Geçtiğimiz birkaç yıl, ülkemizde üretilen ya da yurtdışından gelen içerik sansürlenmesini engellemeye çalışmakla geçti. Özellikle son günlerde Netflix ve sunduğu içerikler epeyce gündem olmuş vaziyette. Netflix içeriklerine tepki sadece Müslüman ya da muhafazakar ülkelerle de sınırlı değil. Şimdi sizden ricam, yazıyı okumadan önce ülkemizdeki sansürü, muhafazakarlığı ve yabancı içerik üreticilerine bu nedenlerle oluşan tepkileri kısa bir süreliğine unutmanız. Çünkü bu yazıda sanatın ileride daha liberal bir Türkiye’de karşılaşması muhtemel bir tehlikeyi konuşacağız.

“Tokenizm” gölgesinde popüler kültür

Benim gibi 90’larda doğmuş okuyucular Cnbc-e’de haftasonu kuşağındaki “Avatar, The Last Airbender” dizisini iyi bileceklerdir. Muhtemelen bir jenerasyonu elinde büyütmüş, yetişkin olarak izleyince daha da etkileyici olan bir çizgi diziydi. Aslında kendisi bir animeydi, batılılar tarafından yapılsa da Asyalıların çizim teknikleri ile yapılmış ve Asya kültürlerini konu almıştı. Dizideki her bir ulus, gerçekteki bir milliyeti temsil ediyordu. Hava Tibetlileri, Su Eskimoları, Ateş Japonları, Toprak ise Çinlileri temsil etmekteydi.

Netflix dizi üzerinden yürüyen nostaljinin gücünü farketmiş olacak ki, “live-action” (gerçek insanlardan oluşan) bir adaptasyon yapmaya karar verdi. Bu haber doğal olarak hayranları heyecanlandırdı ancak aynı zamanda da korkuttu. Batılı şirketlerin her şeyi Amerikalılaştırma sevgisi bu yapımı da lanetleyecek miydi? Ama bir de iyi haber vardı, orijinal çizgi dizinin yapımcıları projenin bir parçasıydılar. Artık ne ters gidebilirdi ki?

Netflix, kendisinden bekleneni yapmakta gecikmedi. Yapımcılar uzun süre geçmeden projenin başından ayrılmışlardı bile. Sebebi resmi olarak açıklanmadı. Ancak iddialar o ki, Netflix karakterlerin siyah beyaz Asyalı karışık olması gerektiğini dayatmış. Yapımcılar ise Asya kültürlerini işleyecekleri için bütün oyuncuların Asyalı olmasını istemişler. Anlaşamayınca projeyi terketmişler.

İşte bu gördüğünüz mesele Tokenizm’e güzel bir örnek. Tokenizm, 1977’de sosyolog Rosabeth Moss Kanter tarafından ortaya atılan bir kavram. Temsili az olan kimliklerin sembolik manada “ırkçı” damgası yememek için azınlıkları kurum ve kuruluşlara dahil edilmesi anlamına geliyor. İşin kötü tarafıysa başta Hollywood ve Netflix olmak üzere bütün eğlence dünyası bu hatayı yapmakta. Konuya daha popüler bir örnek ile devam edelim.

Star Wars’ın hakkında kitaplar yazılacak kadar rezalet son üçlemesinde (sevenler kızmasın ama durum bu) oynayan siyahi aktör John Boyega, geçen hafta verdiği bir röportajda bu konuya dikkat çekti. Star Wars evreninin son üçlemesi azınlık temsiline obsesyon derecesinde önem verip eski filmlerden daha çok ayrımcılığa imza atmayı başarmıştı. Dünya’nın en sıkıcı ve düz beyaz kadın başkarakteri, uyuşturucu taciri bir latino (şaka değil, gerçekten yaptılar bunu) ve espri yapıp sağa sola koşturmaktan başka işe yaramayan siyah yancısıyla bir uzay macerasındaydı.
Boyega, röportajda bir tek kendisinin sürekli ten rengiyle gündeme geldiğini ve yapımcı Disney’in bunu bir reklam aracına dönüştürdüğünden şikayetçiydi. Karakteri ilk filmde neredeyse başrolmüş gibi önemli sunulmuş sonra ise bir kenara atılmıştı. Hatta Çin’de yayınlanan posterinde kendi fotoğrafı iyice küçültülmüştü.
Boyega’nın deneyimi yüzlerce hatta binlerce Tokenizm örneğinden biri. Aklıma üçlemenin aksine çok beğenilen Star Wars dizisi Mandalorian’ın ilk bölümüne gelen tepkiler geldi. İlk bölümde hiç kadın oyuncu yoktu, bu nedenle bazı feminist fikir önderleri diziyi sosyal medyada parçaladılar. Halbuki dizinin neredeyse başrol kadar önemli kadın karakteri ikinci bölümde diziye katılacaktı.

Ama bunun bir önemi yok, çünkü artık oyunlardan filmlere bütün medyalar her kimlik tipinden sembolik olarak bir tane bulundurmak zorunda. Bu da sanatçılara kendileriyle bütünleştirdikleri iyi yazılmış karakterler yerine, not defterindeki “azınlık” kutucuğunu işaretleyecek zorlama karakterler üretmeye zorluyor. Bunun örneklerine popüler kültürde son yıllarda çokça rastladık. Ghostbusters, Ocean’s Seven, Birds of Prey, BBC’s Troy, Terminator ve Captain Marvel gibi. Hepsinin akıbeti de Box Office’de bir facia yaşamak oldu.


Oyuncu John Boyega

Eğlence dünyasına siyaset mi karıştı?

Şimdi gelelim daha da can sıkıcı bir tarafa. Bu konudan rahatsız olup ses çıkaran kitlelerin niyetlerine. Evet, içinde birçok kişi (belki de büyük çoğunluğu) gerçekten sanatçıların özgürce içerik üretmelerini ve azınlıkların reklam malzemesi edilmemesini istiyorlardı. Ama özellikle son beş yıldır arkasında toplanılan bir slogan var; “eğlenceme siyaset sokma”.

Bu slogan tartışmayı o kadar baltaladı ki, kimse meselenin derinine inemez oldu. Çünkü siyaset zaten her medyanın içindeydi. 50’lerdeki kaba erkek başroller de siyasi bir mesajdı. Her yıl piyasaya çıkan Pentagon’un asker toplama silahı olan bilgisayar oyunu “Call of Duty” de bir siyasi araçtı. Ya da soğuk savaş sırasında çekilen Rambo ya da Rocky gibi yüzlerce Amerikan filmi…

ABD’nin sağcıları konudan rahatsız olmaya kendi siyasi görüşlerine ters dayatmalar geldiğinde başladılar. LGBT karakter istemiyorlardı, siyahların çok fazla başrol almalarından haz etmiyorlardı.

İşte batı dünyası bu iki sayısı sınırlı grubun kavgasına sıkıştı kaldı. Bir grup bu tokenizm suçlamasını “siz azınlık görmek istemiyorsunuz” diyerek bir kenara atmaya çalıştı. Ancak azınlık ya da kadın başkarakter içermesine rağmen maddi açıdan son derece başarılı olmuş yapımları hiçbir şekilde açıklayamadılar, Wonder Woman ya da Alita Battle Angel gibi.

Peki bu bizim için neden önemli?

Türkiye’de bu tartışmalara ulaşmamıza daha çok var. Tamamı toplumsal normlardan oluşan televizyon dizilerinden başka bir şeyler üretebildiğimiz zaman belki tokenizmi daha rahat konuşabileceğiz. Ancak batı trendlerini kendimize uydurma hızımız göz önünde bulundurulduğunda, Amerikalılar gibi bitmek bilmeyen bir kültür savaşı içine sürüklenmemiz çok düşük bir ihtimal değil. Eskiden Türkiye’de bıyık şekline göre ideoloji belirlenirdi. Şu anda Amerika’da sevdiğiniz medyaya göre ideolojiniz anlaşılıyor. Joker filmini sevenler sağcı, (fakir beyaz adamın dertlerini anlattı diye beyaz üstünlükçü oluyormuş ne hikmetse) Disney tarafından feminist sembolü ilan edildiği için Captain Marvel sevenler de solcu oluyormuş. En azından eleştirmenler böyle buyuruyorlar.

Demem o ki, Türkiye’nin bir kez daha böyle kutuplaşacak enerjisi yok. Özellikle bu kadar saçma bir mesele üzerinden. Başta Netflix olmak üzere sosyal medya sansürü bu kadar gündemdeyken, biz en iyisi bu konuları çok da fazla deşmeyelim, olur mu? Haftaya Pazar başka bir yazıda görüşmek dileğiyle…