11 Eylül saldırılarının 20. yıldönümüne ABD emperyalizminin yıkılışını izlerken girdik. Uzun yıllar tek ayağı çukurda giden fakat Biden hükümetinin elinde tam anlamıyla rezilliğe dönen Afganistan işgali bize ABD emperyalizminin başarısız tablosunu bir kez daha gösterdi. Ancak 11 Eylül sebebiyle 2001 yılına ait görüntüleri izledikçe olayın yarattığı kültürel sonuçların benzerlerine bugün de rastlanmanın mümkün olduğu ortada.

Medyanın savaş propagandası

Dönemin ABD’li Orgenerallerinden Wesley Clark 11 Eylül sonrası olanları anlattığı bir konuşmasında kan kondurucu ifadeler kullanıyordu. Pentagon’daki komutanlardan biri ona Irak’ı işgal edeceklerini söylemişti. Clark şaşkınlığını gizleyememiş saldırılarla ya da El kaide ile Saddam Hüseyin’in bir bağlantısının keşfedilip keşfedilmediğini sormuştu. Aldığı cevap ise “yeni bir gelişme yok” olmuştu.

“Peki neden savaşa gidiyoruz?” diye sordu Clark. Komutan ona “bilmiyorum” dedi. “Ordumuz yeterince güçlü, görevi başarabiliriz” diye ekledi. Birkaç hafta sonra aynı komutan elinde Savunma Bakanlığı’ndan gönderilmiş birkaç kağıtla Clark’a geldi. Clark ona “Daha hala Afganistan’ı bombalıyoruz, bir de Irak’a mı saldıracağız?” sorusunu yöneltmişti. Komutan belgeleri ona gösterdi ve dedi ki; “ Kötüsü de var, önümüzdeki 5 yıl içinde 7 ülkeyi devireceğiz. Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Somali, Sudan ve İran’la bitireceğiz” diye ekledi.

Yani ABD, değil halkına kendi komutanına dahi anlatamadığı savaş planları vardı. Bu planlar sonunda ABD halkının bir kazancı olmayacağı gibi binlerce askerini kaybedecek, vergilerini boşa akıtacak ve dünyanın başka bir ucunda kapanması zor vicdanı yaralar açacak ve tüm dünyada ABD karşıtlığını daha da arttırdı. Peki bu kadar anlatması zor çılgın planlar nasıl ABD halkını ikna etmişti?

Bir düşünün, bir Amerikan filmi izlediğinizde vurgu hep aynıdır. Doğunun devlet propagandası vardır, batının ise özgür medyası. Batılı gazeteciler doğruyu kovalarken doğulular devlet propagandası için yalan söylerler.

11 Eylül sonrası ise öyle bir hava vardı ki, ABD medyası savaş propagandasından geçilmiyordu. Yıllardır süren, bugün de liberallerin göz bebeği Saturday Night Live isimli eğlence programı Müslümanlara yapılacak ekstra kimlik kontrollerini savunuyordu. CNN gibi merkez medya kanalları ulusal güvenlik bahanesiyle getirilen insanların kişisel haklarını hiçe sayan “Patriot Act” gibi yasaların gereğini vurguluyorlardı. Ünlü talk show sunucusu Oprah Winfrey programında şahin siyasetçileri ağırlıyor, sabah akşam savaş propagandası yapıyordu.

Yani Batının “özgür” medyası sebebi açıklanamayan savaşların savunuculuğunu üstlenmişti. O medya kuruluşlarının çalışanları bugün hala aktifler. Televizyonlarda azınlık hakları gibi konuları keyifle tartışıyorlar. Bazıları hiç böyle çalışmalar yapmamış gibi savaş karşıtı davranıyor, bazılarıysa kaldığı yerden günümüz siyasetine uygun bir biçimde devam ediyor.

Tabii bu eleştirim medyanın tamamına değil. Bugün ABD emperyalizminin kirli yapısını görmemize biraz da şu an bile sesi kısılmaya çalışılan batılı gazeteciler sebep oldu. Vietnam savaşından Irak’a, Afganistan’dan Suriye’ye birçok skandalı bu sayede öğrendik. Ancak sorun şu ki, medya kuruluşlarının büyük kısmı ABD hegemonyasının devamını sağlamak için harıl harıl çalışıyorlar. Daha bugün Times gazetesinde “Batı dış müdahaleleri bırakırsa diktatörler kazanır, bu yüzden dünyanın jandarmaya ihtiyacı var” gibisinden yazılar yazılabiliyor.

Emperyalizmin değişen sözlüğü

Günümüze geldiğimizde benzer bir ortamın oluştuğunu söylemek mümkün. Ancak kullanılan terimlerin değiştiğinden bahsedebiliriz. Artık ABD emperyalizmi 3. Dünya ülkelerine demokrasi değil azınlık hakları götürüyor. CIA’nın Wikileaks tarafından sızdırılan raporlarında Afganistan işgalini toplumda haklı gösterebilmek için “kadın haklarının” kullanılması üzerine raporlar var. Güney Amerika’da darbeler tezgahlanırken sol hükümetlerin LGBT konusunda ön yargılı olduğu ve bu yüzden değiştirilmeleri gerektiğine vurgu yapılıyor. Hatta bu ülkelerdeki çeşitli gruplara (ve sanatçılara) bu tarz politik söylemleri arttırmaları için maddi yardım yapılıyor.

Tabii bunun gibi ülkelerin kimlik meselelerinde ön yargılarını çözmemeleri emperyalist güçler karşısında yumuşak karna dönüşüyor. Buralarda yaşayan insanların yaşam şartlarını ve hak sorunlarını anti emperyalist olmak adına görmezden gelmek ilkeli bir davranış olmaz. Ancak tüm bunların istismar edildiği de bir gerçektir.

Amerikalıların kendi ülkeleri içinde de bu değişen lügat aktif bir rol oynuyordu. 6 Ocak kongre binası baskını ABD’nin yeni 11 Eylül’ü oluvermişti. Medya ortalığı galeyana getirmiş, 200-300 kadar çılgın Trumpçının kapıyı açık bulmasını “darbe” olarak nitelendirmişti. Bir anda Patriot Act benzeri yasalar konuşulmaya başlandı. 5-6 ay içinde hem internet kontrolü hem de kişisel hakların vurgusu “beyaz üstünlükçü dil” olarak anlatılıyordu. Artık “terör” tehdidi gitmiş, “ırkçı” tehdit gelmişti.  Bu süre zarfında çeşitli operasyonlar yapıldı. Bir sürü gözaltılar oldu. Trump darbe teşebbüsünün baş ismi olarak görüldü.

Tabii soruşturmalar bitince işin öyle olmadığı ortaya çıktı. Ortada darbe amaçlı bir organizasyon yoktu. Medyanın köpürttüğü cinayetler aslında gerçekleşmemişti. Olay sırasında ölenler Trump yanlısı protestoculardı. İşin başını çeken Proud Boys ve QAnon gibi grupların liderlerinin ise FBI muhbirliği yaptıkları belli olmuştu.

Peki Neden bu kadar yaygara yapıldı?

Çünkü bu dönemde ABD’nin küresel rakiplerinin muhafazakar gruplara ciddi manipülasyonlarda bulundukları biliniyordu. ABD devleti sosyal medya ve tüm iletişim kaynaklarıyla ortak çalışarak Trump başta olmak üzere bu dış kaynaklara müdahale etmek durumundaydı. Çünkü 60 senedir kendi yaptığı emperyalist eylemler bu sefer kendisine yapılıyordu. 6 Ocak olayı büyük oranda provokasyon olsa da sosyal medya kontrolü için büyük bahane oluşturdu. “Devlet onaylı” olmayan fikirler rahatça sansürlenebilir hale geldi. Covid-19’dan, dış politikaya, işçi haklarından kimlik meselelerine birçok tartışma “şucu, bucu” fikirler olarak işaretlendi ve yasaklandı.

Ancak Trump gidince anlaşıldı ki ABD emperyalizm oyununda epey geri kalmış. Biden hükümetinin bununla ilk ciddi yüzleşmesi ise 20 yıllık yatırımlarının çöpe gittiği Afganistan’da gerçekleşti. ABD Trump’ın gitmesine rağmen kutuplaşmayı bırakmayan iç siyasetini bir arada tutarken emperyalist saldırılarını başka cephelere kaydırmaya çalışacak. Ne kadar başarılı olacaklar göreceğiz. Haftaya başka bir yazıda görüşmek dileğiyle, iyi hafta sonları efendim.