Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AKP Milletvekilleriyle iftar buluşmasından iki cümle:

Birincisi, “Gelişmiş ülkelerin dahi sarsıntılar yaşadığı dönemden Türkiye'nin güçlenerek çıkması çok çok önemli başarıdır…”

 İkincisi, “Üzerinde durduğumuz ikinci husus, demokrasimizi güçlendirmek, hak ve özgürlükleri genişletmek, tek parti faşizmi devrinden beri bu ülkenin yaşadığı tüm mağduriyetleri ortadan kaldırmak olmuştur...”

Bu cümleler bana Çetin Altan'ın ünlendirdiği "Türkün Türk’e propagandası" deyişini anımsattı. AKP’li Cumhurbaşkanı AKP milletvekillerine AKP propagandası yapıyordu. Üstelik yaşamın gerçeklerine de ters düşüyordu…  

Ekonomideki sarsıntı bitmiş, Türkiye’den bundan güçlenerek çıkmış değil. Sarsıntı bütün sürüyor…

Geniş halk kitleleri temel ihtiyaçlarını karşılamakta dahi zorlanıyorlar. Sağlıklı beslenemiyorlar. Yeterince aydınlanmış, gereğince ısınmış olarak barınamıyorlar. Giyim ihtiyaçlarını erteliyorlar….

Ötesinde, demokrasi güçlenmesi de hak ve özgürler genişlemesi de inandırıcı bir söylem değil…  

Tam aksine… Türkiye’de devletin biçimi değişmiştir… Laik ve demokratik parlamenter düzen terk edilmiş, teokratik yapılı bir tek adam rejimine geçilmiştir.   

Bu rejimde demokrasimiz “çoğunluk yönetimi” olma özelliğini yitirmiştir…

Partili bir Cumhurbaşkanı seçiyoruz. Yürütmeyi tek başına o oluşturuyor. Yasamaya  ortak, yargıya egemen oluyor.

Bu düzende temel hak ve özgürlüklerden söz etmek için bedelini ödemeyi, açık anlatımıyla mağduriyet yaşamayı  göze almak kaçınılmaz...

***

“Tek parti faşizmi devri” olarak tanımlanmasına gelince…

Bu , tarihin çarpıtıldığı çarpıldığı, böylece Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş  yıllarının “faşist bir diktatörlük” olarak aşağılanmaya çalışıldığı bir tanımlamadır. İster istemez Atatürk’ü de o dönemin faşist diktatörleri  Hitler, Mussolini, Franco ve Salazar ile aynı kefeye koymaktadır.  

Tarih bunun doğru olmadığını, Atatürk’ün ve lideri olduğu tek partinin o faşist diktatörlere karşı Avrupa’nın barış ve demokrasi umudu olduğunu yazmaktadır…

Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasındaki, 1918-1939 yıllarını kapsayan 20 yıllık süreç, başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada köklü demokratik rejimlerin birbiri ardına çöktüğü, otoriter ve totaliter rejimlere dönüştüğü karanlık bir dönemdir.

Bunu biliyoruz. Ancak burada unuttuğunuz, bize unutturulan bir tarihi gerçek daha var. Bubu karanlığa karşı verilen mücadele ve bu mücadelede Cumhuriyet Halk Fırkası’nın yeri…

Avrupa’da yükselen totaliter dalga karşısında dönemin demokrasi yanlısı siyasi partileri “Radikal ve Benzeri Demokratik Partilerin Enternasyonal Birliği” adıyla örgütlenmiş, ilerici ve demokrat Avrupa idealini savunmuştur. İlk toplantısını Haziran 1925’te Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da yapan Enternasyonal,  Cumhuriyet Halk Fırkası’nı, tek parti olmasına karşın demokratik yapılı olduğu gerekçesiyle  üye olmaya çağırmıştır.  Cumhuriyet  Halk Fırkası da  Enternasyonalin 1927 Karlsruhe, 1931 Atina ve 1933 Sofya toplantılarına gözlemci olarak katılmıştır.

***

Cumhuriyet Halk Fırkası’nın tek parti olmasına karşın gerçekte demokratik yapılı olduğu çok sayıdaki siyaset bilimi ve tarih çalışmasında özellikle vurgulanmıştır…

Ünlü Fransız anayasa hukukçusu ve siyaset bilimcisi Maurice Duverger, siyaset biliminin önde gelen klasikleri arasında ilk sıralardaki Siyasi Partiler adlı eserinde, Cumhuriyetin ilk yıllarındaki  tek parti uygulamasının demokrasi yolunda bir aşama olduğunu, dönemin totaliter rejimlerinde egemen olan otorite savunusunun yerini, Türkiye’de “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” şiarıyla demokrasi iradesinin aldığını belirtmektedir.

Duverger’e göre, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın yapısında tek parti olmasına karşın totaliter bir yön bulunmamaktadır:

“Üyelik isteğe bağlı ve herkese açıktır. İhraç ve tasfiye mekanizması işletilmemektedir. Üniformalar, geçit resimleri ve demir disiplin yoktur… Parti içi demokrasi oldukça ileri düzeydedir… Resmen, her kademedeki yöneticiler seçimle iş başına gelmektedir. Uygulamada da bu seçimler, katılımcılık açısından çoğulcu sistemlerdeki partilerde olduğundan daha farklı değildir… Parti içinde muhalefet gelişebilmektedir. Böylece tek parti siyasal rekabeti ortadan kaldırmaksızın sınırlamış olmaktadır. Cumhuriyet Halk Fırkası dışında yasaklanan çoğulculuk, parti içinde serbesttir ve orada muhalefet benzeri işlev görmektedir.”

Atatürk’ün tek parti uygulamasını demokrasi yolunda önemli bir örnek olarak niteleyen Duverger “maalesef” diye yakınmaktadır:

“Türkiye örneği önemine yakışır bir ilgi uyandıramıyor…”

İngiliz tarihçi Eric Hobsbawm  da aynı görüştedir. İmparatorluk Çağı adlı eserinde dünya tarihçilerinin “katastrofik” ve “kaotik” dünya koşullarında Türkiye’yi yeterince anlayamadıkları ya da fark edemedikleri belirtmektedir:

“Bunun nedenlerinden biri yanı başında bir başka devrimin, 1917 Rus Devrimi’nin dünyayı sarsmasıdır. Oysa Türk Devrimi’nin tarihsel sonuçları büyüktür… Cumhuriyet Türkiye’si dünya tarihi yazımında gölgede kalmayı hak etmemektedir.”

1983-1986 yıllarında Fransa’da üniversitelerden sorumlu bakan olan Roger-Gerard Shwartzenberg, Siyaset Sosyolojisi adlı ders kitabında, 1923-1946 yıllarında Türkiye’nin tek parti ile yönetilmesine karşın totaliter bir ülke olmadığına, tek parti uygulamasının çoğulcu demokrasiye geçişte bir okul işlevi gördüğüne, bunun ender bir örnek olduğunu kaydetmektedir.

Fansız tarihçi Pierre Milza  da Kemalist düzenin sağcın totaliter yapılardan farklı olduğu na işaret etmektedir. Kemalist tek partinin geniş halk katmanlarına yaslandığını, bu nedenle faşizmde olduğu gibi kitleleri paramiliter örgütler aracılığıyla disiplin altın almaya gerek duymadığını belirten Milza’ya göre Atatürk’ün barıştan yana çalışmaları da faşizmin dış politikadaki yayılmacılığıyla bağdaşmamaktadır.

1933-1950 yılları arasında Türkiye’de, İstanbul ve Ankara Hukuk Fakültelerinde davetli öğretim üyesi olarak görev yapan Prof. Dr. Ernst E. Hirsch Anılarım adlı kitabında, Türkiye’de tek parti döneminin diktatörlük değil, bir parlamenter demokrasi olduğunu, TBMM’ni Alman Rayh Stag’ı ve Doğu Berlin’deki Volkkskammer ile karşılaştırarak ortaya koymaktadır:

“TBMM üyeleri tek bir parti mensubu oldukları halde, Hitler döneminin Alman Rayh Stag’ı gibi, ya da Doğu Berlin’deki Volkshammer gibi, politik nüfuzu sıfır olan bir ’evet efendimciler’ topluluğu değildi… TBMM pek çok değişik, hatta birbirine zıt akım ve menfaatlerin çarpıştığı, enine boyuna tartışıldıktan sonra bir denge sağlanan bir arenaydı. Bu niteliğiyle tek parti sistemi Türkiye’deki işleyiş tarzıyla hiçbir şekilde peşinde maiyeti olan bir ’Führer’ devletine benzemiyordu…

***

Cumhuriyetin kurucu tek partisinin totaliter ve faşist rejimlere karşı dönemin demokratik direniş cephesine davetinden sonra bugün gelinen nokta nedir? Demokrasi güçlenmiş midir?

İyisi mi ben size, The Economist Dergisi'nin kardeş kuruluşu olan The Economist Intelligence Unit’in demokrasi endeksinde Türkiye 10 üzerinden aldığı  4,09 puanla “hibrid (yarı otoriter) demokrasi”  olarak 167 ülke içinde 110’uncu sıraya kadar gerilediğini anımsatayım, noktamı da yoruma gerek kalmadan koymuş olayım…