Afetleri kader diye niteleyip tevekkül öneren, bilime ve stratejiye dayalı eylem planlarını gereksiz gören, her şeyi dış mihraklara yükleyip, muhalefetten bilen bir anlayış karşısında ağlamak mı, utanmak mı, acı acı gülümsemek mi, karalar bağlamak mı, yoksa “kader böyle imiş ne söylesem boş!” şarkısına sığınmak mı arasında gidip geliyoruz…

Yapmış olmak için, daha doğrusu biz yaptık şişinmesi ve dayatmasıyla övünen, en iyisini biz biliriz, bizden daha iyisi yok, zaten bütün dünya bizi kıskanıyor mantığıyla yola çıkan, böbürlenen ve bayağı yol alan bir yönetim karşısında övünmek mi, yerinmek mi çelişkisi içindeyiz…

Dayısı olanın iş bulduğu, torpili olanın işe alındığı, sülale boyu ailelerin belediyelerde istihdam edildiği, rektör ve dekanların çalıştıkları üniversiteleri aile çiftliği haline getirdiği, kişiye özel iş ilanlarıyla personel alındığı günümüzde; bu durumun kimseyi rahatsız etmediği ve yapanın yanına kâr kaldığı ülkemize bakınca şaşıp kalıyoruz.

En çok da Cumhuriyet değerleriyle savaşımı esas alanların, cumhuriyetin kalelerini yok etmeyi önceleyenlerin, destansı öyküleri olan kurumları yok ediş dramına içimiz yanarak tanıklık ediyoruz.

CB; “Ekonomimizi rayına oturttuk” diyor. Yeni ufuklara yelken açan halk rayına oturtulan ekonomiyi görmüyor. Ahbap- çavuş ilişkisiyle, eş- dost -akraba sistemiyle doldurulan makamlar doğal karşılanıyor. Zaten gözardı edilen sosyal, kültürel, sanatsal, sportif, akademik, mesleki, bilimsel etkinlikler, proje çalışmaları ve yarışmalar virüs bahane edilerek rafa kaldırılıyor.

Suriyeli sığınmacılardan COVİD 19 salgınına, her geçen gün karmaşık bir hal alan Libya ile ilişkilerimizden, batağa saplanan ekonomiye, bölgesel başlayıp küresele doğru seyreden yalnızlığımıza kadar toplumsal sorunları tavan yapmış bir ülkede gündemi değiştirmek adına idam tartışmaya açılıyor.

Kadın cinayetlerini, çocuk istismarlarını ekonomik krizlerin neden olduğu intiharları boşanmaları, kavgaları, kapanan işyerlerini, yüzde 30’u bulan işsizler ordusunu, genç işsizliği, toplumsal bunalımın yol açtığı olayları konuşmamak için suni gündemler yaratılıyor. Aslında soru ve sorunları görmezden gelmek bu yönetimin fıtratında var da!

Da’sı şu: Bir zamanlar ulusal bayramlarda aniden gözünde çıkan arpacık nedeniyle, kulağında ansızın ortaya çıkan şikâyetle, tam da bayram günü yakalandığı grip şüphesiyle hastaneye yatan zevatı hatırlayıp düşünsek mi? Selde eşini kaybeden kadının; “Eskiden yağmura bereket derdik. Şimdi afet diyoruz. Doğayı bu hale siz getirdiniz, cezasını bizler çekiyoruz” sözleri karşısında utansak mı?

Yoksa yine ve yeniden hayatta öyle kolay formüller olmadığını dikkate alarak; Karadeniz’deki keşif önemli mi? Evet! Abartmalı mı? Hayır! O halde ne yapmalı diyerek nedenlerini sıralasak mı?

Bilemedim. Bildiğim o ki; Bazı okurlar eleştiriyor. Müjdeli haber yok mu, ya da umut verici gelişmeler? Nasıl olsun ki? Denetimden çıkan ve kontrolsüz şekilde yayılan virüs mü? Saklanan gerçekler mi, üstü örtülen sayılar mı? Gösterilen pembe ekonomik tablo mu? Hangi müjdeyle başlasak?

Adriyatik’ten Çin seddine dünyaya nam salan, posta koyan, zafer deyince fetih anlayan, “sağlık, eğitim ve alt yapı başta almak üzere toplumun refahı için çalışan” bir yönetimin olduğu ülkede hala işsiz sayısı tavanken! Biz hiç bir sorun yokmuş gibi, kalmamış gibi boş durmayıp, Atatürk’ün 1926’dan 1937’ye kadar yurtiçi gezilerinde kullandığı İzmir Alsancak garı önündeki açık alanda sergilenen beyaz vagonu kaldırma kararı aldık!

Derin tarihçiler, her konunun rakipsiz uzmanları, gece gündüz susmayan ekran bülbülleri ne düşünür, nasıl yorumlar bilemem ama! Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir ülkesinde kuruluşun ve kurtuluşun simgeleri yasaklanmaz. Ne der eskiler? “Adaletin olmadığı yerde “ahlak” yok, “ah” çoktur.”

Buna vefayı da katalım. Çünkü ortalarda görülmese de vicdanlarda “vefa” diye bir şey vardır ve o hep birinci sıradadır.