Hem tasavvufi düşüncede hem de psikoterapistler için insanın kendini bilmesi çok önemli bir yeterlilik düzeyidir. Tasavvufun amacı beşerin kendini tanıması, insan-ı kamil yolda ilerlerken nefsini eğiterek dünyadaki uykusundan uyanıp insan olarak uyanarak hakikate ulaşması ve ana kaynağındaki yaratıcısıyla bir ve bütün olmasıdır. Psikoterapi ise, psikolog ve psikiyatristler tarafından uygulanan, ruh sağlığını iyileştirme amaçlı geliştirilen tedavi edici bir terapi yöntemidir. Zihinsel ve duygusal sorunları olan hastaları çeşitli tekniklerle sağaltmayıyani iyileştirmeyi amaçlar. Tasavvufu bir tür psikoterapi yöntemi olarak ele almamakla birlikte, psikoterapi ile arasında ortak yönlerini ve amaçlarındaki bazı benzerlikleri de vurgulamak gerekir, çünkü iki sistem de insanın kendini tanıması, bilmesi ve farkındalığını kazanarak hayatındaki anlam boşluklarını gidermeyi de amaçlar.

Terapist danışanına ruhsal çıkmazlarını çözme konusunda yardımcı olurken tasavvuf ilmindeki, ilmi öğreten mürşid, müridinin hayatının anlamını ve yaratılışına bir neden bulmasını sağlar. Mürşidin yeterliliği; kendini bilme yetisini kazanmış olması şeklinde oluşurken, psikoterapistte aranan özellikler; akademik yeterlilik ve klinik tecrübesidir. Delphi’ deki Apollo tapınağında yazan “ Kendini bil” söylemi hem tasavvufta, hem de ruh sağlığında önemli bir mihenk taşıdır ve danışandan beklendiği gibi aynı şekilde psikoterapistin de kendini bilme yetisine sahip olması beklenir ki karşısındakinin kendini bilme yolculuğunu aydınlatabilsin. Yunus Emre’nin “sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır” , Mevlana’ nın” hamdım, piştim, yandım” deyişlerinin özünde de yine konumuz olan insanın ister terapist olsun , ister danışan olsun, önce kendini bilme yetisine ulaşması gerektiği vurgulanmıştır.

Psikoterapi, zihinsel ve duygusal bozukluğu olan hastalarda dengeyi sağlamak, duygusal çatışmaları çözümlemek, ileride bu çatışmalarla tek başına başa çıkma yetilerini edindirmek ve kişiler arası ilişkileri iyileştirmek için uygulanan yöntem ve tekniklerdir. Batıda gelişmeye başlayan ve ortaya çıkan psikoloji bilimine benzer olarak, Doğu’ nun da kendi kültürüne göre yüzlerce yıl önce geliştirdiği tasavvuf anlayışı bulunmaktadır. Psikoterapi 18.yy itibari ile oluşmaya başlarken, tasavvuf kültürü 1400 yıl öncesine dayanır. Tasavvufta kişi kendini tanıma yoluyla yaratıcısına kavuşma amacını güderken, psikoterapide de kişiye kendini tanıyıp farkındalığını kazandırarak problemleriyle başetme yolu açılır. Tasavvuf da psikoloji gibi fiziksel ve bilimsel olanı kabul eder ama ek olarak manevi ve ruhsal olana yani metafizik konusu kapsamına giren olgulara da doğal olarak ağırlık verir.

Tasavvuf en değerli hakikate ulaşma yollarından biridir. Bu yolu benimseyip yürüyen kişilere de Sufi denir. Sufi Arapça’da yün anlamına gelmektedir. Sufi kişilerin çoğunlukla yün hırka giymelerinden ötürü bu yola kendini adayanlara bu isimle hitap edilmektedir. Diğer dinlerde de hakikate ulaşma yolu olarak benzer yöntemler vardır; Yahudilerin Kabala öğretileri vardır, Hristiyanlar’ da Ruhbanlık Okulu ,Budizm’ de Nirvanaya erişme çabası, İslamiyet’ te ise Tasavvuf yolu ; insanın kendini bilerek, tanıyarak hakikate ulaşmasını sağlayan yollardır.

Tasavvuf manevi olarak kendini arındırarak hakikate ulaşma amacının öğreticisidir. Bu yol içersinde insan kendini tanır, idrak seviyesini yükseltir, nefsinden ve nefsinin kötücül etkilerinden arınır ve böylelikle yaratıcısının yüceliğine layık olacağını ve onunla bir olacağını düşünür. Aynı zamanda bu yolu yürümek için gereken yaşayış biçimi de, insanı ahlaki olarak arındırıp, ruhsal olarak ve idrak olarak da yükseltmeyi amaçlar. İnsanın kendini tanımasını, yaşam amacını anlamasını, farkındalığını arttırmasını, kişisel algılarını genişleterek evrensel algıya tekamül etmesini amaçlar. Tıpkı psikoterapinin insanın bilinçdışını anlamlandırmaya odaklanması gibi tasavvuf da kişinin kendi bilincinin ötesindeki bilinci yani hakikati aydınlatmasını amaçlar.

Psikolojinin ilk ekollerinden olan davranışçı ekol insan davranışlarını sadece gözleme dayanarak inceleyerek psikolojinin soyut bir bileşeni olan ruh kavramından uzak durmuştur.Sonrasında gelişen psikoanalitik ve hümanist ekollerle psikoloji bilimi pozitif bir bilim olmakla birlikte insana ait soyut kavramları da bilimsel olarak inceleme ve araştırma yoluna gitmiştir. 19.yy itibariyle pozitif bilim olarak ortaya çıkan psikoloji alanı, insanı, davranış ve duygularını inceleyip, araştırıp anlamlandırmayı amaçlamaktadır. İnsana yaklaşımı ve bakış açısı zaman içinde değişen psikoloji bilimi ilk ortaya çıkışındaki davranışçı akıma ek olarak insanı, çevre ve kalıtım değişkenleriyle de inceleyip değerlendirmeye başlamış böylece de inancın insan psikolojisini etkilediğini düşünen hümanist ekol ve insanın anlam arayışını konu alan varoluşçu ekol ve varoluş krizlerine çözüm bulmaya çalışan insanın psikolojik açılımları incelenmiştir.

Tasavvufta rastlanan insanın kendini bilmesi ve bütünlüğe ulaşma çabasını içeren öğretilerin psikoloji alanındaki bireyselleşme ve anlam arayışı ve kendini gerçekleştirme ile benzerlikleri apaçık görülmektedir . İnancın hayatın anlamı konusundaki yeri ve açıklayıcılığı, insanın kendini sorgulayışı ve farkındalık geliştirme sürecindeki etkisi ve inanç kavramını oluşturan sistemlerin insanın kişisel gelişimi ve ruhsal iyi oluşu konusunda etkisi olduğu görülmektedir. Psikoterapi yöntemlerine ek olarak inanç sistemlerinin , insanların ruh sağlığına yansıması konusunu psikoterapistlerce üzerinde durulması gereken bir konudur. Özellikle varoluşsal kriz dönemlerinde insanların çaresizlikleriyle başa çıkmak için bir inanç sistemine başvurduğu gözlemlenmiştir. Bu nedenle danışanların varoluşsal kriz sebepleri ve bunlarla başa çıkış için seçtiği yöntemlerden biri olan inanç sistemleri de psikoloji biliminin araştırma alanına girmektedir. Böylelikle inancın insan psikolojisini etkileyişi ve ruhsal iyi oluşu üzerindeki etkisi çağdaş psikologlarca izcelenmeye de değer bulunmuştur. Ayrıca yaşam amacı olan insanların fiziksel ve ruhsal olarak daha sağlıklı bir yaşam sürüp sürmediği araştırma konusu olmuştur.

İnançlı olma halinin, terapötik etkisi olup olmadığı, danışanın inanç sistemlerinden ne kadar etkilendiği ve faydalandığı durumuna göre de şekillenmektedir. Bu durumda uzman, danışanına göre terapötik yaklaşım şeklini belirlerken, terapistin de, kendisinin dini inancı olsun ya da olmasın, ya da danışanından farklı bir inanca sahip olmuş olsun ya da olmasın , danışanının inaç sistemi konusunda bilgi sahibi olması doğru yöntem ve teknikleri seçmesi konusunda olumlu yönde etki edecektir. İnancın, insan psikolojisini etkiliyor ve şekillendiriyor oluşu olgusundan yola çıkarak, psikoloji biliminin de inancı araştırması gereken ve yeri geldiğinde faydalanması gereken bir alanı olarak değerlendirmesi gerekmektedir. Dini inancın rasyonel olup olmadığından öte, terapiye katkısı olup olmayacağı yönünde bir bakış açısı, kişiye özel olması gereken sağaltım tekniklerini de çeşitlendirecektir ve danışanın inanç sistemi işlevsel olarak psikoterapi sürecine fayda sağlayabilecektir. Burada din olgusunun rosyonelliği dışında psikoterapiye katkı sağlayıp sağlamadığı esas araştırma konumuz olmalıdır. Bu bakımdan inancın, psikoloji bilimi içerisinde araştırılıp, insan ruhsağlığı üzerindeki olumlu olan etkilerinden faydalanılması, sağaltıma yani iyileşmeye katkı sağlayabilecek bir unsur da olabilmektedir.

Klinik Psikolog Nilgün Saltaş

Not: Bu yazı için bu sefer film değil kitap önerim olacak konunun meraklılarına ; Çağrı Dörter’ den “ Bugünün Tasavvufu “ ile başlayan “Asi Peygamberler” ve “Sezginin Sonsuzluğu” isimleriyle devam eden bu üçlü seri, bugünün insanına bugünün tasavvuf dilinde aradığı cevapları anlaşılır şekilde verebilmektedir. Öyleyse “Bugünün Tasavvufu”ndan bir alıntıyla mevzuyu kapatalım ; Beşer kendi varlığı haricinde herşeye yatırım yaparken, tüm bunları deneyimleyen ruhuna tek kuruş yatırmayan ve bu nedenle de saraylar içinde dahi yaşasa kendini mutsuzluk, tatminsizlik ve sıkıntı hapishanesine mahkum eden bir varlıktır. Bu tuzakları bazen görse ve kendine “ boş işlerle uğraşıyoruz “ dese dahi, bir süre sonra yine aynı döngüye girmek beşerin sürpriz olmayan eğilimlerindendir. Bundan dolayı bu yolun yolcularının kendilerini gözlemlemeyi hiçbir zaman ihmal etmemesi gerekir...kendinde nelerin eksik olduğunu,nelerin değişmesi gerektiğini, hangi huylarının onu potansiyelini gerçekleştirmekten alıkoyduğunu anlaması...bunları takiben de saptadığı engellerden arınma yoluna gitmesi gerekmektedir...

İyi okumalar...