ABD Başkanı Biden şaşırtmadı. 1915 olaylarıyla ilgili açıklamasında soykırım safsatasını yineledi.  

AKP iktidarının bu konudaki vurdum duymazlığı Biden’ın cesaretini artırmış olmalı.

Bir an için düşünün. Biden’ın ağzının payı geçen yıl anlayacağı dilden yanıt verilmiş olsaydı, bu yıl bu kadar rahatlıkla saçmalayabilir miydi?

Türkiye’nin bunu yapmaya hakkı hem de gücü var.

Hakkı var… Çünkü, tarihi ve hukuki gerçekler soykırım iftirasının hiçbir maddi temelinin bulunmadığını ortaya koyuyor. Haklılığımız uluslararası yargı kararlarınca tescil edilmiş bulunuyor.  

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Fransa Anayasa Komisyonu ve İspanya Anayasa Mahkemesi… “Ermeni soykırımı yoktur” demenin yasayla yasaklanmasını ve bunu diyenlerin cezalandırılmasını “düşünce özgürlüğü ihlali” saydılar.

AİHM ayrıca Ermeni iddialarının “inkâr edilemez bir gerçeklik olarak genel kabul gördüğü” savını da bir algı yaratma operasyonu olarak değerlendirdi ve reddetti…

Türkiye’nin haklı nedenleri yanında sözünü dinletebilme gücü de var. Yeter ki bu gücünü kullansın ya da kullanabilsin…

1981 yılında dönemin ABD Başkanı Reagan bir konuşmasında “soykırım” dediğinde bu yapılmıştı. ABD’nin Türkiye’de yararlandığı askeri kolaylıkların askıya alınabileceği konusunda uyarılmıştı.

Bunun yaşanmışlığı da vardı. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı ve afyon ekimi yasağının kaldırılması üzerine ABD’nin uyguladığı silah ambargosuna dönemin Ecevit ve Demirel Hükümetleri ABD üslerine Türk bayrağı çekerek karşılık vermişti.  ABD de ambargosunu sonlandırmak zorunda kalmıştı.

Reagan Türkiye’nin haklılığına inandırıldı mı, bilemiyorum. Ancak, soykırım ifadesini bir daha ağzına almadı, alamadı.

AKP iktidarı Biden’a böylesi bir tepki göstermedi. Sadece “kırıldık” denildi. Kamuoyuna da yüz yüze görüşünce gereğinin yapılacağı söylendi. Ancak yüz yüze görüşmede konu gündeme dahi gelmedi. “Hamdolsun” denilerek geçiştirtildi.

Bu yıl da Biden hiç uyarılmadı. Biden’ın “soykırım” safsatasını ikinci kez kullanarak, deyim yerindeyse ABD’nin resmi dış politikasına dönüştürmesine seyirci kalındı.  

Oysa, Rusya-Ukrayna savaşıyla elde edilen kozlar vardı. Biden’a bu kozları göstererek, 24 Nisan’da diasporayı mı yoksa NATO dayanışmasını mı tercih edeceği sorulmalıydı. NATO dayanışmasının aynı zamanda din temelli ırkçı önyargılardan arınıp hukuki ve tarihi gerçeklerle yüzleşmek olduğu da kendisine anlatılmalıydı…

***

Soykırım iddialarıyla ilgili hukuki ve tarihi gerçekleri kısaca anımsayalım…

Öncelikle, soykırım hukuki bir kavramdır. Birleşmiş Milletler ’in (BM) 1948 BM Soykırım Sözleşmesi ile «uluslararası suç» olarak düzenlenmiştir.

Soykırım, sözleşmenin 2. maddesinde “ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu, kısmen ya da tamamen ortadan kaldırmak” amacıyla yapılan eylemler olarak tanımlanmıştır.

3. maddede bu eylemlerin planlı ve kasıtlı olması gerektiği, 4. Maddede de soykırım suçlamasının bir ülkeye ya da ulusa değil eylemleri planlayan ve kasıtlı olarak gerçek kişilere yöneltileceği belirtilmiştir.  

Sözleşmenin 6. maddesinde de soykırıma ancak yetkili mahkemelerin usulüne uygun yargılama ile karar verebileceği özellikle vurgulanmıştır.

Okuduğunu anlayabilenler, altında ülkelerinin imzası olan BM Soykırım Sözleşmesi uyarınca, tarihteki ya da güncel bir olayın mahkeme kararı olmadan soykırım diye yaftalanamayacağını biliyor olmalılar.  

Bu konuda Avrupa Adalet Divanı’nın bir kararı da var. Ermeni soykırımı konusunda yetkili mahkeme kararı olmadan parlamentolarda tanınmasını “siyasi nitelik taşıyan, hukuki alanda hiçbir geçerliliği bulunmayan bir adımdır” ayıyor ve hukuk önünde geçersiz kılıyor.  

Öyle anlaşılıyor ki, 1915 olayları için soykırım saçmalığında ısrar eden Biden’ın da bu gerçeğin farkında.

Tunca Bengin Milliyet gazetesindeki 22 Nisan 2022 günlü yazısında, Biden’ın BM Soykırım Sözleşmesi’nin bağlayıcı “yetkili mahkeme” hükmünü bidiğini kendi ağzından belgelendirdi.

Biden, iki hafta önce Rusya’nın Ukrayna’da yaptıklarını “soykırım” olarak tanımlarken bakın ne diyor:

“Bu olayları uluslararası açıdan da benim gördüğüm gibi olup olmadığına, hukukçular karar verecek.»

1915 olaylarını soykırım olarak tanımlayan, hatta bu çarpıtmada ABD ile yarışan Fransa Cumhurbaşkanı Macron da, “Putin Ukrayna’da soykırım yapıyor mu?” sorusunu, “Soykırım sözcüğü politikacılar tarafından değil, hukukçular tarafından nitelenmelidir” diye yanıtlıyor. Bir de, Biden’a gönderme yapayım derken hiç utanmadan “soykırım” gibi tanımlamaların dikkatli kullanılması gerektiğini  belirtiyor.

İnanılması ve açıklanması imkânsız bir çifte standart, ikiyüzlülük…

Bu konu öncelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından gündeme alınmalı,  Biden ve Macron dünya kamuoyu önünde, “Madem siz soykırıma yetkili mahkemeler karar verir diyorsunuz, 1915 olaylarının soykırım olduğuna ABD Başkanı, Fransa Cumhurbaşkanı olarak kendinizi yetkili mahkeme yerine koyup nasıl hükmedebilirsiniz” diye teşhir edilmeliydi.

Bu fırsat değerlendirilmedi. Sadece Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu, o da kendi kendine hayıflanmakla yetindi. Yakınması, Dışişleri Bakanlığı’nın sıradanlaşan kınama açıklamasına dahi yansıtılmadı…

***

Birinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Anadolu'da yaşananların   hiçbir hukuksal dayanağı ve tarihsel gerçekliği olmadığı halde soykırım olarak yaftalamaya çalışılması, sadece kınanarak geçiştirilecek bir olay değildir. İki yüzlü bir çifte standart olmanın da ötesindedir.

Bu, din temelli ırkçı önyargılardan beslenen Türk düşmanlığı odaklı bir emperyalist projedir. Tarihsel kökleri de 200 yıl önce, Amerikalı misyonerlerin Anadolu’ya doluşmasına kadar uzanmaktadır.

Misyonerlerin Ermenileri Protestanlaştırma çalışmaları kısa sürede siyasi bir içerik kazanarak ABD’nin tarihteki ilk denizaşırı operasyonuna dönüşmüştür.

Buna göre, Protestanlaşan Ermenilerin Rusya ile mezhep bağları kopmuş olacaktı. Böylece hem Osmanlı’dan hem de Rusya’dan ayrı, bağımsız bir ulus oldukları vurgusuyla Ermeni milliyetçiliği yükseltilecek, Amerikan mandasına alınacaklardı.

Hınçak ve Taşnak çeteleri bu amaçla ABD’nin Sivas, Erzurum ve Elazığ’da açılan konsolosluklarında örgütlendiler. Birinci Dünya Savaşı’na kadar yaşanan 40 kadar isyanda Osmanlı Devleti’ne karşı savaştırılan militanlar da misyonerlerin açtığı yüzlerce kilise ve okullarda eğitildiler.

Projenin nihai hedefi Türklerin Balkanlardan sonra Anadolu’dan da kovulmaları, Anadolu’nun doğuda Ermenistan, batıda Yunan, kuzeyde Pontus devletleri kurularak Hristiyanlaştırılmasıydı.

Birinci Dünya Savaşı ile bu hedef açıkça ortaya çıktı. İngiltere Başbakanı Lloyd George Sevr’i “Türkleri Anadolu’dan söküp atarak bir insanlık borcunu yerine getirdik” diye kutsarken, ABD Başkanı Wilson’un değerlendirmesi “Türkler Avrupa’da çok uzun zaman kaldılar, oradan tamamen temizlenmeliler” biçimindeydi…

***

Kimse komplo teorisi olarak dudak bükmesin. Biden, Türk ulusunun Atatürk’ün öncülüğünde yırtıp attığı bu emperyalist projeyi tarihin çöp sepetinden çıkartmaya soyunmuştur. Geçen yılki saçmalamasında İstanbul yerine Konstantinopolis diyerek Yunanistan’a, bu yılki saçmalamasında da geleceği birlikte kuracağız diyerek diasporaya göz kırpması tesadüf değildir.

Biden din temelli ırkçı önyargılarını güncel siyasete dönüştürmektedir.

Önyargılar hastalıklı bir siyasi kültürün, hatta "siyaset" kavramının kendisini tehdit eden bir hastalığın belirtisidir.

Bu hastalığın adı faşizmdir, ırkçılıktır.

Hastalığı yayan virüs, Biden ile yeni bir mutasyona uğramış, “Hitler’in hayaletine” dönüşmüştür. Türkiye’de de cehaletlerinin cesaretleriyle vicdan fetişizmi peşinde koşan kimilerini etkilemeye başlamıştır.

Hastalığın tedavisi Türkiye’nin tarihi sorumluluğudur. Tedavinin ilk adımı da devletimizin en tepe noktasından başlayarak sessizliğini bozması ve haklılığımızı tarihi ve hukuki belge ve bilgileriyle dünya kamuoyuna anlatacak bir seferberliği başlatmasıdır.

Seferberliğin yurt içi ayağı da ihmal edilmemeli, bu konudaki ilgisizliğimiz ve bilgisizliğimiz aşılmalıdır. Ege, Kıbrıs, terörle mücadele ve sınır aşan sular gibi her ortamda karşımıza çıkarılan sorunlarla birlikte Ermeni sorununun eğitim müfredatına alınmasının zamanı çoktan gelmiştir.