ABD’nin haftalık dış politika facialarından yenilerini size aktarayım. ABD tası tarağı toplayıp arkasına bakmadan Kabil’i terk ettiği o hafta bir terör saldırısı yaşanmıştı hatırlarsınız. Bir kısmı ABD’li olmak üzere 40 civarı insan hayatını kaybetmişti. Sonrasında da Biden “kanları yerde kalmayacak” dedi ve bir “intikam” operasyonu için düğmeye bastı.

Saldırıyı IŞİD’in Horasan kolu olduğu söylenen batılıların ISIS-K dediği bir grup üstlenmişti. İstihbarat ulaştı, terör saldırısının emrini veren IŞİD mensubu bulundu. Hemen bir SIHA saldırısı düzenlendi. ABD’nin ilk açıklaması 10 “terörist” etkisiz hale getirilmişti.

Zaman geçti, medya saldırıda ölenlerin kimliklerine ulaştı. Ortada ne bir silah var ne de bir terörist…

Dahası, ölenlerin 7 tanesi çocuktu.

Önce bu bilgilere yalan denildi. Ancak dün itibariyle Pentagon’da yapılan basın toplantısıyla haberler doğrulandı. ABD’li komutan Kenneth Mckenzie saldırıda ölenlerin tamamının sivil olduğunu doğruladı. Sorumluluğun kendisine ait olduğunu söyledi ve özür diledi.

Mckenzie en azından sorumluluk almıştı. Fakat ortada ne bir hesap verme, ne de yargılama vardı. Hukuki süreç olmayacağı açıklandı. Özetle batılıların sonrasında “affedersiniz” deyip geçtiği savaş suçlarına bir yenisi eklendi.

İşin vicdani kısmı bir yana bir de uluslararası mecralarda görülen rezillik söz konusu. Düşünsenize, 20 yıl milyarlarca dolar yatırdığınız kukla devlet birkaç haftada tuzla buz oldu.

Bölgeyi terk ederken sivillerinizi güç bela çıkardınız, bir kısmı hala ülkede mahsur…
Paha biçilemez silahlarınız, helikopterleriniz ve askeri araçlarınız 20 yılda yok edemediğiniz düşmanlarınızın eline geçti.

Taliban’ın dalga geçer gibi çektiği resimler, paylaştığı videolar…

ABD’de sorumluluktan kaçan siyasetçiler, istihbaratçılar ve askerler…

Böyle bir görüntü varken ABD ile kim dış politikada ortaklık yapmak ister ki?

Ben size söyleyeyim; Avustralya.

ABD, Avustralya ve İngiltere ile Çin’e karşı bir güvenlik paktı kuruyormuş. Çin’in Asya Pasifik’teki saldırgan genişlemesine karşı yürüttükleri bir proje olacakmış.

Avustralya son dönemde Covid-19 bahanesiyle epey otoriterleşen bir devlet. Vaka sayıları dünyanın kalanına kıyasla düşük olmasına rağmen tedbirleri abartılı şekilde uyguluyorlar. Sokağa çıkma yasaklarında helikopterler insanları gözlemlemek için tur atıyor. İnsanların toplu halde gezmesine izin verilmiyor.

2 yılın 200 gününü tam kapanma ile geçirmiş Avustralyalılar. Bu sırada ekonomisi epey Çin’e teslim halde olmasına rağmen kendisine yakın bir süper gücü karşısına alacak böyle bir hamleye cesaret etmiş Avustralya.

Bu sırada kuzenleri Yeni Zelanda ise yokları oynuyor. Kendi içlerinde Maorilerle “helalleşiyor”. Batılılar onları “Çin’in Uygur zulmüne” sessiz kalmakla suçlasa da 4 milyon nüfusuyla koca Çin’le dalaşmak istemiyor.

Her hangi bir ABD’li istihbaratçı ya da askere sorsanız ülkesinin karşısındaki büyük tehdidin Rusya veya başka bir güç değil Çin olduğunu söyler. Ancak ABD’li liberallerin pek sevdiği Genelkurmay Başkanı Mark Milley’in öncelikleri biraz farklıymış.

Geçen hafta patlayan skandalla öğrendik ki Milley ABD seçimleri sonrası Trump’ın koltuğu devretmemek için Çin’e savaş açacağından korkmuş ve ötesinde Çin’li meslektaşlarını arayıp böyle bir duruma karşı onları uyarmış.

Demek ki Milley’e göre Trump, ABD için Çin’den büyük bir tehditmiş!

Neyse… Anlaşılan ABD’nin yakın gelecekti dış politikası ve askeri hamleleri dünya etrafına saçılmış güçlerini Asya Pasifik’e kaydırarak Çin’in büyüyen hegemonyasını bastırma üzerine kurulu olacak. Bunun için Çin’in komşu ülkelerini kullanmaya da hazır.

Tabii daha kendi içinde bu kadar bölünmüşken Çin’e karşı diğer ülkeleri nasıl uzun süre motive edebilecek anlamış değilim. Umarım Avustralyalıları bir uçağın iniş takımlarına sığınmış şekilde göreceğimiz günler gelmez. Haftaya başka bir yazıda görüşmek dileğiyle, iyi hafta sonları efendim.