Sizce normal ve eğitimli bir insanın “savaş karşıtı” olması çok anormal bir şey midir? Bir insan, sizce yer yüzünde bir türlü ardı arkası kesilmeyen oluk oluk can ve kan kaybedilen çoğu anlamsız savaşlara “Hayır!” diyemez mi? Doğuran eğitimli bir annenin ya da anadan doğmuş iyi eğitilmiş bir evladın, insanların sürekli savaş meydanlarında birbirlerini boğazlamasına karşı çıkması olağan dışı bir tutum mudur? Peki savaşlar ahlaki midir ya da hangi koşullarda ahlakidir? Dünyayı kasıp kavuran şu pandemiden sonra savaşlar konusunda ne-nasıl olacak? Bugün ülkemizde kaç insan bu temel soruları kendisine sorup, sorguluyordur acaba? Umarız çoktur…

Aksi taktirde yer yüzünde süregelen bütün “acımasız savaşları”, belgesellerdeki o aslanların belli bir plan ve de nizam içinde bir yaban mandasını devirip hep birlikte öldürmelerindeki gibi son derece olağan ve rutin bir doğa kanunu olarak görürüz. Eğer savaşları böyle olağan görüyorsanız o halde sizce “çağdaş uygarlığın” tarifi nedir, barışçılığı nereye yerleştiriyorsunuz peki?

Sebebi ne olursa olsun bizce, son yirmi yıldır sadece Bosna, Kıbrıs, Karabağ, Ruanda, Irak, Suriye, Libya ve Yemen’de olanlara bakmak bile savaşların gerçekte ne demek olduğunu anlamaya yeter. Üstelik soğuk savaş sonrası teknolojinin çok hızlı gelişmesiyle birlikte, çoğu devam eden o kadar çok savaş şekli ortaya çıktı ki ortalama bir insan, bütün bunları dikkate aldığında aslında zaten farklı bir “Üçüncü Dünya Savaşı’nın” içinde bulunulduğunu kolaylıkla düşünebilir. Hele artık bu “doğal mı yapay mı” sorusu henüz tam anlamıyla açıklığa kavuşturulamamış Kovid-19 pandemi olayından sonra, yer yüzündeki haksız ve hukuksuz savaşlar özellikle de bu çağda artık normal karşılanabilecek durumlar değildir, olmamalıdır da zaten…

Aslında insanlar genel olarak zaten savaşlardan korkarlar. Hele eğitimli insanlar savaş ve bunun etkilerinden kıyasen, daha da fazla korkarlar zira çok iyi bilirler ki savaşlar tahrip edicidir, yıkıcıdır, acı vericidir ve üstelik bu acıyı savaş sonunda uzun yıllar boyu sonraki günahsız nesiller de çekerler. Eğer bilinçli ve iyi yetişmiş herhangi bir deneyimli askere sorarsanız da büyük bir çoğunlukla savaşı değil barışı tercih eder; hatta savaşa da karşıdırlar...  Çünkü askerler savaşın insanoğlu ve çevresinde nasıl büyük tahribat yarattığını uygulayıcı olarak herkesten daha iyi bilirler. Ama gerektiğinde haksız hukuksuz bir saldırgana karşı “vatanlarını savunmak” için de “her daim savaşa hazır” beklerler, can ve kanlarını bu uğurda verirler. “Savaşı yaşayanlar” ise zaten acı sonuçlarını onu bizzat yaşayarak görmüştürler. Bunlardan “sorgulama becerisi” olanlar, muhtemel sonuçları zaten önceden kestirebildikleri için doğal olarak onlar için savaşlar “en son seçenektir”.

Eğitimsiz kalmış, “ders alıcı tarih bilinci” olmayan insanlar ise savaşlardan o kadar da korkmazlar. Hele “kaybedeceği bir şeyi olmayanlar”, uzun süreli ters propagandalarla, beyin yıkamalarıyla hatalı ve tek yanlı eğitim öğretimlerle, yanlı dizilerle, şoven filmlerle eğer akılları buna devşirilmişse “savaşı” kolaylıkla içselleştirip, o dökülebilecek “insan kanından” dahi çekinmeyebilirler. Üstelik bunların bir kısmı mensup oldukları dünya görüşünün radikalliğine bağlı olarak yaşadıkları yerleri dar-ül harp[1] olarak dahi görüyor olabilirler. Hatta insanlığın sabırla ortaya koyduğu şu koskoca medeniyeti bir çırpıda inkâr ederek şehir merkezine gönderilmiş bir “canlı bir bomba” haline de dönüşebilirler. Hâlâ bunlara inanmayan varsa, son yıllarda Suriye’de yaşanan ve Türkiye’yi de birçok açıdan derinden etkileyip kötü savuran trajediye biraz olsun bakmaları yeter…

Yakın tarihe göz attığımızda bize göre; insanoğluna acı vermeyen, toplumda hatta doğada kalıcı yaralar açmayan hemen hiçbir savaş yoktur... Savaş ancak; Kurtuluş Savaşı’ndaki gibi, Çanakkale’deki gibi yurt topraklarının haksızca işgale uğraması ve buna paralel olarak “vatanın topyekûn savunulması” durumunda makul ve zorunlu olabilir. Bir genelleme yapmak gerekirse eğer, Atatürk’ün iyi bilinen özdeyişi doğrultusunda “zaruri olmayan bütün savaşlar cinayettir”.

Geçtiğimiz çağa damga vuran yaklaşık 65 milyon insanın hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı’nın Hitler ve Mussolini gibi kanlı diktatörleri, iktidarı ellerine aldıkları ilk günden itibaren muazzam bir askeri güç geliştirmişler ve o zamanki gençlerin beyinlerini hızla paralize edip bedenlerini, mekanik demir yığınlarından oluşan “savaş makinası işgalci ordulara” dönüştürebilmişlerdir. Her ne kadar o harp yıllarında başlangıçta Nazi işgaline onurla direnmiş olsa da sonrasında birçok insan kıyımının sorumlusu olan Stalin’in de medeniyetin gözünde pek değeri yoktur …

Ancak burada bir savaş gerçeği detayı özellikle de çok önemlidir; Birinci Dünya Savaşı'nda ölen 10 milyona yakın insanın %95'i asker, sadece %5'i sivildi. İkinci Dünya Savaşı'nda ise tablo tersine değişti; zira ölen 65 milyon insanın sadece %33'ü asker, %67'si yani büyük çoğunluğu yaşlılardan, kadınlardan, çoluk çocuktan ibaret sivillerdi. Bunların bir kısmı ise “Nazi toplama kamplarında” resmen fırınlarda yakılarak insanlığın utancı olarak yok edildi…

“Savaşta daha fazla kan dökülmesini önlemek için” yapıldığı söylenen 1945’te Nagazaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombalarının dehşetengiz patlamaları sonucu bir anda buhar olup yeryüzünden silinen yüz binden fazla insanın tamamına yakınının sonuç itibarıyla sivil oldukları da aşikardır. Yine yüzbinlerce sivilin hayatını kaybettiği bu tür savaşlarda mesela 1938-1943 Chongqing, 1944-45 Tokyo ve 1945 Dresden’in vb. asfaltları dahi eriten o dehşet dolu havadan bombardımanları da aynı şekilde tarihteki acı dolu yerlerini almıştır.

Evet milyonlarca masum aile ocağı; bazen söz konusu kanlı iktidar ihtirasları, bazen bunların dogmatik hayali ideolojileri, bazen de savaşları bitirmek için de olsa, bu ve benzeri savaşlarda bir çırpıda sönüp gitmiştir. Şiddetli çatışmalardan kaynaklanan feci “yaralanmaların” ve de savaş sırasında patlak veren bir sürü “bulaşıcı hastalığın”, insanların ruh ve bedenlerinde bıraktığı, tecavüzler dahil o korkunç izlerin ise doğru dürüst kayıtları bile yoktur. Evleri barkları yerle bir olan, çoluk çocuk milyonlarca perişan insan yığınlarından oluşan o “yoğun ve zorunlu göçleri” burada saymıyoruz bile…

İşte farklı şekillerde olmak kaydıyla bugün de süregelen savaş gerçeklerini anlamak için; sadece onu yaşamak değil biraz olsun ders alıcı tarih okumak, günceli yansız ve doğru kaynaklardan takip etmek de esastır. Eğitimli çağdaş insanların bunu zaten yapması gerekir. Ama çeşitli nedenlerle bilerek ya da bilmeyerek cahil bırakılmış, istemese de cahil kalmış yeryüzündeki neredeyse bütün insanlar/ toplumlar ise yeni çatışmalara-savaşlara ve de sadece güç kullanarak çözümler bulmaya doğru sürükleniyor olabilirler.

Özensiz hazırlanan bitmek bilmeyen uçuk kaçık dizilerle-boş filmlerle, bomboş tartışma ve yarışma programlarıyla insanların, yaratılan sentetik tarihi rol modellerin peşinde uyuşturulması ve de küresel dünyada oluşan çevre sorunları, yerkürenin ısınması da dahil olumsuz durumlara demokratik-anayasal sınırlarda kalmak kaydıyla da olsa doğru dürüst tepki gösterip sistemlere “geri besleme” yapamamaları, sonunda “apolitize olmalarına” da neden olabilir. Bunu da “toplumun sessizliği” gibi büyük bir toplumsal-demokratik risk takip edebilir ki söz konusu ülkelerde bu tür ortamlar ciddi “ulusal güvenlik” sorunları oluşturabilir. “Ulusal güvenlik bilinci” zaten kuşkusuz bu şekilde oluşturulamaz. Yer yüzündeki savaşların getirdiği o büyük yıkımları göz ardı eden, hata dolu yanlı medyaların da yardımıyla sürekli yanlış eğitim-kültür politikaları uygulayan o ülkelere-halklara ise; bizce hiçbir zaman “kalıcı barış, refah ve huzur” getirmez …

Bunca acımasız ve kanlı savaşlara rağmen, günümüzde barışın ve dolayısıyla da geleceğin bu doğrultuda şekillendirilmesinin önemi ise asla azalmıyor. “Savaş ve Barış” denilen bu yaşamsal konunun geleceği ile ilgili olduğundan dolayı mesela artık ülkemizde “insan-gençlik yetiştirme” metodolojileri açısından bize göre birbirine rakip iki-üç temel ve “siyasi paradigma” önem kazanmış durumda ...

İlki[2]; ulusal duyarlılıkların farkında (vatanını seven), Atatürkçü düşünceyi özümsemiş, yurttaşlık bilinci olan, anayasal hak ve sorumluluklarını bilen ve sahip çıkan, geleceği kurgulayabilen (vizyoner), evrensel etik değerlere vakıf, çevreci, estetik duyarlığı gelişmiş, özgüvenli, yenilikçi, katılımcı, paylaşımcı, bilgiyi sadece kullanan değil özümseyen, bağnazlıktan uzak, “önce insan” diyen, insan haklarına saygılı, demokrasi aşığı, sevecen, sorgulayan, rasyonel düşünen, “savaşı zaruri olmadıkça cinayet gören” ve ahlaki bulmayan, barışçı, vicdanı hür, fikri hür, irfanı hür, en azından bir lisan bilen, üreten, özgür ve konuşan çağdaş birey ve nesiller yetiştirmek…

İkincisi ise[3]; mükemmel insani değerlere sahip, inançlı, bilinçli, erdemli, iyi eğitimli, saygılı ve kendine güvenen (özgür düşünceli, kendi başına karar verebilen, sorgulayan, kendi toplumunun ve evrensel anlayışın doğrularından haberdar olan ve hayatın güçlükleri ile baş edebilecek donanımlı ve yetenekli) gençler yetiştirmek.

Ayrıca günümüz itibarıyla ilgi alanımızdaki geniş coğrafyayı “gözlemlediğimizde”; ister istemez Ortadoğu (Belki de biraz olsun Osmanlı) kültürünün alışkanlıklarına takılmış, pratik anlamı olabilecek “üçüncü ve oryantal bir paradigma” daha karşımıza çıkıyor. Bu da mesela; “İslam ya da devlet için sürekli olarak dini, ırki ya da mezhepsel bir düşmana yönlenmiş-yönlendirilmiş”, yönetimlerde dini-mezhepsel ögelerin bulunduğu hatta bazen de ağır bastığı, hayattan “fetih-ganimet-hidrokarbon türevleri (Petrol, Doğalgaz, Kömür …)” beklentili ve dolayısıyla çözüm için daha ziyade güç-çatışma-savaş hatta duruma göre cihat yanlısı” olan, daha çok manevi değerler üzerinden motive olabilen, geçmişten kalma kin-intikam ögesinin de bünyesinde zımnen yer aldığı, kendisinden olmayanı sevmeyen hatta genelleyip ona gavur diyen, gururu aklını geçmiş, pek sorgulayamayan, ezberci, fazla üretmeyen, ataerkil[4],  kadını erkekle asla eşit görmeyen, her şeyi sürekli yukarıdan-devletten bekleyen, doğumundan itibaren ömür boyu baskılanmış ve çoğunlukla “kul (reaya) zihniyetlilerden” oluşan, ama bir bilen otorite tarafından (Padişah, sultan, şeyh, şıh, şah, emir vb.) her denileni yapan, “suskun ve sadık” yeni nesiller oluşturmak, şeklinde düşünülebilir…

Kuşkusuz yukarıdaki özellikler değiştirilip bunlara ilave diğer farklı birkaç “insan-gençlik yetiştirilme” paradigması daha eklenebilir. Fikre saygı duyarız… Ama bu tür siyasi paradigmaların mesela “temel değerleri, ordu-asker-ulusal güvenlik ile ilgili bakış açıları, insan-devlet-din arasındaki yaklaşımları/ tercihleri ve özellikle de savaşlara karşı duruşları-barışçılıkları”, gelecek nesillerin emanet edildiği sadece o ilk-orta-yüksek okul gibi eğitim süreçlerinde değil, çağdaş topluluklarda “demokratik seçim” süreçlerinde de merak konusu olur.

Bir hipotez gibi sorgulayarak günümüzün bazı siyasi parti programlarından da örnekler alarak ortaya koyduğumuz bunlardan ilk ikisini mesela bu “iki-üç farklı paradigma” arasında yukarıda yazılanlarla, pratikteki gerçek uygulamalar arasındaki çelişkilere-benzerliklere de buradan özellikle dikkati çekmek isteriz. Yani söylenenlerle sahadaki fiilen uygulananların çakışıp çakışmadığı, doğruluğu, yanlışlığı siyaset arenasında her zaman tartışmalı olup bunun ülkemizle ilgili yorumlanmasını siz okurlara bırakıyoruz…

Ancak 21’inci yüzyılda varlığını sürdürmeye kararlı olan hangi ülke olursa olsun; hele bilhassa da giderek içine düşmeye başladığımız şu kanlı Ortadoğu coğrafyasında, “insanın-gençlerin yetiştirilmesi” gibi yaşamsal önemdeki “bu çok kritik seçim” artık hızla yapılmak zorundadır. Bize göre her kesime-kültüre şirin görünüp “bir arada bir derede yalpalamak!” ve paradigmayı netleştirmemek artık büyük zaman kaybıdır…

İşte demokratik bir duruş olarak “Savaş Karşıtlığı-Savaşlara Karşı olmak-Barışçılık” yukarıda ortaya koyduğumuz her üç “insan-gençlik yetiştirilme” paradigması da dikkate alındığında sanki “birincisine” daha çok uyuyor. Birinci paradigma/ bakış açısı, gerçekten de içeriğindeki hedeflenen yazılı özellikler tek tek incelendiğinde ve de günümüzün çağdaş uygarlıklar seviyesindeki ülkeler dikkate alındığında, “evrensel değerler toplamı” kıyasında bize göre ikinciyi geçmiş durumda ve “Savaş Karşıtlığının” zaten pek yer bulamayacağı çağı kaçırmış o eskimiş üçüncüyü de açık ara ezip geçmiş durumda…

Yalnız insanın-gençliğin yetiştirilmesinde konu “Savaş Karşıtlığı” olunca bizce her zaman bir “durma noktası” olduğunu da söyleyelim. Mesela ırkçı bölücülük maksadıyla bu çok hoş demokratik duruşun “bir araç olarak kullanılması” çabası var ise veya bir komşu ülke sizin ATA yadigarınız, sadık yâriniz “kara toprağınızı- mavi vatanınızı” haksız hukuksuz pişkince işgal ederse; ya da bir saldırganın uzlaşmaz katı tutumu nedeniyle ülkenin bekası, egemenlik hakları eğer gerçek anlamda tehlikeye giriyorsa yani istememenize rağmen bir savaş ihtimali kaçınılmaz ise hala “Savaş Karşıtlığı” ısrarı yapmak, bizce akılcı olmaz.

“Asker Düşmanlığı” ise bizde ve dünyada, “Savaş Karşıtlığıyla” çokça karıştırılır olmuş genel bir terimdir. Ülkemizde “neo-liberal olduğunu sanan” ve artık çağın dışında kalmış eylemleriyle söylemleriyle sabit fikirli, demokratik eleştiri sınırlarından bihaber “Asker Düşmanı” olduğunu belli eden bir gurup insan da uzun yıllardır, kurnazca “Savaş Karşıtlığı” üzerinden hareket edip Askeri/ Orduyu temel bir milli güç unsuru olarak değil de toptancı bir anlayışla mesela ülkemizde sadece “hazineden beslenen ve sadece 12 Eylül’ den ibaret, asalak bir kurum” gibi göstermeye çalıştı… Yazık oldu o yıllara…

Oysa “Asker Düşmanlığı” dünyanın neresine giderseniz gidin, insan olarak yukarıdaki hangi “paradigmaya uygun” yetiştirilmiş olursanız olun hiç de “akılcı bir tutum” olarak görülmez. Bu konuda sadece ABD’ye, İngiltere’ye ve Fransa’ya bakmak bile yeterlidir. Oralarda insanlar, siyasiler, muhalefet, kendi ordularını, usullerini, askeri tarihlerini ve oturmuş geleneklerini her koşulda hep yüceltirler, bununla da sürekli olarak öğünürler. Ordularını-Askeri ulusal değer olarak görürler. Ama buna karşın onları gerektiği zamanlarda da demokrasinin meyvesine sarılıp, rahatça ve sıkı bir şekilde çok uzun yıllardır senatolarında meclislerinde sorgulayıp hatta kamuya açık olarak eleştirirler…

Ayrıca hızla gelişen bu “teknoloji yoğun” çağda güçlü bir ordu-güçlü asker, sadece yeni üretilen birkaç “modern silah sistemine sahip olmak” demek değildir. Güçlü ordu, sadece pazıları güçlü, teknoloji harikası silahlarla donatılmış robotlaşmış ordu da değildir. Biz bunlara ilaveten diyoruz ki güç için asıl olan, “askerin ve ordunun ruhiyatı” ve de bunun sağlamlığıdır. “Ordunun ruhiyatı” ise ancak onu halkının gözünde yüceltilerek, onurlandırılarak ve de ordu-millet halkıyla bütünleştiğinde güçlenebilir.

Emperyalist ruhlu saldırgan ülkeler için hiç kuşkusuz karşı tarafın askeri-ordusu vaz geçilmez “siyasi stratejik askeri” bir engel ya da hedeftir. Ancak o aynı Asker/ Ordu, “eğer değeri bilinirse” kendi ülke çıkarları doğrultusunda onu kullanacak bir ulus-devlet için kaba güç olarak muhteşem ve çok etkili bir araçtır. Barışçıl ve çağdaş ülkelerde Asker/ Ordu, mecbur kalındığında ülkenin savunulabilmesi için vaz geçilemez asli bir “milli güç unsuru” olması gerekir.

Demokratik eleştiri sınırlarını aşan bir “Asker düşmanlığı” işte bizce; tam da bu duyguyu ya da rasyonel mantığı, sistemli bir şekilde uyuşturup yok etmeye çalışan düşmanca yaklaşımların “işini kolaylaştıran” bir demir manivela olabilir. “Savaş Karşıtlarının” ise demokratik görüş ve fikirlerini öne sürerken işte bu katı asker düşmanlığı tuzağına düşmemeleri gerekir. Aksi taktirde bu çok değerli demokratik hak, ülkenin askerini/ ordusunu muhtelif nedenlerle yere yıkmaya çalışanların ekmeğine yağ sürebilir. Yine de haksız hukuksuz katı bir asker düşmanlığı sonucu bir şekilde “Zayıflatılmış Ordu/ Güçsüz Asker” tuzağına düşen-düşürülen ülkeler, halklar ve de siyaset müesseseleri; yapılan hataların bedelini gelecekte bir şekilde üstelik ülke olarak, mesela o zayıf anlarda, bazı emperyalist dış güçlerin mevcut iç yapıya-ülke iç işlerine aniden her çeşit keyfi müdahaleleriyle karşılaşıp, hep birlikte öderler.

Oysa “asker ya da güçlü ordu” günümüzde esas itibarıyla saldırgana ve kötü amaç taşıyanlara karşı öncelikle “caydırıcılık” sağlar. Bu da bize göre zaten “kalıcı barışı” işaret eder. Ama “güçlü Asker/ Ordu” yine de tek başına istikrarın ve kalıcı barışın nedeni olamaz. Ekonomik güç de dahil, iç ve dış siyasal, sosyal, nüfus, eğitim, teknolojik güç gibi bütün diğer milli güç unsurlarının her birisinin de yeterince sağlam olması gerekir. “Ordunun güçlü olabilmesi için ayrıca siyasete bulaşmaması da gerekir!” Ekonomisi batmış, sosyal durumu allak bullak olmuş bir ülkenin güçlü ordusu olsa zaten tek başına ne işe yarar ki?

Bize göre ulusal güvenlik sorunlarını çözmüş özgüvenli ülkelerdeki demokratik bir “Savaş Karşıtlığının” aslında ülkenin “güçlü Asker/ Ordusu” olursa da pek ala geçerliliği olabilir, diyoruz. Yani güçlü Ordusu/ Askeri olan bir ulusun fertlerinin aynı zamanda “Savaş Karşıtı” olması hiç de saçma olmayabilir. Bu durum, bize göre tamamıyla ülkedeki o anki demokrasinin oturmuşluğuna, olgunluğuna ve de gücüne bağlıdır. Dolayısıyla, başlığımızı oluşturan “Savaş Karşıtlığı ya da Asker Düşmanlığı” şeklindeki bu iki önemli ama çok farklı kavramın; akademik anlamda, edebiyatta, ulusal güvenlikte, sanatta vs. birbiriyle karıştırılmaması gerekmektedir, diyoruz.

Sonuç olarak; yukarıdaki açıklanan çerçevede (Eğer zaruri olursa savaşmak üzere ülkenin savunmasına yeterince hazır olmak ve gereken caydırıcılığın sağlanması kaydıyla) “savaşa-savaşlara karşı olmaya” bizce evet, ama anlamsız ve demokratik eleştiri sınırlarını aşan “asker düşmanlığına” da açık ve net olarak hele bizim gibi özgün coğrafyası olan bir ülkede hayır denmesi gerektiğini vurguluyoruz. Aslında bize göre zaten şu “Kovid-19” tüm dünyada olduğu gibi, savaş ve barış arasındaki seçimde ülkemizde özellikle de genç nesilde yaptı yapacağını. Zira o basma kalıp keskin algıları yaratan savaş çığırtkanları boşuna çabalayıp bocalıyorlar; “genel durum” özellikle tüm dünyada, hele sayılarının gittikçe arttığına inandığımız o yukarıda belirttiğimiz insan sevgisiyle dopdolu, sorgulayan, vicdanı-fikri-irfanı hür “özgür bireylerin” oluşturduğu bilim yanlısı, demokrasi aşığı, yenilikçi, konuşan çağdaş GENÇ NESİLLER dikkate alındığında, “kalıcı bir barış” lehinde çoktan değişmeye başladı bile. Soğuk Savaş yıllarını bitiren o ünlü “Berlin duvarı” çatırdarken ve de yıkıldıktan hemen sonrasını iyi hatırlıyoruz; yine aynen böyle olmuştu. İşte “Kovid-19 ve sonrası” ile oluşmakta olan çoğu gençlerin şekillendireceği “yeni dünya düzeni” ve insanoğlu, belki de o son “savaş duvarını” da yıkıyor olabilir … Söylemedi demeyin!  

Güzel Günlere… “19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun” …



[1] İslam fıkıhına göre, Müslüman olmayan bir hükümdarın egemen olduğu yerler ve Müslümanlarla gayrimüslimler arasında henüz barış akdedilmemiş olan memleketler İslam hukukunda Darülharb sayılır. Buna göre, dünya Darülharb ve Darülislam olmak üzere ikiye ayrılır (Vikipedi).
[2] Tamamına yakını hali hazır CHP Parti Programından alıntıdır.
[3] 2012 yılında yayınlanmış AK Parti 2023 Siyasi Vizyonunun (Yukarıda parantezin dışında kalan bölüm) ve hali hazır yürürlükteki (2020) Parti Programının (Yukarıda parantez içindeki bölüm) her ikisinin ilgili bölümlerinden yapılan alıntıların birleştirilmiş halidir.
[4] Ataerkil: Erkeğin otoritesine dayanan bir toplumsal örgütlenme düzenidir. Erkeğin üstünlüğü fikri bu düzenin özünü oluşturur; hakimiyet erkeklerindir.