Dünyadaki servetin yüzde 82’si, nüfusun sadece yüzde 1’ini oluşturan küresel sermaye tekellerinin cebinde dönüyor.

Bu durumda geriye kalan yüzde 18 lik pay için dünyanın yüzde 99' u rekabet içinde diyebiliriz, yani kırıntıları kapışmakla meşgul...

Ki son yıllarda o kırıntıları da piyasadan çekmeye başladılar, geriye sadece hayaller kaldı, o hayaller de sizin kendi hayalleriniz değil sakın havaya girmeyin, hayalini kurduğunuz şeyler aslında temelde sahip  olmanız gereken  şeyler, peki bu eksikliği kim yaratıyor! Neden ve neyden mahrum bırakılıyorsunuz!

Günümüzde küreselleşme, globalizm adı altında ısıtılıp yeniden yedirilen kapitalizm, adı üstünde yani sermaye, sermayecilik...; 17. Yy sonu, 18yy başı yaşanan, İngiltere temelli başlayan sanayi devrimi, maalesef sömürü ve köle düzenini de yanında getirdi.

Tabii ki ilerlemek ve gelişmek insanın doğasında var, yoksa koca koca kayaları yonta yonta o tekerlekler neden yapıldı... Tabii ki bu gelişmeler yaşanmalı, fakat bu gücün insan emeğini sömürü haline gelmesi ve tekele toplanması ;... İşte mevzumuz bu...

Bu gelişmelerden geri kalmak ise sömürülmeye zemin hazırlayan ilk sebeptir. Ortadoğu ülkelerinin şu anki "Bi cacık olmaz" durumunun da açıklaması bu sebeptendir , küresel sermayeden payını almakta geciken Ortadoğu ülkeleri, dünya piyasasında hiçbir zaman söz sahibi olma hakkına da erişememiştir, matbaayı kabul etmemekle başlayan bu zihniyet, ancak 1900 lü yılların sonunda uyanmış, fakat iş işten de geçmiştir.

Yönetmen değil figüran roller için yer arayan ülkem ise, kendini seksenlerde verilen finansal umut bombardımanıyla başrolde sanırken, milenyumla birlikte dublör oyuncu olduğuna uyanmaya başlamıştır, zaten 200 yıl sonra küresel sermayeden pay edinme çabasında, yüzde 18' in ne kadarı payımıza düşer bir düşünün... Yüzde 82 zaten matbaa zamanı paylaşılmıştı  bile!

1900’ lü yılların başıydı, hala geç değildi, bir atak geldi emperyalizme kafa tutan, sömürü ve köle düzenine alternatif "insan odaklı sanayileşme modelini" de yaratan Mustafa Kemal Atatürk tarafından...

Tabii ki dünyanın gelişiminin gerisinde kalmak kabul edilemezdi , fakat bu gelişimin de bir köle ve sömürü düzenine dönüşmesi batının aksine kural değildi. Atatürk Kurduğu fabrikalarda kreş, emzirme odaları, tiyatro, kitaplık ve sinema salonu, müzik odası, hastane ve spor sahası alanlarını da ekleyerek, insana "üretirken tükenme" değil "hakettiği gibi gelişme fırsatı" da vermiştir . Sadece tekelin, gelişmesini değil, insanın da gelişimini ön plana almıştır Atatürk...

Peki sonra ne oldu ; ben şu anda zaten özelleşmeyen yani küreselleşmeyen bir fabrika veya üretim merkezi göremiyorum, hatta insanlar küreselleşti! fabrikada tiyatro salonu mu!? tuvalete bile kartla ve süreli gidilen bir sistemden bahsediyoruz şu an ... Nereden nereyeeee...

Gelelim bu halin ilişkiler üzerine yansımasına ...

Capital yani sermaye, capitalizm ise *sermayecilik demek : *sermayenin özele ait olması durumu, feodalizmden sonra pek bir çekici gelen umutlar dünyası... *Sermayenin ise herşey hatta insan bile olduğu sistem... Az maliyet yüksek gelir, az maliyet için her yol mübahtır başlıklı bilinç seviyesi, orantısız rekabet, yüksek kar, sözde ekonomik özgürlüğü olan halk, asosyal bireyselleşme akımı ( tek tek avlaması daha kolaydır çünkü), mülkiyet sahibi olma hakkı(ağza bir parmak bal çalmak...), içinde yüzerken büyük balığın küçük balığı yuttuğu  o okyanusu bile kurutan kapitalizm, “kendi kendinin yokedicisi”,  günümüzde küreselleşme adı altında ısıtılıp süslenip tekrar sunulan hap...

Neden şu an iliklerimize kadar bu sistemi rahatsızca hissediyoruz, hiç olmadığı kadar ağırlığı altında eziliyoruz... Ruhumuzun acısını yine reklam piyasasının ürünleriyle ilişkileriyle gidermeye çalışıyoruz, yani cellattan medet umuyoruz... ?! Çünkü şu an aksini, öteki türlüsünü bilemeyen bir neslin çoğunluğu var heryerde,,,30’larda da kapitalist sistem vardı ama şimdi kapitalizm artı(+) bu sistemin yetiştirdikleri de var; direkt sistemin içine doğup büyüyenler var... Her şeye rağmen önceden öteki türlüsü için direnen romantik, idealist, sosyalist bir kitle varken şimdi ise kapitalizm artı uyumlu kitle çoğunluğu var  yani ruhta hissedilen o baskı, bunaltı bu yoğun kitlenin sayıca ağırlığının daha da artmış olmasının etkisinden kaynaklı ...

Sevgiden yoksun herşeyin alışveriş olduğu, kar amaçlı ilişkiler artık doğal çünkü başka türlüsünü görmedi bu gençler ve ezber bozmadan, sözde bireyselleşip özgürleşerek, aslında bencilleşerek üretmeden sunulanı tüketerek içlerindeki boşluğu doldurmaya çalışan apolitik bir kitleyle yaşıyoruz artık... Marx'ın sevdiğim bir sözü var "özel mülkiyetin egemen olduğu bir toplumda insan ilişkisi ve kadın erkek ilişkisi de alış verişten öteye gitmez" der...Gitmez tabii,,, ruhtan, özden, kalplerin ısınıp yoldaş olmasından bahsetmek fantastik bir film senaryosu gibi artık gişesi yerlerde... E arz talep meselesi sonuçta, günümüz ortamı da zaten serbest piyasa(!)

Mevzuya uygun film önerim ise tam bir klasik : “Modern Zamanlar” ; ( Şarlo)  Charlie  Chaplin’ in  yönetmeni olduğu ve başrolünde de kendisinin oynadığı  1936 yapımlı romantik komedi filmi...1929 global ekonomik kriz dönemini kara komedi tarzıyla muhteşem işleyen akıllardan çıkmayacak bir başyapıt... “ The Great Dictator”, “ City Lights”  ve “ The Kid” ise bonus film önerilerim olsun yine Şarlo ‘ dan... İyi Seyirler...

Klinik Psk. Nilgün SALTAŞ

twitter adresi: @nilgun_saltas, instagram: nilgunsaltaspsikolog