Ben daha ne anlatıyorum ki!

Bugün kopya çekme günüm. Aman diyim öğrencilerim duymasın! Hem anlı şanlı köşe yazarlarından, hem de her konuda söz sahibi olan ve her şeyi en iyi bilen yönetim erbabından esinlenerek ortaya karışık bir yazı yazmaya çalıştım. 

Kartvizitleri müthiş kalabalık olan, kaşla göz arasında başka mevzulara dalmayı iyi becerenleri görünce gel de kopya çekme, bu performanstan etkilenme, ya da dersler çıkarma!

Aslında sorun bu değil. Günümüzde bunlar olağan artık. Esas mesele destan adı altında iç siyasette puan toplamak adına atılan gözü kara adımlardır. Başa dönersek! Esas sorun ne, önemli olanlar neler, halkın gündeminin başında ne var, sokaktaki insan ne bekliyor? Çocuklar, gençler, kadınlar mutlu mu? Soru budur, önemli soru budur, hatta en önemli soru budur. Yıllardır yanıtsız kalsa da…

Yeri gelsin gelmesin daldan dala atlamak modasına uyarak anahtar bir cümleyle örnek vermek isterim!

Gülriz Sururi diyor ki; “Tiyatro beni bir ana gibi sarıp sarmaladı, ne sordumsa cevapladı, öğretmekten hiç bıkmadı, yol gösterdi.” Bu gerçekten yola çıkarsak anne ve babaları sarıp sarmalayacak, halkı kucaklayacak, çocukların ve gençlerin sorularını cevaplayacak ve onlara yol gösterecek adresler var mı? Varsa kimlerdir?

Soruları sıralamayı sürdürürsek…

Neden uzun süredir hep gerginiz? Neden artık olup bitene şaşırmıyoruz? Neden içimizi açacak, umutlarımızı diriltecek, açıklamalara hasretiz? Neden durmadan artan yitikler karşısında üzülüp duruyoruz? Neden değerlendirmelere ve derecelendirmelere hep gölge düştüğü inancını taşıyoruz. Neden kim mağdur, kim mağrur ayrımını yapmakta zorlanıyoruz? Neden ekonomide rekor üstüne rekor kırmamıza rağmen evine ekmek götüremeyen, peynirin tadını unutan, eti rüyasında bile göremeyen asgari ücretlinin, işsizin, emekçinin derdine derman olamıyoruz?

Bitmedi biter mi? Neden çıkış yolu olarak tok sözlü, doğruyu arayan, gerçeğin peşinde koşan, daha da önemlisi gerçeklerden kaçmayanları arayıp bulmaya çalışmıyoruz? Neden İslamköylü Yahya Çavuş’un oğlu çoban sülüyü eğitimde fırsat eşitliği tanıyarak cumhurbaşkanı koltuğuna oturtan cumhuriyetin fabrika ayarlarına dönmüyoruz?

Neden! “Gazetecilik temas ve mesafe mesleğidir.” Sözünün bir başka versiyonu olarak siyaset insanlarını kapsayacak bir söz bulmuyoruz? Neden bayram ve seyran olmadığı halde ani dönüşlerine alışık olduklarımızı, tarihsel olarak harf devriminden alfabeye, dil çalışmalarından sözlük yazımlarına, Latin alfabesinden Türkoloji kongrelerine kadar atılan dev ve devrimci adımları görmeyenleri en yüce makamlara taşıyoruz?

Neden! Giderek artan rüşvet havuzlarının, rüşvet tarifeleri pazarlığının, büyüyen servetlerin, gaddarca artırılan zamların, elde kalan üç beş yeşil alanın daha imara açıldığının, kaynakların çarçur edildiğinin, azalan güvenin ortasında kala kalıyoruz?

Neden! Lafını, sözünü haddini bilmeyenlerin arttığı ülkemizde, korkuyu ve baskıyı körükleyen yorumlarla yorulduğumuz, gerçeklikten kopuk vaatlerden bıktığımız günümüzde;  Her söze “Cumhuriyet tarihinin en büyük projelerinin detaylarını açıklayacağız!” gibi sözlerle başlayanların havada kalan projeleriyle avutuluyoruz?

Neden! Daha kaç kişi payına düşecek acıyla kavrulacak diye düşünüyor, neden daha kaç yas kimin evini alt üst edecek diye kaygılanıyoruz?

Özetle temel soru şudur! Nereye doğru gidiyoruz? Bugüne kadar yaşananlar, bundan sonra yaşanacak olanlar, bizleri bekleyen daha ağır koşullar, önlenebilir göçükler, kazalar, yürek yakan yangınlar, bel büken zamlar, insanları yaşamlarından koparan terör olayları, yeni çıkan hastalıklar, beklenen su kıtlığı, enerji krizi, küresel sorunlar derken kavrulup duruyoruz?

Demem o ki: Başka ne olur? Ya da neler değişir? Ya da daha neler olacak? Bekleyip göreceğiz…