Gazeteciydi.

Ama aynı zamanda eylemciydi.

Hukuk-u Beşer adlı gazetedeki bir yazısında kendisinin Sosyalist olduğunu söylüyordu.

Kadın Haklarını ve insan haklarını savunuyordu.  Sıkı bir Hükümet muhalifiydi. Mücadeleciydi.  Vatanseverdi. İttihat ve Terakki’nin fedaisiydi. Fedai demek; Ölümü göze alan eylemci demekti.

Gerçek adı; Osman Nevres, diğer adı; Hasan Tahsin idi.

 

Paris’te, Sorbonne Üniversitesinde Siyasal Bilimler-Hukuk öğrenimi görüyordu.  İtalyanlar Osmanlı toprakları olan Trablusgarp’ı işgal edince Mısırlı öğrenci arkadaşı Şeyh Dayef ile birlikte Paris’te mitingler düzenlemeye başladı. Ailesi İstanbul’daydı. İstanbul’da bıraktığı aşkından mektup geldi. Aşkı Jale idi. Ancak bu son mektuptu. Ayrılmışlardı. Aşkını kalbine gömdü.

 

Bir tatil gününde, İsviçre’nin Neuchatel şehrinde okuyan arkadaşı Osman Suavi Kökmen’i ziyarete gitti. Birlikte Olimpiya sinemasına gittiler. Biletleri aldılar ve en ön sıralara oturdular. Işıklar söndü.Tok ve uzun bir gong sesinden sonra film başladı. Ancak filmden önce, Libya’dan Türk-İtalyan savaş görüntüleri verdi. Ancak bu görüntüler Türkleri aşağılayan bir propaganda filminden ibaretti. Hasan Tahsin ve arkadaşı bu durumu şaşkın bir şekilde izlerken perdede birden “Vive I’talia. A bas les Turcs!” yazısı belirdi. Perdeye bakan Hansa Tahsin gözlerine inanamadı. Bu yazının Türkçesi “Yaşasın İtalya, aşağılık Türkler” şeklinde idi. Bu yazıyı gören Hasan Tahsin dayanamadı. Karanlık sinemada belinden tabancayı çıkardı, çekti ve tetiğe basarak tüm kurşunları sinema perdesine boşalttı. Sinema salonu birden karıştı. Seyirciler şoka uğradı. Çığlık çığlığa kaçıştı. Ve o Türk genci salonda kaçışan insanlara şu sözlerle seslendi;

-“Yalan, yalan, yalan. Yanlış gösteriliyor. Gerçekte kahraman Türklerdir” dedi.

 

Yine Neuchâtel’de idi.

Bir kafede, arkadaşı ile otururken bir genç geldi. Masalarına bir kart bıraktı. Uzandı, karta baktı, kart ilginçti. Arkasına bir haç almış Avrupalılar perişan haldeki Türk askerlerini kovalarken resmedilmişti. Türk bayrağı yerde yatıyor, kaçan askerlerin üstünde ise bir hilal asılı duruyordu. İşin özeti resimde haç hilali kovuyordu.  Kartı gören Hasan Tahsin hemen fırladı. Kartı dağıtan kaçmıştı. Ama yakaladı. Konuştu. Gencin bir kabahati olmadığını, bu işi ücret karşılığı yaptığını öğrenince bir daha böyle şeyler yapmamasını söyleyerek genci bıraktı. Geri kafeye döndüğünde İtalyan müzisyen kartı havaya kaldırmış, Osman Nevres’in damarına basıyordu. Osman Nevres zaten sinirliydi. Hal böyle olunca müzisyenin önündeki masayı kaldırdığı gibi kafasına geçiriverdi. Sonra yine karakolluk oldu, yine sorgu sual. Sonunda sınır dışı edildi. Fransa’ya gönderildi.

 

Ardından Osmanlı İmparatorluğunun işgal edildiğini duyunca İstanbul’a koştu geldi.

İzmir’e geçti. Hukuk-u Beşer gazetesinde yazmaya başladı. İşgale karşı durdu. İzmir’in işgalinden bir gün önce arkadaşı Yusuf Bey’e “önümüzde belki yıllarca sürecek bir mücadele var. Her ümitsizliğe düştüğünüzde beni hatırlayınız” dedi ve ertesi gün Yunan işgaline karşı ilk kurşunu sıktı.

Ve savaşı başlattı.

 

O kurşun sadece işgalcilere karşı sıkılmış değildi. Aynı zamanda Padişaha ve hükümete karşı da sıkılmıştı. Çünkü Padişah ve hükümet işgalcilere teslim olmuş, birlikte hareket ediyorlardı.

O kurşun ihanete,

Ve yüzyılların biriktirdiği cehalete karşı da sıkılmıştı.

Gazeteci deyince ilk aklımıza gelen Hasan Tahsin olmalıdır..

Gazeteciler ümitsiz olmamalıdır. Her ümitsizliğe düşüldüğünde Hasan Tahsin akla gelmelidir. Çünkü bir gazeteci sadece kalemiyle yazan değildir.

Muhaliftir, başkaldırandır.

Kralın çıplak olduğunu kralın yüzüne söyleyen,

Hasan Tahsin gibi gerektiğinde eylemiyle ülkenin fitilini ateşleyendir.

Diktatörlüğü yıkan,

Cehalete ve karanlığa kurşun sıkandır..

Gazeteci, devrimcidir..

Yaşayan ve yaşamayan tüm devrimci gazetecilere selam olsun...