Gazeteci ‘muhalif’ olabilir mi? Ya da saraya gidilir mi?

Gazetecilik mesleği ile ilgili en yaygın tanımlardan biri Le Monde’un kurucusu Hubert Beuve-Méry’ye aittir. “Gazetecilik, temas ve mesafe mesleğidir” der. Gazeteci bir yandan habere erişim için kaynağı ile temas halindedir. Bir yandan da o ‘temas’ sırasında belli bir mesafe içinde kalınması da bir zorunluluktur. Gazeteci açısından ontolojik asıl sorun temasta değil, mesafede kendini belli eder.
Gazeteciler yaşadıkları dünyanın insanıdır. Daha da önemlisi bizatihi o dünyanın yeniden üretilmesinde asli rollerden birine sahiptir. Haber ile yaşanılan dünyanın gerçeğini haber alana vermekle mükelleftir.

Gazeteciliğe böylesi bir ulvi misyon yüklediğinizde, memleket gazeteciliği ile ortaya çıkan tenakuzu izah etmek için bir dolu şey söylemek gerekir. Ancak yazının meramı gazetecilik mesleği üzerine felsefi bir bakış değil. Tersine, meslektaşlarımızın bir bölümü 28 Ekim’e kadar sürecek bir dilemma ile malul. Zira AKP “muhalif” gazetecileri sarayda yapılacak ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın 28 Ekim'de Ankara Arena'da AK Parti'nin "Türkiye Yüzyılı" başlıklı vizyon belgesini açıklayacak. Bu toplantıya “muhalif” gazeteciler de davet edildi ve o meslektaşlarımızın bu toplantıya katılıp katılmama kararları işte o dilemmayı oluşturuyor.

Bir kısım gazeteci (bir zamanlar Erbakan’ın kullandığı bir ötekileştirme diliydi) basın/gazeteci gazeteci kimlikleri üzerinden değil, “muhalif” oldukları için bu toplantıya davet edilerek, Erdoğan’ın vizyon belgesini “yerinden” takip edecek.

Bu toplantıya katılma kararı alan da almayan da benim nezdimde gazetecilik mesleğinin ilke ve değerlerini savunuyorsa, makbuldür. Dolayısıyla katılma/katılmama kararını bir kriter ya da eleştiri konusu yapmayı haddim olarak görmem.  Ancak muhtemelen son 20 yılda kutuplaştırma/ötekileştirme/ayrımcılık/dışlama/suçlama/cezalandırma/hapis vb. ateş ve çelikle sınanan gazeteciler üzerinden “balkon konuşması” yapan lidere dönüşümün gerçekleşeceği “geçici” bir sürece evrileceğiz.

AKP cenahında “makbul gazetecilik” yapmadığı için davet edilmeyen, sorusu yanıtlanmayan, çenesi okşanarak alay edilmek istenen, sorusu beğenilmediği için salondan çıkarılan gazetecilere ani bir değişim ile zeytin dalı (mı?) uzatılıyor. Neden? Nedeni yok. Bir özeleştiri ya da “bundan sonra bir daha yaşanmayacak” vurgusu beklemeli miyiz? Muhtemelen hayır. O halde bayram ve seyran olmadığına göre neden mesleğini hakkıyla yapmaya çalışan ve ağır bedeller ödemek zorunda kalan meslektaşlarımıza teveccüh gösterilmeye karar verildi?

Soru kritiktir. Yanıtını tartışmak ve sorgulamak gerekir. Ülkenin kutuplaştırılmasın ile siyaset yapan bir dil ve söylem niçin bundan vazgeçecektir? Vazgeçecek midir? Büyük bir salonda yapıldığına göre gazetecinin soru sorması olanaklı olmayacaktır. Peki aynı gazeteciler -diyelim ki bu vizyon belgesi ekseninde bile olsa- bir basın toplantısına ya da televizyon canlı yayınına davet edilecek midir? Bu sorulara olumlu yanıt verilmesi için bir taahhüt ortada yoktur. Yani o toplantının vitrinini oluşturacak olan gazeteci, bir sonraki gelişmede eski konumunda kendini bulabilir. 

Bir toplantıya katıldığı için gazeteci kimliğinden vazgeçmez. Dikkat ederseniz “muhalif”  sözcüğünü kullanmadım. Ancak Gazeteciler Cemiyeti’nin Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nde “Gazetecinin Temel Görevleri” başlığına uygun bir duruş sergilediği için “muhalif” kabul edilebiliyor. Ne diyor Bildirge’nin D bendi?
 
1.     “Gazeteci; halkın bilgi edinme hakkı uyarınca, haber alma, yorum yapma ve eleştirme özgürlüğünü kullanırken kendi açısından sonuçları ne olursa olsun, gerçekleri çarpıtmadan aktarmak zorundadır.

2.     Gazeteci; başta barış, demokrasi, hukukun üstünlüğü laiklik ve insan hakları olmak üzere; insanlığın evrensel değerlerini, çok sesliliği, farklılıklara saygıyı savunur.

3.     Gazeteci; milliyet, ırk, etnisite, cinsiyet, cinsel kimlik, cinsel yönelim, dil, din, mezhep, inanç, inançsızlık, sınıf, dünya görüşü ayrımcılığı yapmadan tüm uluslar, halklar ve bireylerin haklarını tanır, saygı gösterir.

4.     Gazeteci; insanlar, uluslar ve topluluklar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır.

5.     Gazeteci; bireylerin, toplulukların ve ulusların kültürel değerlerini, inançlarını veya inançsızlığını saldırı konusu haline getiremez, küçümseyemez, alay edemez.

6.     Gazeteci; şiddeti haklı gösterici, özendirici ve savaşı kışkırtıcı yayın yapamaz.

7.     Gazeteci, kaynağını bilmediği bilgi ve haberleri yayınlamaz; kaynak açık olmadığında, yayınlamaya karar verdiği durumlarda da kamuoyuna gerekli uyarılarda bulunur.

8.     Gazeteci; bilgiyi yok edemez, görmezlikten gelemez, metinler ve belgeleri değiştiremez.”

Görevler böyle uzayıp gidiyor. İçinde yaşadığımız siyasal ve toplumsal ortamda bu bu doğrultuda “eleştirel” bir dil kullanmanın adı “muhalif” olmak  diye tanımlanabiliyor. Gazetecinin tabi ki siyasi görüşü, inancı, değerleri olabilir. Ancak “temas ve mesafe” sürecinde gazeteci bu ilkelere uygun hareket etmekle mükelleftir.

Sözün özü; gazeteci “muhalif” olmaz. Ancak gazetecilik mesleğinin tek tipleştirildiği, iğdiş edildiği, ototerliğin gazetecilik mesleğine çalışma ve hayat hakkı tanımadığı bir süreçte bu uygulamaların eleştirisi olmalıdır ve doğaldır. Gazeteci demokrasiyi, katılımcılığı, söz ve ifade özgürlüğünü savunur. Bunun adı da “muhalif” olmak değildir.

Ben o toplantıya giden meslektaşımı yadırgamam. Zira o temas ve mesafeyi mesleki yaşamı boyunca uygulamıştır ve uygulayacaktır. Ancak gitmeyenle empati yaparım. Zira o, AKP’nin konjonktürel “demokrasicilik” oyununda geçici bir vitrin ve imaj çalışmasının mütemmim cüz’u olmayı ret etmiştir.