Bitirilmeyen şiddet

Zira şiddetle, cinayetle kadının korkutularak eve kapatılması tam da toplumu dönüştürmeye çalışan muhafazakar iktidarların arzusudur.

Onlarca heyecanlı kadındık. Bir çoğumuz tanışıyordu. Hepimizde yaklaşan seçimlerin heyecanı vardı. Uzun yıllardır kadınların siyasete girmesi, siyaset ve kamu bürokrasisindeki sayılarının arması için mücadele veren KaDer Kadın Adayları Destekleme Derneği organizasyonu ile bir araya gelmiştik. İstanbul'un birinci, ikinci ve üçüncü bölgesinden gelen, 2011 yılı genel seçimlerine hazırlanan her partiden kadın milletvekili adayları salonda ellerinde dosyaları, yapacakları tanıtım konuşması için sabırsız beklemekteydi.

Gazetecilikten gelmiş, son yıllarda yapmış olduğum profesyonel ve gönüllü işlerde çevre meseleleri ile karşılaşmış ve bu alanda çalışmıştım. Ayrıca yıllarını medyanın çeşitli alanlarında geçirmiş ve yayın organlarında çalışmış biri olarak, sektörün sorunlarının farkındaydım. Yani sözün özü, KaDer'in "Eğer seçilir de meclise girerseniz ilk yapacağınız iş, ilgileneceğiniz konu ne olacak?" klasik sorusu için hazırdım: Medya ve ifade özgürlüğü ile gazetecilerin özlük haklarının iyileştirilmesi için çalışacaktım. Yine çevre alanında faaliyet gösterecek, bu konuda vatandaşın mağdur edilmemesi, çevrenin hoyratça kullanılmaması için gayret gösterecektim.

Ortak bir çığlık

Salonda doktor kadınlar, avukat kadınlar, mühendis kadınlar, iş kadınları, öğretmen kadınlar yani çok farklı mesleklerden kadınlar vardı. Eminim her biri kendi meslekleri ile ilgili faaliyetlerde bulunmayı amaçlıyordu; ilk yapacakları iş olarak bunları anlatacaklardı. Ama öyle olmadı. Tam da dönemin Adalet Bakanı Sadullah Ergin'in "AKP iktidarının ilk 7 yılında kadın cinayetlerinin yüzde 1400 arttığı" açıklaması gündemde bir acı gerçek olarak çökmüştü. Uzun yılladır verilen ilk istatistikti ve çok çarpıcıydı. Kadına yönelik şiddet ve cinayetler de durmaksızın devam ediyordu.

İşte bizler, meslekleri, hayalleri, yapmak istedikleri birbirinden çok farklı kadınlar, o salonda bunları anlatamadık. Hepimizin ağzından "önce kadına şiddet" ortak çığlığı çıktı. Kadınlar bunca zulme uğrarken, şiddet görürken, öldürülürken bizim diğer yapacaklarımızın ne anlamı kalıyordu. Kadınları yaşatamadıktan sonra hangi projenin, hangi kanunun, hangi düzenlemenin önemi vardı. Herkes "eğer milletvekili olursam öncelikli işim kadına yönelik şiddetle mücadele olacak" dedi.

En güzel gün

2011 genel seçimlerinin ardından TBMM'ye giren 24. Dönem kadın milletvekillerinin az ya da çok hepsi bu konuyla ilgilendi, konuştu, önerge verdi, yasa teklifi sundu. Tıpkı diğer dönemlerin kadınlarının yaptığı gibi. Ama hepimiz için en güzel gün, Türkiye'nin ilk imzacı devletlerinden olduğu İstanbul Sözleşmesi'nin 24 Kasım 2011'de, yani 25 Kasım'dan 1 gün önce TBMM Genel Kurulu'nda 247 vekilden 246'sının kabul oyu, 1 vekilin çekimser oy vermesi ile, 6251 sayılı kanunun onaylanarak meclisten geçmesi olmuştu.

Gerçekten de rüya gibi bir akşamdı. Belki de TBMM yakın tarihinde tüm partilerin bir kutlama coşkusuyla evet diyerek ortaklaştığı, kavgasız gürültüsüz, hakaretsiz, sinkafsız ender oturumlardan biri oldu. Bugün iktidarın kendi elleriyle boğduğu çocuğu İstanbul Sözleşmesi'nin kadınların yaşam teminatı olarak yasalaştığı akşamdı. İşte o gün verdiğimiz sözün arkasında durmuş ve şiddet gören kadınlar ve herkes için tüm partiler yekpare ve güçlü bir sesle yasayı hayata geçirmiştik. Vah ki o gün savunup evet deyip, bugün 10 yaşındaki çocuğunu boğar gibi o sözleşmeyi yok edenlere boyun eğen kadın vekillere...

Ve kadınlar hedefte

İktidarını çıraklık, kalfalık, ustalık gibi dönemlerle tanımlayan AKP, 2011 seçimlerinin ardından paradigma değişikliğine gitmiş ve bundan böyle hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını, eskiden birlikte yürüdüğü kesimlerle yollarını ayıracağını parti yetkilileri tarafından dillendirilmişti. Çıraklık ve kalfalık döneminin özgürlükçü maskesi çıkarılıyor ve baskıcı bir gerçek yüz açığa çıkıyordu. Bu baskıların hedeflerinden biri de kadınlar ve kadınların yaşam tarzı olacaktı.

Sıklıkla dillendirilen 3-5 çocuk yapma yönlendirmesi giderek erken evliliğe ikna çalışmalarına dönüştü. Genç kızlar çok fazla bekleyip armudun sapı, üzümün çöpü dememeliydi. Bir an önce yuvalarını kurmalı 3-5 çocuk yapmalıydı. Boşanmak olmamalıydı. Hatta boşanmak en yüksek ağızlardan sanki bir suçmuşçasına ortaya kondu ve en büyük günah gibi ilan edildi. Evlenmeyi tercih etmeyenler güçlü ve büyük bir nüfusa sahip olmamızın engelleriydi. Bu kez hedefte feministler vardı.

Hukuki bir konu olan boşanma öylesine büyütüldü, öylesine suç haline getirildi ki kadın cinayetlerinde kadının boşanmak istediği kocası tarafından öldürülmesi sıradan hale geldi. Hatta katil koca boşanmak isteyen kadının tahrikini bir indirim gerekçesi olarak sundu. Tıpkı kürtaj olan eşini öldüren kocanın mahkemede "benden habersiz kürtaj olmuş, o nedenle sinirlenip öldürdüm" gerekçesi gibi. Ne mi olmuştu? Hatırlayalım:

Kürtaj ve sezaryen suçları

Feministlerin "kışkırttığı" kadınların 2 büyük günahı ya da suçu daha vardı. Çocuk yapmak istemeyenler ya da kazara, gayrimeşru hatta tecavüz nedeniyle hamile kalıp da kürtaj olmak isteyenler hedefe kondu. Kürtaja sınırlama getirildi ve ne yazık ki kürtaj operasyonu merdiven altına ve sağlıksız koşullara itildi. Tecavüz bebeklerine devletin bakacağını söyleyebilecek kadar şuurunu kaybetmiş dönemin sağlık bakanına destek "her kürtaj bir Uludere'dir" sloganı ile dönemin başbakanından geldi. Uludere katliamı kürtaj ile özdeşleştiriliyordu.

Kadının bir diğer suçu normal doğum yapmak yerine sezaryeni tercih etmekti. Birden bire normal doğum yapanlar daha makbul kadınlar haline geldi. Analarımızdan gördüğümüz gibi normal doğurmalıydık. Sezaryen normal değildi. Aslında normal olmayan devletin yükselen hastane masraflarıydı. Sezaryen bahane, normal doğum şahaneydi. Kadının yaşam tarzına müdahaleler, söylemler bunlarla da sınırlı kalmadı.

Yaşam tarzına müdahale

Üniversitede okuyan gençlerin kimi zaman aynı evlerde kalmaları ve bu evlerde bazen erkek ve kız öğrencilerin bir arada bulunmaları da, "kızlı erkekli evler" söylemi ve tuhaf imalarla toplum önüne linçe bırakıldı. Bundan cesaret alan yaranmacılar, hemen kız-erkek okulları ayırmaya, hiç olmazsa kızların ve erkeklerin kullandıkları alanları ayırmaya yeltendiler. Başbakanın bir çevre aktivistine "kız mıdır kadın mıdır" sözü o gün kamuoyunda çok tesir yaratırken, Kadıköy iskelesinden inen şortlu kızlardan rahatsızlığını ifade eden parti başkanının yardımcıları da, açık alanda gülen kadının iffetli olmadığından dem vuruyordu.

Tüm bu söylemle bir takım cemaat mensuplarını cesaretlendirmiş kadınlarla ilgili kafalarına göre fetvalar üretmeye başlamışlardı. Örneğin hamile kadının dışarıda dolaşmaması gerektiği salık verilirken, parkta gezen bir hamile kadın bir erkeğin saldırısına uğradı. Kadına karşı bu söylemler öyle bir hal aldı ki, kadın cinayetlerinin davalarında katil kocaların, sevgililerin veya boşanılmış eski eşlerin ifadelerinde bu söylemlerin iz düşümlerini bulmak mümkün oldu.

Hepsi 4 yılda oldu

Şimdi bunları neden anlattığımı sorabilirsiniz, üstelik bunların hepsi eskilerde kaldı, üstüne daha neler neler yaşadık, diyebilirsiniz. Tüm bunlar tek bir yasama döneminde oldu, hepsi 24. Dönem milletvekilliğim sırasında yaşandı. Kadınlara karşı mevcut savaşın farklı farklı cephelerinin açıldığı yıllardı. Zaten daha sonra da hiç durulmadı, kat be kat arttı.

İktidarın makbul kadın şekillendirmelerinin su yüzüne çıktığı, yalnızca aile içindeki kadının önemsendiği bu günlerin kadından sorumlu bakanlarının sözleri ise sahibinin sesi gibiydi. Her gelenin gideni arattığı bakanlar, bakanlıkta kadının varlığını yok ettiler, geriye "her kadın cinayeti kadın cinayeti değildir", ya da "medya kadın cinayetlerini abartıyor" gibi söylemler kaldı.

O günlerden bugüne

Güle oynaya, büyük umutlarla onayladığımız yasa ve ardından çıkan yönetmelik, gereğince ve yeterince uygulanmadı. Kadına şiddet ve kadın cinayetleri en yüksek ağızdan ve güçlü bir şekilde hiç lanetlenmedi. Ceza kanunlarında kadına yönelik şiddeti önleyici bir farklılık yaratılmadı. 2010 Anayasasında kadın ve çocuğa dönük pozitif ayrımcılık kaydı, orada yazıldığıyla kaldı. Ne kadına şiddetin ne çocuğa tacizin, tecavüzün önüne geçildi. Üstelik de "bir kereden bir şey olmaz" denerek tecavüz cesaretlendirildi.

Birçok kadın hakları savunucusu ve feminist kadınlar hedefe konurken, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformuna kapatma davası açıldı. İstanbul Sözleşmesinden "eşcinselliği özendiriyor" gibi akıllara ziyan bir yalan gerekçe ile bir gecede çıkıldı. Bu ülkenin kadınlarının neredeyse yarısına sürtük dendi. Ve son olarak doktora yapan bir kadına herkesin gözü önünde "3 çocuk yap esas kariyer bu" dendiğine tanık olduk.

Mirabal İstiklal'de

Kadınların, bütün dünyada kabul görmüş 8 Mart Dünya Emekçi kadınlar Günü Yürüyüşleri ve 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü yürüyüşleri, içişleri bakanının en büyük derdi oldu. "Ezan okurken slogan atıldı" yalanına sarılarak kadınları dinin hedefi haline getiren kötücül ruh her yanımızı sardı.

Bu gece de 25 Kasım Gece Yürüyüşü olacak. Aynı hoyratlığın olmasına garanti gözüyle bakılıyor. 25 Kasım'ın mimarı Trujillo'nun ülkesinden bir konuk geldi geçen hafta. Kader ve Uçan Süpürge kadın örgütlerinin davetiyle gelen konuk, 25 Kasım 1960'da diktatörlüğe karşı mücadele ederken vahşice öldürülen Mirabal Kızkardeşler'den Minerva'nın kızı Minou Tavarez Mirabal idi. Anneden kalan mirasla hayatını insan hakları mücadelesine adamış bir kadın. Tam da İstiklal Caddesi'ne bomba konduğu günün ertesi günü birlikteydik. Ülkesinde teröre çocukluk döneminde alışık olup olmadığını sorduğumda, "evet öyle yıllar yaşadık ama artık Dominik Cumhuriyeti bu açıdan huzurlu bir yer" dedi. Ne güzel. Ancak o bölgede kadına şiddette aynı huzurlu tablodan söz edilemez tabii.

Türkiye şiddette yarışır

Döneminin en zalim diktatörlerinden olan Trujillo benzeri şiddet rejimlerini diğer Latin Amerika ve Karayip Ülkelerinde de görmek mümkündü. Hala mümkün. Sivil ve askeri darbelerin yol verdiği diktatörlüklerin sıklıkla yaşandığı bu ülkelerdeki şiddet, kadını da hedef alıyor. Bugün Dominik Cumhuriyeti ya da diğer bazı bölge ülkelerinde siyasi istikrar Türkiye'den çok daha iyi olsa da, kadına yönelik şiddet konusunda ne yazık ki dünyanın en sancılı coğrafyaları. Rakamlar kıyaslandığında ne yazık ki Türkiye de hiç aşağı kalmıyor. Şöyle bir karşılaştırma yaparsak; 2020 yılında toplam 26 Latin Amerika ve Karayip Ülkesinde 1 yılda 4.091 kadın, cinayete kurban gitmiş. Aynı dönem yani 2020 yılı rakamı bizde 300 kadın cinayeti. Her ne kadar ülkeler arasında nüfus ve yüzölçümü dengesizliği olsa da 4091 vakayı 26 ülkeye böldüğümüzde, ülke başına 157 kadın cinayeti düşüyor. Yani Türkiye'deki ölümler, Latin Amerika ve Karayipler ortalamasının neredeyse 2 kat üzerinde.

Bu bir dramdır ve iktidar rahatlığıyla işlenen cinayettir. Zira şiddetle, cinayetle kadının korkutularak eve kapatılması tam da toplumu dönüştürmeye çalışan muhafazakar iktidarların arzusudur. Ama bundan kurtulmak için muhtaç olduğumuz kudret yine kadınların cesaretinde vardır.

Ne mutlu asla yalnız yürümeyenlere...