Büyük yazar Yusuf Atılgan 1973 yılında Türkiye edebiyatının gözbebeği Anayurt Oteli’ni yazar.

Büyük yönetmen Ömer Kavur ise “Okuduktan sonra bunu sinemaya aktarmam gerekir dediğim tek roman”  dediği bu büyük eseri sinemaya uyarlamak için 1987 yılını bekleyecek, ve bu fırsatı 12 Eylül cuntacılarına okkalı bir tokat atmak için kullanacaktır.

Cunta beyleri, faşist olmalarının yanısıra kör cahil ve kıt zekalı oldukları için anlamasalar da “Kartal Demirağlarla dört baştan ördüğümüz” anayurttur, Türkiye’dir o otel.

Ve Zebercet!..

Filmin hemen başlarında caddede yol çizgilerinin üstünde gördüğümüz Zebercet.

Araf’ta Zebercet.

Küçük ayrıntıların tekdüze şaşmazlığında nerdeyse takıntılarla sürüklenen bir

yaşamın büyük öfkesi ve büyük çaresizliğini yaşar Zebercet.

Araf’ta kalmış bir adamdır

Araf’ta kalmış bir ülkedir

Saplantılı bir biçimde günlük yaşamına devam eder

Her sabah lavaboda ayaklarını yıkar ama hiç namaz kılmaz.

Ne sekülerdir ne dindardır.

Arada kalmış Türk modernitesidir.

Kendi boş beşiğini sallar Zebercet.

Terk edip gitmiş bir babanın kırık ve flu fotoğrafının gölgesinde

Ve anne rahmine olan özlem ile..

Bir sahnede çırılçıplak ve karanlıkta, kameraya yani bize arkasını dönmüş kırılgan ve feminen bir  Zebercet görürüz.

Ve onu bizden ayıran şeyin cam değil de bir ayna olduğunu farkederiz.

Bizi birbirimizde ayıran ama birleştiren bir şeydir cam.

Nesnel bakmamızı sağlar.

Ayna ise bizi kendimizle buluşturur.

Ve işte Ömer Kavur nasıl dahiyane bir şey yapar.

Zebercet aynaya bakmaktan tamamen vazgeçmiştir.

Sağlıklı bir ego geliştirememiştir.

Bir özyıkıma, ölüme sürüklenmiştir.

Bize gelince bu pis, paslı aynada kendimizi değil Zebercet’i görürüz.

Hem kendine hem de bize sert dönmüş Zebercet’i

Ve o zaman anlarız nesnel bakmamız gerekenin ta kendimiz olduğunu

Biz Zebercet’iz.

Hem de kendisine sırtını dönmüş, kendisinden kopmuş , kendisine yabancılaşmış

Zebercetleriz.