dönem Erzurum Belediye Başkanlığı yapan Ahmet Küçükler: “Suçsa ben bu suçu işliyorum. Medreseler arasındaki bütün ağaçları keseceğim, haydi şimdiden herkes önlemini alsın!” şeklinde bir açıklama yapmıştı. Köküyle söküp götürmek varken, 100 ağacı keserek başkanı bu kent suçunu işlemeye yönelten neydi? Başkanın güvendiği dağlara kar hiç yağmaz mıydı? “Kentler çocuklarımızındır” sözünü Erzurumlu başkan duymamış mıydı? Erzurum halkı sivil- yerel- özel birliktelik denilen gerçeği neden dikkate almamıştı? Erzurumlular, örgütlenme ve eşgüdümle sahip çıkarak çözüm üretmenin kent suçlarını azaltacağını neden düşünmemişti?

Neden insanlar örneğin Viyana’da en ufak bir sorunda örgütlü mücadele veriyordu? Neden ABD’de et fiyatları artınca tüm kadınlar bir süre et almama eylemi başlatmışlardı? Neden New York’ta sokakta sigara içen bir kadın dövülünce ertesi gün tüm kadınlar sokakta sigara içerek dolaşmıştı? Bunun adı dayanışma, takım ruhu, tavır ve duruş değilse neydi? Neden oralarda en küçük bir kafede bile masaların üstünde bir zamanlar bir fincan kahve içen ünlü yazarların adı yazılıydı? Bunun adı hem kenti, hem emeği, hem de o yazarı sahiplenme değil miydi?

Konunun gündeme taşınma nedeni…

Son yıllarda yanan daha doğrusu yakılan ormanlarımıza baktığımızda! Yeşil alanlarımızın gün be gün azalmasını içimiz yanarak gözlediğimizde! İnsanlara yuva olmuş, araç olmuş, besin olmuş, onu kollamış- gözetmiş ağaçları nasıl ve niye yok ediyoruz? Bunu anlamak zor…

ABD’de Princeton Üniversitesi’nde binaların kimlikli, kişilikli ve yıllanmış görüntülerini ilk gördüğümde mahalle aralarına, apartman katlarına kondurulan tabela ve gecekondu üniversitelerimiz aklıma gelerek bana derin ahlar çektirmişti? Nahcivan’da gördüğüm bahçeler, güller ve göz alabildiğine uzanan yeşil alanlar! Sivas Cumhuriyet Müzesi’nin tarih kokan salonları ve Atatürk’ün sesiyle açılan manyetolu telefon! Erzurum Kongre Binası’nın tümüyle modernize edilerek geçmişten ve tarihi kimliğinden uzaklaştırılan yeni görüntüsü! Yıllar önce Erzurum’da gördüğüm geçmişlerini arayan ve bulamayan iki kadının yıkılan hayalleri! Bu yazının omurgasını oluşturmak için yeterli nedenler değil miydi?

Güncel ve geçerli olan bu konuyu çok uzatmak mümkün ama belleğim beni yine hayatın hüznüne, naifliğine ve gerçeklerine götürüyor. Bu kez İstanbul’dan bir örnekle sürdürmek istiyorum konuyu. Yağmurun sellere dönüştüğü günlerden birinde, pek çok ev ve işyerini sular basınca yolum Avcılar ve Bağcılar’a düşmüştü. Evin tüm sakinlerinin geceyi dışarda geçirdiği, eşyaların yüzdüğü, yatakların su içinde kaldığı bir evin kapısında bekleyen kadınla konuşurken; “Neye ihtiyacınız var diye sormuş: “kuru bir battaniye” diyen bitkin bir sesle karşılaşmıştım. Donup kalmıştım, suçlu kim diye…

Sırada Leningrad var. Rus çarı 1. Petro Leningrad’ı kuzeyin Venedik’i yapmak ister. Neva ırmağı deltası üzerinde binlerce heykelle kenti süsler. Yıllar geçer 1940’a gelinir. Kent bu kez üç yıl sürecek olan Nazi kuşatması altındadır. Naziler heykeller kenti Leningrad’ı yağmur gibi topa tutarlar. Taş taş üstünde kalmaz ve tüm binalar yıkılır. Nazi bombardımanı başlarken ilk sirenler çaldığında Rus halkı bu heykelleri toplayarak kentin içinden geçen su kanallarına saklar. Böylece üç yıl suların altında sapasağlam kalan 2500 heykel kuşatma bitince eski yerlerine taşınır…

Bu kuşatma sırasında iki milyon insan ölmüş, kent teslim olmamıştır. Kent daha sonra kahraman unvanı almıştır. Şimdi düşünüyorum! Acaba yüksek kent kültürünün simgeleri olan bu heykelleri korumaktan ötürü olmasın bu kahramanlık payesi! Heykelli zarafete düşman olan, heykellere tüküren, heykelleri parçalayan bir ülkenin insanı olarak Leningrad halkını ve kültürel mirasa bakışlarını kıskanmadığımı söyleyemem!

Brezilya’dan ilginç bir örnek!

Ünlü Marakana stadyumunu gezerken 200 bin kişi alabilen stadın kapısında Pele’nin, Ronaldo’nun, Ziko’nun ayak izlerinin alınarak, metal çemberler içine konulduğunu, insanların o ayak izlerinde resim çektirmek için kuyrukta bekleştiğini, yine top koşturulan stadyumun çimlerinin 10 dolardan satıldığını ve ciddi alıcı bulduğunu görerek çok şaşırmıştım.

Demem o ki: Korumak onlara, yakıp yıkmak bize düştükçe, kurtarmak ve sahip çıkmak bazılarına, önemsememek ve küçük görmek bize düştükçe, bazılarımız varsıl, belleğimiz yoksul oldukça, Davos’u, Petersburg’u, Prag’ı, Viyana’yı, kısaca kentine ve kendine değer veren her yere özenir dururuz...

Gelelim çağrıya, önerilere, ne yapmalıyız sorusuna, daha doğrusu ne yapabilirime?

Öncelikle bize düşen 2024’te yapılacak belediye seçimlerinde kent yönetimini iyi bilen, halkı yerel yönetime katacak düzey ve bilgi birikimine sahip olan, kültür ve uygarlığı içselleştiren adaylara yönelmek olmalıdır. Siyasi hesaplara girmeden, uygar şehirlere, çağdaş şehirlilik bilincine yakışan adayları talep etmek, yerel seçimler partilerden çok, partiler üstü birliktelik ve dayanışmayı gerektirdiğinden, kaçak yapılaşmaya hayır diyen, ondan sonra da gelsin imar affı dedirten seçim yatırımlarına hayır demek olmalıdır. Çünkü yıkımlar, yağmalar, çarpık yapılaşma ve bunlara göz yumma gelip sınıra dayanmıştır. Yalnızca siyasette değil, ekonomide değil, diplomaside değil, kültürel alanda da savrulmalar geleceğimizi tehdit etmektedir.

Toplum sayı ve oy olarak görüldüğü için, ortalama kültürden yoksun, duyarsız, bana neci insanımız, kentinin yağmalanmasına göz yumduğu için, olanlara ve olacaklara şaşırmadığımız için bu sorun gündemde tutulmalı ve sıklıkla vurgulanmalıdır. Sokağa egemen olan yağma düzenine tutsak edildiğimiz için, politik ve idari sistemin vurdumduymazlığını umursamadığımız için, kültürel mirasa sahip çıkmadığımız için, talana, yalana göz yumduğumuz için bu konu sık sık anlatılmalıdır. Özellikle de tüm bunlara dur diyecek yürekli seslere gereksinim duyduğumuzun altı özenle ve önemle çizilmelidir…