Hayallerimizi, düşlerimizi, isteklerimizi, hayata geçirmek istediklerimizi, yarınlara yönelik umutlarımızı kaybettik ya! Kiminle konuşsam aşağı yukarı aynı şeyleri paylaşıyoruz. Mesela;

Geriye dönüp baktığımızda iyi ki ve keşke dediğimiz o kadar çok şey var ki…

Bir zamanlar etraflıca düşünür, akıllıca planlar yapar, daha kolay odaklanır, daha kontrollü davranır, bazen yönlendirir, bazen de fikir verirdik. Şimdilerde tembel, heyecansız, güçsüz, yaşamla bağlarını koparmış, riskleri, engelleri gözünde büyüten bireylere döndük. Zaman sen ne zalimsin diyerek…

Yılların yorgunluğuyla yıpranan, bozulan ve miadını dolduran dolaşım, sindirim, solunum sisteminin yarattığı sorunlarımız arttı. Belleğimizin iyice sislenmiş derinliklerine daha sık dalmaya başladık, gözlerimiz daha sık dolmaya başladı, sisler arasından bize gülümseyen, hayalleri olan, o hayallerin peşinden gitmek isteyen bir çift gözü daha çok arar olduk…

Bu toz duman arasında emeğin görmezden gelinmesine öfkelenip, kurumların işlevsizleştirilmesine kızıp, pek çok sorunun sorun sayılmamasına şaşırıp müthiş duygu fırtınalarına savrulduk…

Bir kez daha Büyük Atatürk’ün yaratıcılığını, dehasını, Atatürk ve cumhuriyetin hava ve su olduğunu, o ikisi olmadan ayakta ve hayatta kalamayacağımızı, bu ikisinin ulus devleti ayakta tutan can simitleri ve ülkenin temel harcı olduğunu hatırladık. Yine devlet gemisi su almaya başladığında can simidine koşanların karşısına iki dolap çıktığını, birinin kapısında Atatürk, diğerinin kapısında Cumhuriyet yazdığını bir kez daha anladık…

Özetle ulusça sahip olduğumuz en doğru pusulanın Atatürk, önemli olanın da ne olduğun değil, neyi dert ettiğin olduğunu daha net kavradık. Nokta.

Gelelim özeleştiriye…

Kendimden ve kuşağımdan yola çıkarsam! Ah dediklerimiz var! Daha çok “keşke”, daha az “iyi ki” dediklerimiz var! İçimizdeki güce inanarak sahip çıkmaya çalıştıklarımız var! Çevresel ve ailevi baskılarla sahip çıkamadıklarımız var! Ya da sahip çıktığımız için bastırıldığımız, karmaşık, karma karışık duygularımıza isim bulamayarak duygu fırtınalarına sürüklenişimiz var! Adına “edep, terbiye, saygı” dedikleri için evde, sokakta, okulda, işte, çocukken, okurken, anne, evlat, kardeş olarak bitmeyen suskunluklarımız var! Ve ardından gelen ve yaşam boyu süren yürek sızısını çekerken, ahlar çektiren pişmanlıklarımızı bastırma çabalarımız var...

Kendimizden yola çıkarsam! Yaşam kültürünü mahalleden alan, yaşam derslerini yaşayarak öğrenen, sokaktan dayanışmayı, direnmeyi, savaşmayı, barışmayı, çatışmayı, uzlaşmayı, birlik olmanın gücünü belleyen çocuklar olarak büyümüştük. Sokakta yaşananları eve taşımayan, kimseyi kimseye şikâyet etmeyen,  yaşadıklarını sır olarak saklayan gençler olarak büyümüştük…

Kuşağımdan yola çıkarsam! Bugün pek çok ilgi alanımız, uğraşımız, sorumluluk gerektiren işlerimiz olmasına rağmen, karnımız tok, sırtımız pek olmasına rağmen içimiz bomboş. Çünkü yaşama ait hayallerimiz kalmadı, sevincimiz ve coşkumuz tükendi…

Düşünüyorum! Dünyayı değiştirmek, kendini geliştirmek isteyen, yaşadığı her şeyden bir şey öğrenen çocuklar olarak, yaptığı her şey ona bir şey katan, bazen azarlanan, bazen alkışlanan, bazı konularda cesareti becerisi olsa da başarısı olmayan gençler olarak, hiçbir şey olmasa da deneyim sahibi olan yaşlılar olarak hayattan çok mu şey bekledik? Bizlerin kız çocuklarına ayrımcılık yapılmayan, daha çok kitap okunan, yazarına, sanatçısına saygı duyulan, öğrenmeye açık olan bir Türkiye hayalimiz vardı. Çok mu şey istedik?

Bir ara not: Bugün geldiğimiz noktada; Yaşamla öğrenen, yaşamdan beslenen, sık sık hayat pınarlarına dalıp giden deneyimli ve donanımlı yaşlılar olarak; Danimarka, Finlandiya, Hırvatistan, Slovenya ve İrlanda’nın nüfusları toplamından fazla olan 23 milyon çocuğumuzu düşünürken dalıp gitmemiz bundan…

Son dakika notu: Bugünlerde, “Erol Evgin’in seslendirdiği; “Evlerin ışıkları bir bir yanarken/ Bendeki karanlığı gel de bana sor!” sözlerinin dilimizden düşmeyişi bundan… (Onu da içimizdeki ışığı söndürenlere mi sormalı?)