Pardon! Üretim, yatırım, istihdam, kalkınma mı dediniz? O eskidendi. Günaydın…

Ancak! Kullanmadığımız köprülere, uçmadığımız havaalanlarına, şöyle ailecek yerlerde yuvarlanıp kek bile yiyemediğimiz millet bahçelerine, çok donanımlı hiç doktorlu şehir hastanelerine milyon dolarlar akıtıldı mı? Görünen köy…

Bu anahtar cümlelerden sonra unutmadan uzayıp giden diğer başlıklara bakalım! Yine ve yeniden ülke gündemini sıralamaya çalışalım, daralınca keseriz!

Siyasi açıdan çizdiği zikzakların keskinliğiyle dikkatleri çekenleri görünce; “Dürüstlük pahalı bir hediyedir. Ucuz insanlardan beklemeyin!” şeklindeki sözüyle içimize sular seller serpen Warren Buffett’i mi selamlasak?

Ya da! Yüksek tepelerde esen sert rüzgârlara, siyaset dilini oluşturan kontrolsüz hiddete, dizginlenemeyen öfkeye, intikam kokan açıklamalara bakarak; Özgün bir ülke miyiz, üzgün bir ülke miyiz karar vermek çok zor mu desek?

Şeker fabrikalarının tümünü 295 milyon dolara satıp, satılan fabrikalardan kazanılan paraların üstüne 25 milyon dolar daha koyarak 1 yıl için ihtiyacımız olan şekeri ancak ithal edebileceğimizi görünce; Kamu yararı bunun neresinde, ulusal çıkar bunun neresinde, şeker fabrikasını satıp şeker ithal etmek nasıl açıklanır diye mi sorsak?

4.8 milyon hektarlık tarım arazisini bile isteye kaybedip, toprağa ve üretim yapan çiftçiye değer vermeyip, Venezüella’da buğday ekip biçmeye talip olanların bu olağanüstü projesini mi alkışlasak?

 

Ülkemizin; İşsizlikten yoksulluğa, kapanan fabrikalardan sığınmacılara, çevre sorunlarından hayvancılık ve tarıma çok geniş bir alana yayılan mutsuzluk ve dert haritasına mı kulak kabartsak?

Yoksa bunca soru ve sorun arasında şimdi hedef nedir ve nereyedir diyerek; Donanımsa donanım, tecrübeyse tecrübe, bilgiyse bilgi, eğitimse eğitim, liyakatse liyakat sahibi olan bakanların parlayan gözlerine, yaptıkları açıklamalara, ayağı yerden kesen projelerine mi dönsek? (bu soruyu hem bilemedim hem de tek başıma karar veremedim! Okurlarıma sorayım dedim. Bakalım siz ne diyeceksiniz?)

Faiz, döviz, enflasyon, dış borç yüksekmiş, bütçedeki delik büyükmüş, işsizlik artıyormuş, atıl yatırımlar mali yükü artırarak kamu zararı oluşturuyormuş, çiftçi, esnaf, hane halkı borçluymuş, satılık, kiralık ev fiyatları uçuyormuş, çarşı pazar el yakıyormuş. Tüm bunlara yanıt beklemeli miyiz? Bekliyoruz demek isterdik ama diyemiyoruz ne yazık ki!

Başlığa sadık kalarak ilerledik mi? Evet! Öyleyse bugünlük ülke haritasına bakmak bu kadar yeter deyip bitmeyen sorunumuza, bize dönelim!

Ne mi yapalım? Binlerce yıllık kadın birikimi ve bilinciyle ülkenin her köşesine uzanan, tüm dünyayı bize getirip, yeryüzünün kadınlık ve insanlık hallerini bize sunan kadınlara bakalım! Elimize el veren, varlığını hep yanımızda hissettiren, bulunduğu her yere güzellik, dürüstlük, doğruluk, dayanışma ve nitelik götüren kadınları analım…

Sonra da 4 liralık sütün, 22 liraya, 17 liralık çayın 100 liraya fırladığı ülkemizde; “Ben kimseye gitmeyeyim, kimse de bana gelmesin, çünkü önlerine koyacak bir bardak çay bile yok!” diyen kadınların dediklerine kulak asalım! Bu arada unutmadan hani biz konuksever bir ulustuk diyerek altını çizip, bu ülkenin kadınları bu çaresizliği hak etmiyor diyelim…

Düşleri, hayalleri, hayatları erkek eliyle bitirilen 36 kadının daha Mayıs ayında öldürüldüğü ülkemizde sadece bizdeki kadınlık halleriyle yetinmeyelim! Taliban yönetimindeki Afganistan’a uzanalım. Kadınların eğitim ve çalışma gibi temel hakkını elinden alan örgütün, ehliyet veren kuruluşlara; “Kadınlara sürücü belgesi vermeyin!” talimatı vermesini, yetinmeyip evli çiftler dâhil kadın ve erkeğin aynı masada yemek yemesini, parklarda birlikte gezmesini yasaklamasını mı hatırlatsak? Onu da az bulup televizyondaki kadın sunuculara burka zorunluğu getirmesini, onunla da yetinmeyip kadınların yer aldığı televizyon dizilerini durdurduğunu mu paylaşsak?

Son bir söz! “Buna ne diyecekler? Nasıl bir gerekçe bulacaklar?” sorusunun hep havada kaldığı, duygusal yorgunluğun tavan yaptığı, huzura hem hakkımız hem de ihtiyacımızın olduğu bugünlerde demem o ki; Bize okuduğumuz yıllarda; “okuyan düşünür, okuyun!” derlerdi. Şimdi ne diyorlar doğrusu bilmiyorum. Ama okudukça artan bireysel sorumluluğun taşınması ağır bir yük olduğunu ve sorgulamayı göze aldırdığını iyi biliyorum…