Uzun süredir, boşuna toplumsal çözülme ve kültürel çürümeden söz etmiyoruz. Keza bunun, başta eğitim olmak üzere, yasamadan yargı ve yürütmeye dek tüm toplumsal kurum ve kuruluşları sarmalına aldığından ve bir enkaza, hatta bataklığa dönüştürdüğünden de…

Pazar günü Mine Kırıkkanat değindi Cumhuriyet’teki köşesinde1… Kendini ahlaki değer erozyonu ve yozlaşmayla dışa vuran kültürel çürümenin ve buna eşlik eden ilişkiler ağının nereden nereye, kimlerden kimlere dek uzandığına… Herkesin üzerine alınmasına gerek yok ama kendisine bel bağlanan muhalefet de dâhil aynı bataklıkta kulaç atan ve debelenenlere…

MEB, yani Milli Eğitim’se bambaşka bir enkaz yığını… Dökülüyor. Malum ‘bakan’ ise koltuğa oturtulduğu, pardon atandığı ve çiçeği burnunda arzı endam eylediği günlerde “nicel başarı hikâyesi” övgüleri düzdüğü eğitim enkazına, şimdi o enkazın en tepesinden bakıyor. Hem de kayıtsızca… Belki de son kez temaşa eyliyor. Ne keyif ama…

Öyle bakıyor ki elinden bakmaktan ötesi gelmiyor. Zaten yapmaya, düzeltmeye mecali de yok, yetkisi de… O da bakmaktan usanmış ya da can sıkıntısından bıkmış olmalı ki günün ve gündemin akıntısına bırakıyor kendini… Ve gecikmekten korkarcasına, kaygılı bir telaş içinde “Vesayet, demokrasi, millet egemenliği” söz ve kavramlarını üfürüyor. Ve “Buradayım efendim!” dercesine sosyal medyanın akışında gerçekleşen içtimaya yetişiyor.

Peki; “Ağzından düşürmediği “Ahlak”, “Ahlaki değerler” ve “Ahlak telakkisi” gibi sözler ne olacak” mı dediniz? Geçiniz efendim! Altı üstü bir söz işte… Ne demiş eskiler, söz değil, “mal canın yongası”dır!

Söz, sözünün sahibi olan insanlar için değerlidir. Kültürel ve ahlaki çürümenin zirvesinde ya da bu bataklığın dibinde sözün ne hükmü vardır ki hele de sözünün sahibi ol(a)mayanlar için…

Lakin bir yanda bunlar olurken, dört bir yandan yeni haberler geliyor, Milli Eğitim enkazına ilişkin… Çürüme baştan aşağı her yana sirayet etmiş ki her yer lime lime dökülüyor.  Hangi birini anlatsam seçemiyorum. Ancak yine de içlerinden bir kısmını, uzun uzadıya olmasa da kısa kısa aktarayım, şimdilik… Yeri geldiğinde daha teferruatlı yazmak üzere elbette…

İşte Gelen O Haberlerden Bir Demet   

Korona herkesin malumu… Sözüm ona yapılan onca açıklamaya rağmen, öğretmenlerin hâlâ aşılanmamış olması da…

Lakin salgın durmak bilmiyor. Öğretmenler bu hastalıktan ölüyor. Aşısız bir biçimde sürdürülmek istenen ve okullarda yapıldığı iddia edilen yok hükmündeki kadük eğitimle birlikte öğrencisinden öğretmenine vaka sayıları hızla artıyor.

Herkesin malumu olan, bu can alıcı sorun karşısında en yetkili ağızlardan dökülen sözlerin hükmü tarih bile değil artık. Tıpkı MEB ve ‘bakan’ın sözleri gibi…

Müdür Olarak Atanan Cinsel Tacizci 

Korona bir yana… Sizlere aktaracağım ilk haber, yıllardır eğitim camiasında kanıksanan bir durum… İddiaya göre, öğrencisine cinsel tacizde bulunan biri yine müdür olarak atanmış. Kısa bir zaman önce sosyal medyaya da düşen bu konu hakkında söz konusu İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nden ne bir ses var, ne de yapılan herhangi bir işlem… Yetkililer ve sorumlular duymazlıktan bilmezlikten geliyor. Ancak sorun orta yerde duruyor. MEB’i hiç sormayın!

İkincisi ise “Dersimiz Domuzbağı Soruşturması”yla ilgili… Yani yine Diyarbakır… Eğitim Bir Sen Diyarbakır Şube Başkanı Ramazan Tekdemir’in müfettişlerle tehdide kadar vardığı iddia edilen ve bu durumun “tutanak”la kayıt altına alınmasına dek uzanan ‘tartışma’sına da neden olan soruşturma süreci sonunda üç öğretmenin ihraç edildiği söyleniyor.

Ancak haklarında ihraç kararı verilen öğretmenlerin, mevzuata rağmen ilişikleri kesilmiyor. İddiaya göre, yine Eğitim Bir Sen’in sendikacıları devreye giriyor. Soruşturma sonucu verilen ihraç kararı uygulanmıyor ve Diyarbakır İl Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileri bu duruma göz yumuyor ya da sessiz kalıyor. Peki; Bakanlık ne mi yapıyor? Geçiniz efendim! ‘Bakan’ı ise hiç sormayın…

Marmaris’ten Sitemkâr Mesaj

Hem de bir değil iki tane… Biri yazılı diğeri sözlü bir diyalog… Önce yazılısından başlayalım.

Yazıyı fazlaca uzatmamak için kısaca ve aynen aktarıyorum. Mesajın sahibi, sitemkâr bir biçimde şöyle diyor, “Sayın Atalay bey… Marmaris’te Halit Narin Turizm Otelcilik Lisesi’ndeki olayları yazdınız. 75. Yıl Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ndeki olayları yazdınız. Neden, diğer okullardaki olaylara değinmediniz ki? Örneğin, Sabancı Anadolu Lisesi…”

Ardı sıra isim de vererek, şimdilik yazmayacağım bir dizi ayrıntı sıralıyor, sorular yöneltiyor ve ekliyor: Daha yazılacak çok şey vardaaaaaaaaaa…

Marmaris’te olup bitenlere yeniden dönmeden önce ben de sorayım. Tüm muhataplarına yönelik soru şurada dursun ve yanıtı olan buyursun: Marmaris Sabancı Anadolu Lisesi’nde neler oluyor? Marmaris Sabancı Anadolu Lisesi’nde olup bitenlerin asli sorumlusu kim?

Diyalog… Yine Marmaris’e İlişkin

İzmir’de bir karşılaşma…

“Hocam” diye söze başlıyor ve şöyle devam ediyor: Marmaris’te öğrencileri de yanına alarak, gece yarısı ve içkili bir biçimde, tekneyle “mehtap gezintisi”ne çıkan müdürden söz ettiniz. Hatta aynı gece o teknenin kurşunlanmasından da… Peki; meşhur bir öğretmenin birilerinin teknesiyle denize açılmasından niye söz etmediniz? O da kötü örnek…

“Hangi meşhur öğretmen?” diyorum, “Hangi tekne… Bilgim yok ki… Bilsem bile bildiğim her şeyden ve herkesten söz etmem de gerekmiyor.”

Benim, Marmaris eğitim camiasında olup biten her şeyi bildiğimi sanıyor olmalı ki şaşkın ve inanamaz bir yüz ifadesiyle soruyor: Gerçekten mi?

“Elbette…” diye karşılık veriyorum.

Bunun üzerine “meşhur öğretmen”in ismini zikrettikten sonra sözlerini şöyle sürdürüyor: Hocam… Onu Marmaris’in geneli bilir. Öğretmen olduğuna bakmayın. O buraların ünlü ve hızlı eskortlarındandır. İşadamlarının teknelerini, yatlarını az şenlendirmemiştir. Özellikle bir ‘demirci’nin teknesiyle baş başa denize açılmaları ise hala dillerdedir.

Kayıtsızca elimi sallıyor ve “İyi de bu beni ilgilendirmez” diyorum, “Sonuçta onun özel hayatı… Kimlerle ne karşılığında ne yapıp yapmadığından bana ne?”

Beklemediği bu yanıt karşısında yaşadığı hayal kırıklığı yüzüne ve sözlerine yansıyor: Yazmayacak mısınız yani…? Oysa hem eğitim hem de öğrenciler için çok kötü bir örnektir kendisi… Keşke yazsaydınız…

Üstüne basa basa karşılık veriyorum: Kusura bakmayın! Yazamam değil, yazmam. Benim için bu anlattıklarınız onun özel hayatıdır. Eğer bu konuda bir şey yapılması gerekiyorsa, bunu yapacak olan da Milli Eğitim Müdürlüğü’dür, Kaymakamlık’tır.

Buruk bir tebessüm eşliğinde dökülüyor sözcükler dudaklarından: Peki; kimi kime şikâyet edeceğiz? Derdimizi kime anlatacağız? Bunların üzerine gidecek herhangi bir merci mi var hocam? Her yer kokuşmuş durumda…

Biliyorum ama bir karşılık vermek yerine susmayı tercih ediyorum o an… O ise tam ayrılmak üzereyken, aklına bir şey gelmişçesine duraksıyor ve ışıltılı gözlerle yüzüme bakarak konuşuyor: Ya bazı öğrencileri de yaptığı işe dâhil ediyorsa…

“Bakın! İşte o zaman iş değişir” diyorum, “Hatta yazmam dediklerimi bile yazarım. Ama bunun için sağlam bilgi ve belgeler gerek. Eğer bunları bulabilirseniz hiç sorun değil.”

Ayrılmadan önce “Tamam hocam! Teşekkür ederim” diyor, yüzünde gözlerinde beliren sevinçle, “O halde bu iş bende artık…”

****

Anlaşılan o ki toplumsal çözülme ve ona eşlik eden kültürel ve ahlaki çürüme ve yozlaşma bitmediği sürece bunun ürettiği sorunlardan, pisliklerden, başta eğitim olmak üzere ne toplumsal kurum ve kuruluşların kurtulması mümkün ne de Marmaris’in…


* Ankara Üniversitesi, DTCF Felsefe Bölümü mezunu ve “Arzu Okulu”, “Aşk Mavidir Öğretmenim”,  “Öğretmen Düzenin Duvarındaki Tuğla”, “Edebiyat Nedir Ki…”, “Allah dedi Üstad-ı Azam” kitaplarının yazarı. Felsefenin Işığında / Felsefece; http://atalaygirgin.blogspot.com
1 Okumayanlar için Mine Kırıkkanat’ın yazısı: https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mine-g-kirikkanat/dar-pacali-danismanlar-ozel-dolma-kalem-mudurleri-ve-hokkalar-1825493