Üç bölümlük bu yazı dizimize “Satranç” konusuna hiç inanmayanlar, ya da bu muhteşem oyuna “Yahu şu bildiğimiz dama oyununun çığırından çıkmış hali!” şeklinde değerlendirmelerde bulunanlar, muhtemelen hiç ilgi duymayacaklardır.

Ancak birazcık objektif gözle konuya yaklaşmaya başlayınca; inanmamak bir tarafa, onun bir seveni veya hayranı olmak, yalnızca bir an meselesidir. Burada yazılanları dikkatli okuyan biri, prensiplerin birçoğunu bilerek ya da bilmeyerek; hiç şaşırmayın ama sivil yaşamında örneğin şirketinin yönetiminde, iş yerinin idaresinde, hatta
siyasette, belediyelerde, bilgisayar oyunlarında, yatırım faaliyetlerinde ve özel yaşamın diğer birçok alanında bile kullanıyor olabilir.

Örneğin üniversite sınavlarına hazırlanan bir öğrencinin en çok kredi/ puan getirecek derslere/ konulara yoğunlaşmasıyla, kesin sonuç yerine uygun bir zamanlamayla satranç taşlarını yığan satranççı ya da bu kritik noktaya aynı yaklaşımla ordularını yığarak “Sıklet Merkezi” oluşturan bir başkomutan arasında, aslında ciddi benzerlikler bulunabilir. Gelecek yaşamını iyi planlamak isteyen biri, bize göre “birkaç hamle sonrasını düşünerek” öngörü ile harekete geçen kişidir. Bu yaklaşım, aslında satrancın ta kendisidir.

Zaten eğer dikkat edilirse, yaşantımızın her anında aslında etrafımızda oynanan yüzlerce- binlerce satrancın da içindeyizdir. Adeta satranç tahtasında bazen bir taş, bazen planlayıp uygulayan bir oyuncu, bazen de yenen ya da yenilen kişi oluruz...

Bu yazı dizimize yapay zekanın insana karşı satrançtaki rekabetini sığdıramadık… Ama satrancın güncel yaşamda yararlarının yanı sıra, daha ziyade askerlik prensipleriyle satrancın taktik operatif stratejik anlamda analizini kapsamımıza dahil ettik.

Evet satrancın askerlik mesleğiyle, ona yönelik evrensel kural ve de prensiplerle bizce büyük ilgisi vardır. Ancak bir sivil olarak bu satırları okurken kendi ya da çevrenizdeki yaşamlara bu prensiplerin günümüzde nasıl ve ne ölçekte uygulayabileceği veya uygulamakta olduğu konusu, biraz da sizin bu konudaki yaratıcılığınıza bağlıdır.

Biraz iddialı olmakla beraber; işte bu küçücük 64 karelik bir satranç tahtası üzerindeki bu  muhteşem oyun, aslında bize göre özel taşlarla oynanan “korkunç bir meydan muharebesinden” başka bir şey değildir. Dehşet, hareket, zayiat, muhakeme, güç kullanımı, planlama, kaynak yönetimi, zamanlama, metanet, inisiyatif, baskı, taarruz, savunma, çekilme hile-örtü-aldatma, tanklar, piyadeler, helikopterler, istihkâmlar gibi askeri yaşamlarda çoğu zaman karşılaşılan neredeyse her şey mevcuttur satrançta.

İşte askerlik sanatını bilip muharebeyi masa üstünde deneyecekler (Ya da mesleki vs.
mücadeleler için hayata atılacaklar), bize göre adeta harp oyununu andıran bu sınavdan da geçmelidirler. Zira satrancın özellikle de askerlik sanatı ve mesleği ile büyük bir ilişkisi vardır. Bu yüzden bu oyuna ülkemizde bu alanda hamleler yapan, en az siviller kadar askerlerin de sahip çıkması gerekmektedir. Zira bu önemli oyundaki genel mantık “Askeri usul, kural ve öğretilerin” önemli bir bölümünü kapsamaktadır.

Bu kadar sözden sonra heveslensek; hemen çarşıya koşup, bir takım alsak, hatta kitabını alıp kaidelerini öğrensek, haftalarca pratikler yapıp, varyasyonları, kombinasyonları, açılışları ezberlesek ve oyunları oynamaya hazır duruma gelsek; aslında henüz “Hiçbir şey bilmiyorum!” durumundayızdır. Düşünelim şimdi: sıfırın altında bir yerden başladık, çok dik bir yokuşu tırmandık ve ulaştığımız yer ancak “sıfır” oldu. İşte oynanması-öğrenmesi- geliştirilmesi böylesine sabır isteyen bir oyundur satranç.

Devam edelim: Her gün oynasak, beynimizi azami kapasiteyle zorlasak, yensek, yenilsek bile, yine de “Ben satrancı iyi oynuyorum” demek hâlâ çok güçtür. Hele satrançta “usta, ya da büyük usta olmak” ise gerçekten aslanın ağzındadır …

20’nci yüzyılın sonlarında dünyada sadece “Doksan” kadar büyük ustanın bulunduğu
bilinmesi ise, güçlüğün derecesini açıkça ortaya koymaktadır. Günümüzde ise artık 900 büyük usta (Grandmaster/ GM-FIDE) rakamından bahsedilmektedir. Dünya nüfusu dikkate alındığında bu rakam dahi çok çok düşüktür.

Bu durumda bizler; biraz daha gerçekçi olmak için “Büyük Usta” olmak gibi iddialı bir yoldan ziyade, iyi satranççı ya da satranç sever olabilmeyi düşünmeliyiz. Bu da kuşkusuz mümkündür.

Ülkemizde özellikle 2021 yılından itibaren ilk-orta öğretimlere seçmeli ders olarak satrancın da ilave edilmiş olması bize göre önemlidir. Daha bu yaşlardan itibaren satranç sevindirilirse en azından iyi satranççılar, dolayısıyla da geleceğe “sorgulayan, birkaç hamle sonrasını düşünebilen” iyi stratejistler, taktisyenler, yöneticiler, idareciler, hatta öngörülü genç siyasetçiler yetişebilir. Satranç bu açıdan iyi ve sıkıcı olmayan bir yardımcıdır.

Seçmeli ders olması sonucu, bu yıl kaç öğrencinin bu dersi seçtiği önümüzdeki süreçte mutlaka analiz edilecektir. Milli Eğitimin âdeta ortadan ikiye bölünmesiyle ortaya çıkan İmam hatip okullarında ve diğer tüm geleneksel Milli Eğitim okullarındaki bu sayıların analizini merak ederiz.

Ama belki de bir gün, bugünkü gibi sadece seçmeli ders olarak orta öğretim de değil de tüm liselere (Hatta üniversitelere) de zorunlu olarak da bu dersler bir şekilde ilave edilir. Olamaz mı? Çok uzun uğraşlardan sonra satranç, Milli Eğitime bugün ders olarak girebildiğine göre bizce bu da ileride olur. Eğer satranç insan yaşamına katma değer sağlayan iyi bir şey ise daha fazlası neden olmasın ki? Özellikle de “Bilinçli özgür sorgulayan yurttaş ile sadık tebaa olmak” arasına sıkışmış genç insanımız için bizce satranç, çağdaşlaşma açısından da adeta biçilmiş kaftandır (Tebaa: Tabi olan, birisinin veya bir devletin emri altında bulunan, mesela Osmanlı’da padişahın tebaası olmak vs.) …

Üstelik lider yetiştirmede de en iyi ve en ekonomik yardımcılardan da biridir satranç. Birçok kişinin söylediği gibi, kişi kafasının gücünü somut olarak görmekten veya birkaç hamle sonrasını öngörmekten hatta zihnen sorgulamaktan korkuyorsa, satrancı hiçbir zaman oynamak istemeyecektir. Şansa veya zara bağlı tavla gibi daha kolay oyunları, yani beyni çalıştırmaya sürükleyen, insanı düşünsel anlamda zora sokan satranca tercih eder.

Çoğumuz, genelde kafa oyunlarında yenilmeyi pek sevmeyiz. Hatta yenilsek, bazen
hazmedemeyiz. Çünkü çevremizdeki yaşamlarımızda başarı genel olarak bizde ya kaba kuvvete ya da kolay kurnazlıklara dayanmıştır. Sistem genelde buna özendirir. Oysa satrançta kaba kuvvet, bağırma çağırma yoktur. Kurnazlıklar ise; eğer karşı taraf oyununuzu anlarsa, ya da öngörürse derhal aleyhinize olarak bozuluverir.

Satrancın en önemli özelliği; maddi ve manevi bütün gücümüzle “yenmek için” savaşmak gerektiğini öğretmesidir (Kadere kolay boyun eğmemek, mücadeleci ruh aşılanması). Oyunda her şey yenmek için başlar. Savaşma (mücadeleyi kazanma) azim ve irademiz tamdır. Hep bunun gerçekleşmesine çabalarız. Satrançta bir oyun kaybedilebilir, ancak diğer oyunlar kazanılarak maç kazanılır; tıpkı “mevzii muharebeler kaybedilebilir, ama genel harbi kazanmak nihai amaçtır” stratejik kuralındaki gibi...

Ancak karşımızdaki bizden güçlüyse; “yenilirken öğrenmeyi” de satrançla öğreniriz. Yani yenilince her şey bitmez. Tıpkı muharebedeki gibi; eğer yenilirsek, dövünüp her şeyi bırakmayı, birbirini suçlamayı, bahaneleri değil, aksine neden yenildiğimizi araştırmayı, hangi hataları yaptığımızı bulmayı (öz eleştiri yapma ve geri besleme kültürü), ardından da bir dahaki sefere aynı hataları yapmamak için daha çok hazırlanmayı ön görür satranç. Satranççı eğer akıllıysa amacı, her daim daha çok öğrenmek olur.

Dolayısıyla satrancı seven, gönülden bağlı bir kişi kendinden daha güçlü oyuncularla da oynamak ister. Zira bu tür bir iyi bilenle oynarken “nasıl yenildiğinizi” de hayranlıkla görüp sonrası için dersler alırken aynı zamanda centilmence yenilmeyi kabullenip/ rakibinizin elini sıkıp tebrik etmeyi de öğrenirsiniz (Fair Play anlayışı). Satranç yenilgisi bir insana/ askere “her şeyin bittiğini” değil “yeni bir zaferin başlayacağını” haber verir, yeni umutlar kazandırır, mücadeleci ve mert bir mantık da aşılar.

Satranç ayrıca onu seven bir insana-askere şu katkıları da sağlar; Öncelikle “Durumu
devamlı değerlendirmek-sorgulamak gerektiği” zihniyetini aşılar. Bu da uyguladığınız stratejileri ve taktikleri “sürekli gelişime” zorlar.

Satranç sürekli olarak müteakip hamlelerin-harekatın planlaması alışkanlığını da kazandırır. Ne kadar çok sayıda sonraki hamleyi düşünebiliyorsak o kadar ufkumuz genişler. Başlangıçta 2-3 hamleyi görebiliyorsak daha sonraları, bu beşten fazla hamleyi düşünmeye kadar da ulaşabilir. Geleceği görmek ve buna ulaşabilmek için dinamik planlar yapmak, iyi bir satranççı ya da iyi bir komutan için en önemli meziyetlerden biridir. Zaten günümüzde “vizyon sahibi olmak” için ileriyi görmek (öngörü), geleceği kurgulamak (vizyoner yaklaşım) şarttır. İşte satranç, bu çağdaş yönetim düşüncesini de seven insana endirekt de olsa aşılar.

Satranç oynayan birisi oyun esnasında satranç tahtasına daha yukarıdan bakmak suretiyle, gerçek yaşamda karşılaşacağı meselelere, durumlara, sorunlara da öyle miyop gözlüğüyle yakından değil de “daha yukarıdan bakmak, geneli görmek, büyük oyunu-oyunları fark etmek” alışkanlığı da kazanır.

Askerler için geleneksel ve evrensel harp prensiplerinin, taktik ve stratejik kaidelerin büyük bir çoğunluğunun; 64 karelik muharebe alanında-satranç tahtasında tatbikine imkân verir. Bu konuda pratikler yaparak, alışkanlıklar edinmemizi sağlar. Anında hatanın bedelini ödettiği için uygulamada ölçülü ve soğukkanlı davranmayı öğretir. Tarihte orduları, askeri bozuk para gibi harcayan, komutanlar vardır. Böyle askere-askerine değer vermeyen komutanlar da tarih boyu eninde sonunda bozguna uğramışlardır.

Satrançta da “Ne olacak? Piyonum giderse gitsin!” zihniyeti işte bu tip bir davranışı aksettirir. Zira gerektiğinde zafer için bütün taşlar feda edildiği gibi, bazen bir piyon vermemek için, bütün taşlar seferber edilir. Çünkü; en az değeri olan piyon, belki bir an gelecek, vezir olacaktır. Hatta oyunların bazen bir piyon üstünlüğüyle bittiği, bilinen bir gerçektir.

Satranç insana, “yaratıcılığı” da öğretir. Zira yeni ve çok çeşitli oyunlar-kombinasyonlar yaptıkça insan mutlu olur, daha çok taktikler yaratmak ister. Kararsızlığın da en büyük düşmanı satrançtır. Özellikle zamanlı oyunlarda, belli bir süre içinde muhakeme yapıp, “en doğru kararı verme” zorunluluğu vardır. Süratli durum değerlendirmesi/ muhakemesi yapma ve karar verme, alışkanlığı kazandırır. Satranç iş birliği ruhu da doğurur. Sadece şahın ya da komutanın “tek başına bir şeyler yapmasının” çok güç olduğunu, oysa diğer bütün taşlarla omuz omuza ve müştereken bir başarıya çok daha kolay ulaşabileceğini kanıtlar; insana “Ben değil, biz bilincini” aşılar.

Kuşkusuz bu faydalar daha da çoğaltılabilir.

Ansiklopedi tanımıyla ise, satranç; 2 kişi arasında 64 haneye bölünmüş kare bir tahta
üzerinde, 16’şardan 32 taşla oynanan bir oyundur. Ancak bu tanımın sadeliğine
aldanmamak gerekir. Arap kaynaklarına göre satranç, Hindistan’da genç bir prense ders veren bir Brahman rahibi tarafından “kralların bile tek başına hiçbir şey yapamayacağını” anlatmak için ortaya konmuş bir oyundur. Rahibin oyununu prens çok beğenir ve Rahibe “Ne isterse onu dilemesini” söyler. O da “Satranç tahtasının birinci karesi için 1, ikinci karesi için 2, üçüncü karesi için 4 adet......kısacası 64 kare için de aynı yolla buğday ister”.

Genç prens, istenilen mükafatı azımsayarak, derhal rahibin isteğinin yerine getirilmesini emreder. Ancak başlangıçta çok basit bir istek gibi görünmesine rağmen işin içinden çıkılmaz, bütün bilginler bir araya gelir, fakat bir türlü gereken buğdayı toplayamazlar. Çünkü rahibin istediği buğday hesaplanınca; 18.446.744.073.709.551.615 rakamı ortaya çıkmaktadır. Bu kadar buğday tanesini ise, o devirde tüm Hindistan’da üretilen buğdaylarla dahi karşılamak mümkün değildir. Hatta bugün bile, bütün kıtaların yüzölçümünden 76 kat
daha geniş toprak parçasına buğday ekip, ürününü toplamak gerekir.

Avrupa’ya IX uncu yüzyılda giren satrancın, işte böylesine akıllı bir insanın buluşu olduğu sanılmaktadır. Birçok akıllı insan da XV inci yüzyıla kadar çeşitli kaideleri değiştirerek, bugünkü kuralları ortaya koymuşlardır. Satrancın yaklaşık 500 seneden beri de aynı kurallarla oynandığı bilinmektedir 1  . (“Satranç, En Güzel Harp Oyunu-2” ile Devam Edecek)

*Bu yazı Piyade Yüzbaşı Cihangir Akşit’in Temmuz 1984 tarihinde yayınlanan K.K: Dergisindeki yazısından derlenmiştir. Bu yazının orijinal halini Ege Üniversitesinin Fen Fakültesi WEB sitesinde yayınlamıştır.