Gerçekten de artık çok zor bir soru bu…

Zira Batıyı, Cumhuriyet’in ilanından beri çağdaş uygarlıklar düzeyi olarak örnek almış, okumuş, gidip görmüş ve gerçek çağdaşlık ile onun temel değerlerini kalben fark etmiş olan; buna karşın yıllardır suni ya da ideolojik temelli peş peşe seçimlerle boğuşturulan ülkemizin “yorulmuş aydın insanları”, artık yaşanan şu hayret verici Kovid-19’lu günler de dikkate aldığında başlıktaki soruya muhtemelen hızla “hayır” cevabı vereceklerdir.

Zaten “Acaba Avrupalı gerçekten de çağdaş mıdır ki?” sorusu-tereddüdü-kuşkusu hepimizin aklını ziyadesiyle meşgul ediyor… Biz bugün, işte yıllardır çoğumuzun kafalarında da yer alan bu ilginç başlığı sorgulamaya çalışacağız; gençlere ve genç hissedenlere de “4 ŞARTLI SOMUT BİR HAL TARZI/ REHBER” sunarak sesleneceğiz…

Ama çağdaş (Batılı-Avrupalı?) olup olmadığınızı sorgulayabilmek ve hatta bu konuda fikir ileri sürebilmek için bize göre her şeyden önce “BİRİNCİ ŞART”, yurt sathında tarımıyla sanayisiyle üreten, ekonomisi güçlü, hukukun üstünlüğünün olduğu, insan haklarının itinayla korunduğu, kazandığını hakça paylaşan, özgür, çağdaş temel değerleri olan “kendi kendine yeterli ve bağımsız bir ülke olmaktır” …

Gerçi örnek sanılan Batı ülkelerine (AB ve veya ABD gibi…) bakıldığında hele şu son yıllarda doğru dürüst bir rol model bulmak neredeyse imkansız gibi. Mesela Kovid-19 ile dağılan AB kendi ortaya attığı temel değerlerini iyice unutmuş durumda, zira uzun yıllardır içinde bir sürü sağ popülist veya otokrat liderlerle yönetiliyor, oralardaki insanlar genelde eziliyor ve hiçbir AB yasal-demokratik kurumu güçlü bir ses çıkartamıyor. AB halkları ise fena sinmiş durumda…

Özgürlükler ülkesi (!) ABD’deki şu son kalkışma ve gösteriler ise ülke tarihinde görülmedik türde şiddetle, gazla, atlı polislerle bastırılıyor, ABD askeri güçleri sahaya inmiş durumda, Trump halkına “Bak askeri getirir ve üzerinize salarım ha! Dağılın!” tehditleri yağdırmakta…

Hele otokrat lider Trump’ın İncil’i eline alıp basına poz vermesi, dini siyasete alet etmesi dünyada bardağı taşıran son damla oldu bizce; zira kendi seçmenini iyice konsolide etmek kurnazlığıyla “Hristiyanlığı ya da haçlı seferleri mantığını” umarsızca-sorumsuzca göstericilere ve de tüm dünyaya karşı adeta silah olarak kullanıyor, adeta “zücaciye dükkanına girmiş bir fil gibi” tweetlerle demeçlerle uygulamalarla her tarafı fütursuzca kırıp döküyor… Trump sadece kendi ülkesinde değil  artık tüm dünyada prestiji olmayan bir lider durumuna düşüyor, ülkesinin kredisini iyice yok ediyor… Bu konuya daha sonraki köşe yazılarımızda değinebileceğimiz için şimdilik içeriği burada bırakıyoruz…

Evet “Çağdaş Uygarlık” olabilmek için yukarıda altını çizdiğimiz ilk şarttan sonra en önemli gördüğümüz “İKİNCİ ŞART” ise birey olarak insanlara öncelikle; başını sokacak bir yer, tok bir karın, iletişim imkânı, yeterince dost, yeterli iş-güç imkânı, eşit eğitim fırsatları ve sağlıklı mutlu sosyal yaşam ortamları gerekiyor (Maslow’ un o ünlü “Beş Adım İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi” …).

Eğer bu başlangıç koşulları genel olarak bir ülkede yoksa, aşağıdaki yorumlar kuşkusuz tümüyle havada kalabilir… Yani 1943’te ortaya attığı teorisinde Maslow “Bu beş adımdan mesela ilkinin gereksinimleri eğer karşılanamıyorsa o insan bir üst seviyedeki adımı algılayamaz, dolayısıyla böyle ihtiyacı da yoktur” diyor. Örnek olarak günlük olarak karnını doyurabilen fakat güvenlik içinde bulunmayan, kendini sürekli olarak olası bir tehdit altında algılayan aç bir insanın, dünya görüşünü geliştirmek için “kitap, köşe yazısı okumak” gibi bir gereksinimi yoktur. Bunu daha ilk baştan söyleyelim…

Eğer yukarıdaki bu iki şartı çıkış noktası kabul ederek, Çağdaş Uygarlık Seviyesine ulaşabilmenin ya da Batılı-Avrupalı (?) olabilmenin geriye kalan diğer önemli iki şartını da aşağıda açıklayabilirsek bize göre konuya biraz daha derinlik getirmiş olabiliriz…

İşte bu diğer şartlardan bizce kuşkusuz en çok bilineni ve somut olanı, ülkemizde de genelde kabul gören ancak şu sıralar akıbeti meçhul “ÜÇÜNCÜ ŞART” ise; bizim de AB’ye tam üyelik kapsamında ite kaka içinde bulunduğumuz süreç olan “Kopenhag Kriterlerinin” yerine getirilmesidir[1]. Bunu prensipte de olsun, hiç değilse büyük bölümüyle kabul etmeyenler varsa eğer, bizce onlar başka tür bir çağdaşlık tanımının veya hülyasının peşindedirler, fikre saygı duyarız ama bu yazıya devam etmelerine de bizce gerek yoktur. Çünkü zaman kaybı olur…

Oysa bir zamanlar bizim de ülke olarak, o gündüz havai fişekler atarak kutladığımız, kabul etmeye çabaladığımız söz konusu bu AB temel kriterleri, hele son birkaç yıldır ne yazık ki iyice unutulmaya yüz tuttu ülkemizde; hatta bunlar medyadaki Neo-liberal maskeli o bildik ekran gladyatörleriyle sürdürülen kaotik tartışma programlarında bile artık konu olamıyorlar. Toplumumuz ise, galiba süreç içinde bu akıl tutulmasına veya suskunluğa alıştı veya alıştırıldı. Rejimin şekli de son yıllarda bir anda değişince, can pazarında bu temel kriterlerin artık ne arayanı ne de soranı kaldı...

Net ve açık kalpli konuşalım; beğenirsiniz veya beğenmezsiniz bulunduğumuz coğrafyada “çağdaş bir uygarlık olmak” istiyorsak eğer bize göre, Kopenhag Kriterlerini “Çağdaş Uygarlıklar Düzeyine Ulaşmanın” (ki buna Avrupalı olmak diyenler de var) ve bir arada barış içinde yaşamanın temel koşulu olarak kabul etmek gerekiyor. Ancak burada biz bu kriterlerin de dünyadaki hızlı değişime ayak uydurarak ve de “sulandırılmamak kaydıyla” sürekli gelişime açık olması gerektiğini de vurgulayalım.

Zira söz konusu kriterlerden bazıları, bazı aydınların arasında; eğer dikkat edilmezse ve eğer iyi anlaşılamazsa çağın hastalığı “mikro-milliyetçilik ve de bölücülük belası şekline dönüşüp, ülkelerin bekasına yönelik ciddi riskler oluşturabilir” iddiası da taşıyor. Dikkat…

Bu konuda biz de Avrupa Birliğinin sürekli ülkemize yönelik “iki yüzlü siyaset” güttüğünü söylemeden de geçemeyiz. Dolayısıyla AB’nin uzun bir süredir bir “inandırıcılık ya da samimiyet” sorunu olmakta ve bu da mesela Türk halkının giderek AB’ye güveninin azalmasına neden olmaktadır. Oysa AB’nin başlangıçtaki gibi güya bir “çağdaş değerler bütünü ve uygarlık projesi” olarak ortaya çıkmıştı, keşke o ruhla yaşayıp diğer ülkelere hatta dünyaya uygulamalıyla da rol model olabilselerdi. AB’nin daha çok cazibesi olmalıydı… Yazık ki üye ülkeler artık dünyada nasıl algılandıklarının hala farkında değiller…

Evet AB üyeliği olsa da olmasa da her şeye rağmen yine de ideal bir “çağdaş uygarlıklar düzeyini” hedefliyorsak eğer, bu çağdaş kriterleri prensip olarak hep birlikte kabul edeceğiz ve sonrasında da süreç içinde “etrafımızdaki, ilgi alanımızdaki o irili ufaklı diğer tüm benzeri ülkelere özgür ve refah toplumu olarak laik bir rol model olacağız”. Kulağa da hoş gelen bu yaklaşım hele günümüzde insana sanki hayal gibi geliyor, öyle değil mi?

Peki nelerdi bu kriterler, kısaca şöyle bir hatırlatalım; İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması, Hukuk devleti olmak ve hukukun üstünlüğü, İnsan haklarına saygı, Irk ayrımcılığının olmaması, Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması, 1950 Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesinin benimsenmesi, Azınlıkların korunması, Ekonomik kriterlerin sağlanması ve Uyum kriterleri…vs.

İlaveten sürekli gelişimin gereği olarak, ülkemizin yakın tarih geçmişi ve kurucu değerleri dikkate alındığında ayırt edici bir asli özelliği ya da çağdaşlık kriteri olarak Anayasamızdaki haliyle, “laikliğin” de biz burada söz konusu bu kriterlere eklemlemenin özellikle de bu coğrafyadaki yaşamsal öneminin altını çizmek isteriz…

Eğer gerçekten bütün bunları ve de kriterleri ülke çoğunluğu kutuplaşmadan kendi arasında barış içinde uzlaşarak, bir ideal temel değerler manzumesi olarak prensipte kabul ediyorsa ve de bu alanda çok özel “değişim” gayreti gösterilerek (eğitim seferberliği ile vs.) sabırlı bir stratejik planlama-uygulama süreci sonrası bir gün eğer bu söz konusu seviyeye ülkece erişilirse, yani Kopenhag Kriterleri denilen AB üyeliği için de gereken bu en temel şartlar yerine getirilmişse, ülke olarak AB ülkelerinin gözünde teorik olarak “çağdaş bir uygarlık olabilmişiz” demektir. Kuşkusuz fikir ve ifade ile toplantı ve gösteri yapma hak ve özgürlükleri, basın özgürlüğü, özel hayatın dokunulmazlığı gibi konulardaki durumlar da ülkenin çağdaş uygarlık düzeyi göstergesi olarak AB nezdinde fevkalade önem taşıyor…

Ancak bu hedefi gerçekleştirirken ülke insanının bizce her şeyden önce “devleti yönetenlere sadık siyasi kullar olmayı değil; aksine okuyup-sorgulayan, demokratik, çağdaş, sosyal, katılımcı demokrasi yanlısı, irfanı hür, vicdanı hür, fikri hür özgür bireyler olmayı” temel çıkış noktası olarak kabul etmesi gerekmektedir.

Mesela Almanya’da ya da Belçika’da yaşayıp da nedeni ne olursa olsun, sinema tarihimizde yer alan meşhur filmimiz “40 metrekare Almanya’ daki” gibi o daracık evinden çıkamayanları, çıkartılmayanları, çıkartmayanları pek de Batılı ya da Çağdaş insan sayamayız. Oralarda “milli manevi geleneklerimiz bunlar” diye çoğu uydurma ve nereden geldiği bile belli olmayan tuhaf adetleri, hurafeleri aile baskısı içinde insanlara, bireylere yaşatanları da asla çağdaş işler olarak sayamayız. Demek ki yaşanılan yer de o kadar önemli değil, çağdaşlık için asıl olan zihinlerdeki irade ve insanın uygulamalarıdır…

Bu sadece Türkler veya Müslümanlar için değil göç edip Avrupa’ya gelmiş sadece kendi “40 metrekaresinde yaşayan” Brezilyalılar, Kolombiyalılar, Afrikalılar, Çinliler, Hintliler, Ruslar, Hristiyanlar, Budistler vs. için de geçerlidir. Ama doğruyu söylemek gerekir ki medeni dünyada bizzat yerinde yaptığımız uzun gözlemlere göre çağdaş uygarlık düzeyi açısından Avrupa’da yaşayan Türklerin bir bölümü gerçekten de hala iyi durumda değiller. Özellikle de yeni kuşak kadınlar üzerinde hatırı sayılır bir aile baskısı olduğu görülüyor.

Bununla birlikte, “idareye kul değil de sorgulayan özgür birey” olmaya çalışan, orada doğmuş ve Avrupa eğitimi almış, işini kurmuş, çoğu üçüncü kuşak çağdaş gençler olmak üzere insanlarımızın önemli bir kısmı da kendilerini bu anlamda artık baskılardan kurtarmışlar. Epeyce mesafe alınmış olsa da eğitim alamamış o daracık çevresinden çıkamayan söz konusu bir bölümü de başka bir ülkenin göbeğinde kendilerini “inancımız farklı, kültürümüz farklı” diyerek toplumdan soyutlayıp yalnızlaştırmaktan başka bir iş yapmıyorlar.

Avrupa’ ya masum dememekle birlikte, son yıllardaki ardı arkası kesilmeyen ülkemiz seçimleri nedeniyle artık o berbat pragmatist iç siyasetini de oralara vıcık vıcık bulaştırınca, ne yazık ki onlar da aralarında kutuplaşmaya başladılar. Acı gerçek bu…

Sözlük tanımına göre ise, içinde bulunulan çağın anlayışına ve şartlarına uygun olan; çağcıl, uygarca, asri ve modern olan; sadece toplumsal olmakla kalmayıp uluslararası ve evrensel de olan değerler bütününe çağdaşlık diyebiliriz.

O halde, günümüzde bu tanıma uymayan her türlü davranış ve tutumu şimdi acaba reddetmemiz gerekmiyor mu? Kuşkusuz gerekiyor; ama eğer refah toplumu değilseniz, mesela Osmanlı’nın o son yıkılış dönemindeki gibi geri kalmış-geri bırakılmış bir toplum ve ülkeyseniz eğer, her şeyden önce ilk iş olarak bir “Kurtuluş Savaşı” yapıp kanla irfanla bağımsızlığınızı elde etmeniz gerekiyor. Buna ilaveten ülke olarak, etkin kaba ve yumuşak hatta bunun karışımıyla akıllı güç odaklı milli güç oluşturup bunlarla var gücünüzle iç cepheyi, sınırlarınızı, emniyete alarak komşularınızla tam barışı sağlamanız da gerekiyor.

Hiç de kolay bir iş değil; ardından çağdaşlık yolunda koşulsuz ve cesurca bir seri devrimler yapmanız gerekiyor. Sonra da insanınıza fırsat eşitliği sunup bilimle eğitip “sorgulayabilen-farkında bireyler” olarak yetiştirmeniz de şart. Üstelik okullardaki çağdaş öğretimin tek başına yeterli olmadığının farkına varıp insanı insan yapan bütün temel değerleri aydınlanma yolundaki insanınıza sadece öğretimle değil bebekliğinden itibaren çağdaş eğitimlerle katmanız da gerekiyor. Ülkemizdeki Geleneksel Okullarla, İmam Hatip Okulları arasında ortaya çıkan “iki çeşit genç nesil yetiştirme şeklinin” bizce de AB kriterlerine uygunluk açısından da incelenmesine ihtiyaç bulunduğu değerlendirilmektedir (Bakınız; 16 Mayıs 2020, Gençlik yetiştirme, savaş karşıtlığı veya asker düşmanlığı ).

Paylaşılan ülke vizyonu ve geleceğin şekillendirilmesi stratejilerinizin, sanatınızın, sporunuzun, estetik ve çevre bilincinizin, bilime verilen değerin, ARGE düzeyinizin, üretiminizin, sosyal yaşam düzeyinizin emsallerinize ve de insanlığa da esin kaynağı olması gerekiyor.

Gençlerinize umut içinde mutlu ve huzurlu gelecek, iş, aş ve sağlıklı huzurlu yaşam sağlayarak onları mutlaka ama mutlaka mutlu etmeniz gerekiyor. Çağdaş uygarlık (Avrupalı-Batılı !?) olabilmek için “Önce insan” denilerek ve gereken özgürlüğü vererek insanların yüzlerini ülke çapında güldürmek, ruhlarını rahatlatmak ve de onları dertte tasada her daim sabırla, inatla çelik gibi birleştirmek de gerekiyor; yoksa kutuplaştırarak bölmek değil…

Sırası geldi ve soralım şimdi; “Çağdaş Uygarlık Düzeyine” çıkabilmek için “gereken yukarıdaki koşullar” dikkate alındığında biz bunca sözden sonra size göre şu an ülke olarak sahi bu işin şu an neresindeyiz biz?

Yani yukarıda sıraladığımız kriterlerle alakalı olarak ülkemizde “AB’ne Tam Üyelik” görüşmelerinin devamı için uygun koşullar sağlanmış oluyor mu sizce? Eğer cevabınız kocaman bir “Hayır” ise o halde oldukça kavruk bulduğumuz o bildik ön yargıyla “bunlar ağzımızla kuş tutsak bizi almazlar zaten!” demenin de pek anlamı yok bize göre…

“Siz, öncelikle ülke olarak, toplum olarak, birey olarak size düşeni yapmış mısınız önce ona bakın!” diyoruz…  (Yazımız İkinci ve Son Bölümü ile, Devam Edecek)

[1] Maastricht kriterleri (1991), AB’ye üye ülkelerin Ekonomik ve Parasal Birliğe girebilmeleri için gereken şartları, Kopenhag kriterleri ise (1993) AB’ye tam üyelik koşullarının ana esaslarını göstermektedir.